21 şubat ana dili günü, doğallıkla, yitirilme, yok olma, tehdit altında ya da konuşacak kimsesi kalmayan dillerle ilgili yaklaşımları dert ediniyor. öte yandan bir yazarın, şairin, yönetmenin dilinden söz ettiğimizde, büyük bir dilin hayatı kavrayışındaki çeşitlilik/çokanlamlılık türünden bütünlüklü bir sözcük/anlam dizgesi ile karşı karşıya olduğumuzu duyumsarız. bir dilin örneğin hint-avrupa dil öbeğinden birçok aşamada güncel haline geldiğini biliriz. bir yazarın özgün dili de yapıtları boyunca oluşur, biçimlenir ve 'dillendiğinde' hemen ayırt edebileceğimiz bir tanıma/tanımlama/ayırdedilme ilişkisi belirir. politik bir söylemin dili de böyle oluşur. kimi coğrafi yörelerin tarih boyunca sözcüklerinin özgünlüğünü , çeşitliliğini sürdürdüğüne rastlarız. ya tek tek sıradan insanlar, gelişme yıllarının koşullarının belirlediği bir sürecin sonunda, kendi dillerini oluşturmazlar mı?
günümüz yeryüzünde tek tek bireylerin mantık, anlam, söylem olarak kendilerine özgü bir 'dilleri' olduğunu söylemek giderek zorlaşıyor. daha çok tektipleşmelerden, kitle kültüründen, herkesin aynı mimik/davranış/cümle kalıplarını yinelediği otomatiğe bağlanmış modernliklerden söz edebileceğimiz küreselleşme ortamında, dil sorunları çok daha başka işleyişlere/biçimlere de evriliyor.
her çocuğun annesi ile ilişkisinde, doğallıkla o dilin genel adı çerçeveyi belirler görünüyor. oysa kişilerin kültürleri, hayatı kavrama ve açıklama düzlem ve biçimleri; hayat bilgileri ; daha önce büyüdükleri /yaşadıkları çevreler; eğitimleri ya da çevrenin genel eğitim düzlemi , çok özel bir kavrayış ya da iletişim dilini de oluşturabilir. (ya da tv-bilgisayar-dijital çağ öncesi biraz daha böyleydi...)
bunları yazma nedenim şu : biten yüzyılın ülke sosyal-siyasal-kültürel tarihinin anlatılarını içeren hangi kitabı okusam, rastladığım isimlerin büyük çoğunluğuna çocukluğumdan kulak doygunluğum var : defalarca duymuşum, çoğunlukla yeni birini farketmişim duygusu yaşamıyorum. tümünü annemin ağzından duymuşum, onunla başkaları arasındaki tartışma ve dialoglarda...annem 1950'lerin ilk yarısında anadolu'dan gelmiş ve istanbul'un merkezinde bir kenar mahallede yerleşmişti. ilkokul sonrası istanbul'da biçki nakış kursuna giderken ve sahil kasabasında büyümek ve deniz yolu etkileşimi nedeniyle istanbul'a aşina... cumhuriyet'in yetiştirdiği ilk kuşağın tümünde görülen yenilikçi, çağdaş, modern sıfatlarını alan her şeye yatkın...bir yanda dikiş dikiyor, diğer yanda istanbul toptancı esnafıyla didişiyor, halleşiyor...doğu toplumlarına özgü filmlerde çokça rastlanan bir küçük dükkânda geçiyor hayat ama o filmlerde daha sabit/durağan bir mekan-toplum vardır. bu çevre bir kente geçiş sosyolojisi oluşturuyor. daha yerleşik bir nüfusun yanı sıra sürekli değişen , sayıları giderek artan bir kente göç nüfusunun, kente ilk gelip birkaç zaman idare edip daha kalıcı bir yerleşim için başka bir kent alanına gittiği bir bölge... üç kızkardeş, her biri farklı sınıflardan insanlarla evlenmiş ama çocukluğumdan beri farklı sınıfları sosyolojik olarak gözlemiş olmak gibi bir sonucu olmuştu benim için...bir tür çehov'un anlatısını ömrüm boyunca izledim denilebilir...teyzemin kocası 60'lı yılların ilk yarısında öldüğünden istanbul ticaretinde işleri üstlenmek zorunda kalmıştı. 60'lı yıllarda çevremde çalışan kadınlar vardı. o günün 'kapalı toplumu' bile bugünkü manzaraların çok dışındaydı... (bu yıl gösterime giren ; ingiltere'de 1960'larda terzilerin çalıştığı bir iş yerindeki grevi konu alan 'kadının fendi' adlı film olgunun genel manzarasına dair bir fikir verebilir.)
annemin dilindeki politikayı belirleyen asıl olarak cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kuşak ve babasının yenilikçiliği ve onunla ilişkisi değildir, bunlar varoluşunun zeminini oluştursa da... siyasi tarihte "abana olayı" olarak geçen, 1950 seçimleri sonrası kendilerine oy verilmediği için cezalandırmak için, kırşehir'in ilçe, abana'nın köy yapılması kararı, kişisel olarak -olasıdır ki tüm yörede- bir travma olarak da yaşanmıştır. cumhuriyetin tüm ideal umutlarının berhava olduğu bir diktatörlükle karşılaşmak... aynı süreç kişisel hayatında da düşlerinin gerçekleşmeyeceği bir umutsuzluk süreci oldu olasıdır ki...babasının yenilikçi ve açık fikirliliğinden kocanın daha kapalı ve küçük çevresine geçiş ile abana'nın siyaseten tasfiyesi ve bu iki durumdan kurtulmak için mücadele aynı sürecin parçalarıdır. bu ülkenin de tarihidir. kamusal hayat ve özel hayat o zamandan beri kısıt ve zulüm tehdidi ile sürüyor...o gün demokrasi kavramının evrensel ölçütlerini ve nedenselliklerini anlamamış olanların demokrasiye geçiş sandıkları uygulamalar, 60'lı yıllarda tip ve üniversite ve işçi gençlik kongrelerini basan zorbalıklarla, kanlı pazarda eli satırlı miting baskınlarıyla devam ettiğinden, bunu bir politika biçimi/bilgisi haline getiren barbarlık, 1 mayıs 1977 mitingini aynı biçimde dağıttı, 70'li yılların katliamlarına bu anayasa bize fazladır/boldur lafları eşlik ediyordu, cunta uygulamalarının destekçileri ile sivas katliamı destekçilerinin aynı eğilimler olduğunu görmemek olası mı? bir kez siyaseti böyle deneyimleyince , hep o deneyimi yineleyenlerin, nasıl bulunamayan failler ve derin devlet olarak kaldıkları bile çıkarsanabilir. her türlü demokratik olmama yaklaşımı ile kapitalistleşme ve sermayenin yoğunlaşma süreçleri 60 yıl boyunca koşut ilerledi. hiçbir darbe ve hiçbir seçim bu olguyu değiştirmedi.
1969'un kanlı pazar'ının ertesi günü , kamyonlara doldurulup dolmabahçeye götürülüp namaz kıldırılan köylülerin amerikan filosunu protesto eden üniversite gençliğine saldırtılması ertesi, dükkana gelen bir "köylüsüyle" gazete manşetleri üzerinden nasıl şiddetle kavga ettiğini, ve o adamın da olaya katıldığının ortaya çıktığını, o çocuk gözümle anımsıyorum. dükkan bir siyaset meydanı gibiydi. toplumun dönüşümleri, değişen sosyolojik profillerle gözlenirdi. ama annem bir akademisyen gibi tartışırdı. tartışmanın dolayımları, osmanlıdan geçer, cumhuriyetin ilk döneminin iç tartışmalarına mutlaka değerdi. mantık, düşünsel tutarlılık olağandışıydı. (çok güzel mantı yapması da belki bu nedenledir!) bu vargı şimdiye ait, o günün çocuk öznelliğinin dışında bir tanım... onu 80'li yıllardan sonra tanıyanlar için bu anlatılar düşsel görünebilir. yaşlanmış ve yorulmuştu. bir de oğlunun cunta koşullarında cezaevinde tutuluşu ve oralarda maruz kalınanlar, tanıklıklar, babasının da oğlunun da siyaseten süründürüldüğü bir ömrün tanıklıkları... çocukluğunun ve gençliğinin yenileşme, çağdaşlaşma ve sonrasında sosyal politikaların iyileşeceği umudunun, bir ömür boyunca nasıl ordan oraya sürüklendiğini yaşamıştı. ve o ilk gençlik çağına özgü cumhuriyete mutlak inanç ile bu her türlü kötülüğün/fırsatçılığın/ gericiliğin egemen oluşu arasındaki farkı düşünsel olarak açıklayabilmesi zordu. onun kuşağının benzer sosyal karakterleri için de aynı durum sözkonusudur. ama tüm gençlerle onyıllarca yakın düşünsel paylaşımları vardı. 50'li, 60'lı yıllarda çevredeki ilerici öğrencilerle dertleşirdi; 70'li 80'li yıllarda devrimci gençlerle dialog halindeydi. onlarla dertleşir, fikir alışverişinde bulunur; diğerleriyle sıkı biçimde tartışır, didişirdi. ama sosyolojik olarak, kentsel bir geçiş noktasında, modern bir kılavuz gibiydi ... aile, din, siyaset, kültür tartışmalarında , o yıllarda, her olayda daha ileri, öncü fikirlere eğilimliydi ...ince memed'in hangi cümleyle başladığını bilirsiniz... "o güzel insanlar o güzel atlara bindiler ve gittiler." dedemin yaşlılığı sırasında basılmış bir kitaptı... oysa kaç kuşak ardından aynı cümleyi kurabilecek durumdayız.. kendi nüfusunu durmaksızın telef eden, süründüren , tüketen bir toplum... kendi nüfusunu ve değerlerini yok ettiği için,nato görevleriyle, yeniden devşirmeler üretebileceği çevresindeki ülkelere sarkan/bozan bir taşeron görevi sadakati ! nereye kadar ?
ne insan hayatı, ne de toplumun bir dönemi böyle bir yazı ile geçiştirilebilecek/anlatılabilecek türden değildir. bu değini düzleminde değinmek istediğim, sadece annemin dilidir. o yıllarda ne televizyon bilgisayar var, ne de iletişim ortamı/teknolojisi bugünkü hızında...bu insanları bilgi ile buluşturan heyecanın nedenlerini anlamadan hiç bir olguyu doğru açıklayabilmak olası değildir. günümüz toplumunun heyecanlandıkları şeylere bakın ve medyayı dolduran bir yığın kelli felli adam sürüsünün söylem ve bilgi düzlemlerindeki tutarsızlıkları,mantık ve dil ve içtenlik yoksunluğunu, hiç bir süreci devamlılık içinde anlayamamışlıklarını, hangi nedenin hangi sonuca yol açtığını farkedemeyişlerini, açıp okusalar bulacakları en basit bilgilerin bile hiç olmamış hallerinin gerçek diye savunucusu kesilmelerini nasıl açıklayabilirsiniz, ahmaklık ve kurnazlığın pragmatik bir halinden başka... o kuşağın algı ve kavrama düzlemi nasıl oluşmuştu? nasıl bu denli içsel ve içtenlikli biçimde oluşmuştu? elbette kişisel bir durumdan sözetmiyorum. o kuşak cumhuriyetin en hızlı dönüşüm geçirdiği süreçte, değişimi bu coğrafyada olan en kapsamlı haliyle tanımıştı; ardından II. paylaşım savaşı yılları; çokpartili hayata geçme tartışmaları kaçınılmaz bir politikleşme dönemi zinciri oluşturuyorlardı. ama çok daha önemlisi, aşağıdan bir aydınlanma talebi geleneksel eğilimleri zorluyordu. köy enstitüleri, edebiyat alanındaki devinim, sendikal hareketlilik (1947'de sendikalaşma serbest bırakıldığında çok kısa bir sürede olağandışı bir kitlesel sendikalaşma anımsanabilir..) , eğitimin yaygınlaşması , kentselleşmenin hız kazanması vb... ortaya çıkan kavrama ve algı ile 70'li yıllarda kullanıma giren "bilinç" kavramı/sözcüğü arasında doğal bir ilişki var. bilinç, bir toplumun yeryüzünü anlama, gecikmişliklerini sıçrayarak telafi etme anlamlarına geldiği kadar , yaşanılan çağın gerçeklerini farketmek anlamına da geliyordu; olabildiğince... olduğundan fazlasını abartacak halimiz yok... şu görünen toplum ve yönetim ve çoğunluk durumuna baktığınızda bir arpa boyu yolun bile gidilmemiş olması bir yana nasıl onbin yıl önceki algılama düzeylerinde sürtüldüğü ortalıkta görünüyor. bütün bu sorunlarda netlikle bilinmesi gereken şey; bir toplumun öncü ve ortak akıl kılavuzlarının çok değişik zor kullanımları aracılığıyla onyıllardır baskı altında ve katliamlara uğrayarak hayatlarını sürdürüyor oldukları ve demokratik değer ve tanımlarla hiç tanışmamış eğilimlerin küresel güçler ve stratejiler gereği tüm sermaye ve yeraltısallık biçimlerinin taşeron sahipliği rolüne giydirilmiş olduklarıdır.
annemin tanık olduğu hayata bakıp şu sonucu da çıkarabilirim : eğer 1950'lerde toplum bir dirayet ve sıçrama gösterebilseydi, yani iktidarın ilk uygulamalarının evrensel -tarihsel normlara uygun olamadığını, girilen ilişki biçimlerinin kendi ülkelerinin çıkarlarına aykırı olduğunu farkedebilselerdi; ülkenin demokratik bir yönetim kültürü oluşabilirdi. çünkü bir yüzyıl içinde iki kez sıçrama yapmak az rastlanır bir durumdur. cumhuriyet osmanlının eleştirisiydi ve 68-78 kuşağı hem cumhuriyetin halledemediklerinin hem de cumhuriyetin eleştirisi. eleştirel düşünce modernliğin içsel repertuarını kavramakla ilintilidir. şu anda ortalıkta yönetirmiş gibi dolaştırılanlar, böylesi bir kavrayıştan yoksunluklarını eleştiriden korkularına borçlular. çünkü " batı geleneğinde 'neyi bilebilirim?' sorusu akıl kavramının dönüşümüyle bağıntılıdır." ve üstelik 300-400 yıldır da belirgin biçimde tanımlanmış bir olgudur. annemde düşünsel mantık ve kültürel dışavurumlar düzleminde böyle bir sorun görmedim. kuşağında da... yaşlılıklarından sözetmiyorum , çünkü hayatları pek çok yoksunlukla geçmiştir, böyle bir kendi toplumlarının ötesinde düşünsel kavrayışın altyapısına sahip değillerdi. 80 darbesinde bu altyapıdan sayılabilecek kurumların nasıl el değiştirilip, kapatıldığı da anımsanabilir : halkevlerinden sendikalara, sanat kurumlarından sürgün sanatçılara... abana elektromekaniğin ortaklık yapısı da ilk o zaman değişmemiş miydi? kurucu ortak olan maden-iş hisseleri kimbilir ne oldu? oysa yeryüzü tarihi aklın olduğu kadar ilişkiselliklerin değeri, anlamı, olumsallığı üzerinden biçimlenir. kişilerin, toplumların hayatında her müdahale travmalara neden olduğu kadar, şeylerin doğal işleyişlerinin doğasını da bozar. ortalık neden ganimete konmuş avantacılar manzarasından geçilmiyor, hâlâ anlamadınız mı?
bu yazının annemin diliyle ilintisini kurmakta güçlük çekebilirsiniz. bu yazının dili de benim dilim değil ! blogda ilettiğim yazılar da benim asıl dilimi çok yansıtmıyorlar. düzenleme yardımı olmazsa kayda geçirememekten kaygılandığım daha uzun soluklu yazıları okumak gerekir. şunu düşünüyorum. dedem (ağababam), annem ve bende devamlılığı olan ve benden sonrası olmayan bir algı, kavrayış, dil yaşadık, deneyimledik. bu nedenle tüm yazılarımda böyle bir sürecin, bilgi ve düşünümlemenin güzergâhını farketmek gerekir. bu üç kuşakta bir yineleme değil kopuşlarla , sıçramalarla ilerleyen eleştirel bir devinim olmuştur. ne yazık ki şu iletişim çağında insanların hayatlarından daha belirgin izler kalacağı koşullarda değiliz. her türlü an, im, imge; kontrol, tasallut, sömürü ve kârlılık kuşatmasında kullanılıyor ama bir ömrün anlamı, tanıklığından hiç bir iz bırakılmıyor !
belki böyle şeyler üzerine yazmak için bir başlangıç olmuştur. ama şakanın ötesinde ,yıllar uzadıkça ve daha garabet nüfuslarla karşılaştıkça, annemin dilinin 21- şubatta anılmaya değer olduğuna "inanıyorum"! hele benden sonra böyle bir cümle kuracak kimse olmadığına göre...
http://www.dailymotion.com/video/x6h0cn_ruhi-su-ynce-memet_music
http://www.canyucel.net/can-yucel-shttp://www.canyucel.net/can-yucel-siirleri-2/can-yucel-%E2%80%93-tuhaflik.htmliirleri-2/can-yucel-%E2%80%93-tuhaflik.htmlhttp://www.canyucel.net/can-yucel-siirleri-2/can-yucel-%E2%80%93-tuhaflik.html
annemin dilindeki politikayı belirleyen asıl olarak cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kuşak ve babasının yenilikçiliği ve onunla ilişkisi değildir, bunlar varoluşunun zeminini oluştursa da... siyasi tarihte "abana olayı" olarak geçen, 1950 seçimleri sonrası kendilerine oy verilmediği için cezalandırmak için, kırşehir'in ilçe, abana'nın köy yapılması kararı, kişisel olarak -olasıdır ki tüm yörede- bir travma olarak da yaşanmıştır. cumhuriyetin tüm ideal umutlarının berhava olduğu bir diktatörlükle karşılaşmak... aynı süreç kişisel hayatında da düşlerinin gerçekleşmeyeceği bir umutsuzluk süreci oldu olasıdır ki...babasının yenilikçi ve açık fikirliliğinden kocanın daha kapalı ve küçük çevresine geçiş ile abana'nın siyaseten tasfiyesi ve bu iki durumdan kurtulmak için mücadele aynı sürecin parçalarıdır. bu ülkenin de tarihidir. kamusal hayat ve özel hayat o zamandan beri kısıt ve zulüm tehdidi ile sürüyor...o gün demokrasi kavramının evrensel ölçütlerini ve nedenselliklerini anlamamış olanların demokrasiye geçiş sandıkları uygulamalar, 60'lı yıllarda tip ve üniversite ve işçi gençlik kongrelerini basan zorbalıklarla, kanlı pazarda eli satırlı miting baskınlarıyla devam ettiğinden, bunu bir politika biçimi/bilgisi haline getiren barbarlık, 1 mayıs 1977 mitingini aynı biçimde dağıttı, 70'li yılların katliamlarına bu anayasa bize fazladır/boldur lafları eşlik ediyordu, cunta uygulamalarının destekçileri ile sivas katliamı destekçilerinin aynı eğilimler olduğunu görmemek olası mı? bir kez siyaseti böyle deneyimleyince , hep o deneyimi yineleyenlerin, nasıl bulunamayan failler ve derin devlet olarak kaldıkları bile çıkarsanabilir. her türlü demokratik olmama yaklaşımı ile kapitalistleşme ve sermayenin yoğunlaşma süreçleri 60 yıl boyunca koşut ilerledi. hiçbir darbe ve hiçbir seçim bu olguyu değiştirmedi.
1969'un kanlı pazar'ının ertesi günü , kamyonlara doldurulup dolmabahçeye götürülüp namaz kıldırılan köylülerin amerikan filosunu protesto eden üniversite gençliğine saldırtılması ertesi, dükkana gelen bir "köylüsüyle" gazete manşetleri üzerinden nasıl şiddetle kavga ettiğini, ve o adamın da olaya katıldığının ortaya çıktığını, o çocuk gözümle anımsıyorum. dükkan bir siyaset meydanı gibiydi. toplumun dönüşümleri, değişen sosyolojik profillerle gözlenirdi. ama annem bir akademisyen gibi tartışırdı. tartışmanın dolayımları, osmanlıdan geçer, cumhuriyetin ilk döneminin iç tartışmalarına mutlaka değerdi. mantık, düşünsel tutarlılık olağandışıydı. (çok güzel mantı yapması da belki bu nedenledir!) bu vargı şimdiye ait, o günün çocuk öznelliğinin dışında bir tanım... onu 80'li yıllardan sonra tanıyanlar için bu anlatılar düşsel görünebilir. yaşlanmış ve yorulmuştu. bir de oğlunun cunta koşullarında cezaevinde tutuluşu ve oralarda maruz kalınanlar, tanıklıklar, babasının da oğlunun da siyaseten süründürüldüğü bir ömrün tanıklıkları... çocukluğunun ve gençliğinin yenileşme, çağdaşlaşma ve sonrasında sosyal politikaların iyileşeceği umudunun, bir ömür boyunca nasıl ordan oraya sürüklendiğini yaşamıştı. ve o ilk gençlik çağına özgü cumhuriyete mutlak inanç ile bu her türlü kötülüğün/fırsatçılığın/ gericiliğin egemen oluşu arasındaki farkı düşünsel olarak açıklayabilmesi zordu. onun kuşağının benzer sosyal karakterleri için de aynı durum sözkonusudur. ama tüm gençlerle onyıllarca yakın düşünsel paylaşımları vardı. 50'li, 60'lı yıllarda çevredeki ilerici öğrencilerle dertleşirdi; 70'li 80'li yıllarda devrimci gençlerle dialog halindeydi. onlarla dertleşir, fikir alışverişinde bulunur; diğerleriyle sıkı biçimde tartışır, didişirdi. ama sosyolojik olarak, kentsel bir geçiş noktasında, modern bir kılavuz gibiydi ... aile, din, siyaset, kültür tartışmalarında , o yıllarda, her olayda daha ileri, öncü fikirlere eğilimliydi ...ince memed'in hangi cümleyle başladığını bilirsiniz... "o güzel insanlar o güzel atlara bindiler ve gittiler." dedemin yaşlılığı sırasında basılmış bir kitaptı... oysa kaç kuşak ardından aynı cümleyi kurabilecek durumdayız.. kendi nüfusunu durmaksızın telef eden, süründüren , tüketen bir toplum... kendi nüfusunu ve değerlerini yok ettiği için,nato görevleriyle, yeniden devşirmeler üretebileceği çevresindeki ülkelere sarkan/bozan bir taşeron görevi sadakati ! nereye kadar ?
ne insan hayatı, ne de toplumun bir dönemi böyle bir yazı ile geçiştirilebilecek/anlatılabilecek türden değildir. bu değini düzleminde değinmek istediğim, sadece annemin dilidir. o yıllarda ne televizyon bilgisayar var, ne de iletişim ortamı/teknolojisi bugünkü hızında...bu insanları bilgi ile buluşturan heyecanın nedenlerini anlamadan hiç bir olguyu doğru açıklayabilmak olası değildir. günümüz toplumunun heyecanlandıkları şeylere bakın ve medyayı dolduran bir yığın kelli felli adam sürüsünün söylem ve bilgi düzlemlerindeki tutarsızlıkları,mantık ve dil ve içtenlik yoksunluğunu, hiç bir süreci devamlılık içinde anlayamamışlıklarını, hangi nedenin hangi sonuca yol açtığını farkedemeyişlerini, açıp okusalar bulacakları en basit bilgilerin bile hiç olmamış hallerinin gerçek diye savunucusu kesilmelerini nasıl açıklayabilirsiniz, ahmaklık ve kurnazlığın pragmatik bir halinden başka... o kuşağın algı ve kavrama düzlemi nasıl oluşmuştu? nasıl bu denli içsel ve içtenlikli biçimde oluşmuştu? elbette kişisel bir durumdan sözetmiyorum. o kuşak cumhuriyetin en hızlı dönüşüm geçirdiği süreçte, değişimi bu coğrafyada olan en kapsamlı haliyle tanımıştı; ardından II. paylaşım savaşı yılları; çokpartili hayata geçme tartışmaları kaçınılmaz bir politikleşme dönemi zinciri oluşturuyorlardı. ama çok daha önemlisi, aşağıdan bir aydınlanma talebi geleneksel eğilimleri zorluyordu. köy enstitüleri, edebiyat alanındaki devinim, sendikal hareketlilik (1947'de sendikalaşma serbest bırakıldığında çok kısa bir sürede olağandışı bir kitlesel sendikalaşma anımsanabilir..) , eğitimin yaygınlaşması , kentselleşmenin hız kazanması vb... ortaya çıkan kavrama ve algı ile 70'li yıllarda kullanıma giren "bilinç" kavramı/sözcüğü arasında doğal bir ilişki var. bilinç, bir toplumun yeryüzünü anlama, gecikmişliklerini sıçrayarak telafi etme anlamlarına geldiği kadar , yaşanılan çağın gerçeklerini farketmek anlamına da geliyordu; olabildiğince... olduğundan fazlasını abartacak halimiz yok... şu görünen toplum ve yönetim ve çoğunluk durumuna baktığınızda bir arpa boyu yolun bile gidilmemiş olması bir yana nasıl onbin yıl önceki algılama düzeylerinde sürtüldüğü ortalıkta görünüyor. bütün bu sorunlarda netlikle bilinmesi gereken şey; bir toplumun öncü ve ortak akıl kılavuzlarının çok değişik zor kullanımları aracılığıyla onyıllardır baskı altında ve katliamlara uğrayarak hayatlarını sürdürüyor oldukları ve demokratik değer ve tanımlarla hiç tanışmamış eğilimlerin küresel güçler ve stratejiler gereği tüm sermaye ve yeraltısallık biçimlerinin taşeron sahipliği rolüne giydirilmiş olduklarıdır.
annemin tanık olduğu hayata bakıp şu sonucu da çıkarabilirim : eğer 1950'lerde toplum bir dirayet ve sıçrama gösterebilseydi, yani iktidarın ilk uygulamalarının evrensel -tarihsel normlara uygun olamadığını, girilen ilişki biçimlerinin kendi ülkelerinin çıkarlarına aykırı olduğunu farkedebilselerdi; ülkenin demokratik bir yönetim kültürü oluşabilirdi. çünkü bir yüzyıl içinde iki kez sıçrama yapmak az rastlanır bir durumdur. cumhuriyet osmanlının eleştirisiydi ve 68-78 kuşağı hem cumhuriyetin halledemediklerinin hem de cumhuriyetin eleştirisi. eleştirel düşünce modernliğin içsel repertuarını kavramakla ilintilidir. şu anda ortalıkta yönetirmiş gibi dolaştırılanlar, böylesi bir kavrayıştan yoksunluklarını eleştiriden korkularına borçlular. çünkü " batı geleneğinde 'neyi bilebilirim?' sorusu akıl kavramının dönüşümüyle bağıntılıdır." ve üstelik 300-400 yıldır da belirgin biçimde tanımlanmış bir olgudur. annemde düşünsel mantık ve kültürel dışavurumlar düzleminde böyle bir sorun görmedim. kuşağında da... yaşlılıklarından sözetmiyorum , çünkü hayatları pek çok yoksunlukla geçmiştir, böyle bir kendi toplumlarının ötesinde düşünsel kavrayışın altyapısına sahip değillerdi. 80 darbesinde bu altyapıdan sayılabilecek kurumların nasıl el değiştirilip, kapatıldığı da anımsanabilir : halkevlerinden sendikalara, sanat kurumlarından sürgün sanatçılara... abana elektromekaniğin ortaklık yapısı da ilk o zaman değişmemiş miydi? kurucu ortak olan maden-iş hisseleri kimbilir ne oldu? oysa yeryüzü tarihi aklın olduğu kadar ilişkiselliklerin değeri, anlamı, olumsallığı üzerinden biçimlenir. kişilerin, toplumların hayatında her müdahale travmalara neden olduğu kadar, şeylerin doğal işleyişlerinin doğasını da bozar. ortalık neden ganimete konmuş avantacılar manzarasından geçilmiyor, hâlâ anlamadınız mı?
bu yazının annemin diliyle ilintisini kurmakta güçlük çekebilirsiniz. bu yazının dili de benim dilim değil ! blogda ilettiğim yazılar da benim asıl dilimi çok yansıtmıyorlar. düzenleme yardımı olmazsa kayda geçirememekten kaygılandığım daha uzun soluklu yazıları okumak gerekir. şunu düşünüyorum. dedem (ağababam), annem ve bende devamlılığı olan ve benden sonrası olmayan bir algı, kavrayış, dil yaşadık, deneyimledik. bu nedenle tüm yazılarımda böyle bir sürecin, bilgi ve düşünümlemenin güzergâhını farketmek gerekir. bu üç kuşakta bir yineleme değil kopuşlarla , sıçramalarla ilerleyen eleştirel bir devinim olmuştur. ne yazık ki şu iletişim çağında insanların hayatlarından daha belirgin izler kalacağı koşullarda değiliz. her türlü an, im, imge; kontrol, tasallut, sömürü ve kârlılık kuşatmasında kullanılıyor ama bir ömrün anlamı, tanıklığından hiç bir iz bırakılmıyor !
belki böyle şeyler üzerine yazmak için bir başlangıç olmuştur. ama şakanın ötesinde ,yıllar uzadıkça ve daha garabet nüfuslarla karşılaştıkça, annemin dilinin 21- şubatta anılmaya değer olduğuna "inanıyorum"! hele benden sonra böyle bir cümle kuracak kimse olmadığına göre...
http://www.dailymotion.com/video/x6h0cn_ruhi-su-ynce-memet_music
http://www.canyucel.net/can-yucel-shttp://www.canyucel.net/can-yucel-siirleri-2/can-yucel-%E2%80%93-tuhaflik.htmliirleri-2/can-yucel-%E2%80%93-tuhaflik.htmlhttp://www.canyucel.net/can-yucel-siirleri-2/can-yucel-%E2%80%93-tuhaflik.html
Lucky Club Casino site: get your bonus
YanıtlaSilLucky Club Casino review including welcome offers and games, banking options, banking methods and much more. Register and claim luckyclub your welcome bonus! Rating: 4 · Review by LuckyClub.live