4 Nisan 2012 Çarşamba

genetik bilimi üzerine düşünceler 2000/2001


[...] parantezi içindeki cümleler nisan.2012 şimdiki zaman eklentileridir...


genetik bilimi üzerine konuşmaya nereden başlanmalı? hakikati çokyönlülüğü, tüm karmaşası ile bütünlüklü bir anlatımla sunabilmenin güçlüğünü bu alandan daha zorlu yaşayabileceğimiz bir alan var mı, bilmiyorum...!

bir tür soykırım yaşamış biri kendi bedeni üzerindeki deneyimi atlayarak genetikten söz edebilir mi? ve klonlama, çoğaltma ya da herhangi bir labaratuar çalışması; kendi varoluş bilgi/deneyimini yüzyılın ünlü "kobay kamplarından" alan tüm çalışmalar; ne kadar bu anlatımın dışında kalabilirler?

önce seyyar satıcı, esnaf, yoldan geçen biri, komşu -arkadaş, ya da televizyonda görünen herhangi biri olarak 'geldiler'...daha doğrusu o bedenlerin uzamlarındaki kurumsallıklar, o bedenlerin genetik zincirlerinin
ardına saklı biçimde sözkonusu konumsal rollerde 'geldiler' . eşsüreçte kontürlü telefon makinaları, bilgisayarlar, doğalgaz şebekeleri, beyaz eşya, ev içi kablo, anten, televizyon aksamları, su boruları, parke taşları, sokaklardaki altyapı araçları ile geldiler...bu tesisatları tamir eden, takan çıkaranlar olarak geldiler..fizikçiler, sermayedarlar, biyolojistler, ilahiyatçılar, tıpçılar, hukukçular, genetikçiler, krimonologlar, radyo-televizyoncular, siyasetçiler ve tüm hiyerarşik tepe konumlara yerleştirilmiş ve yeryüzünün böyle olduğunu çoğunlukla kendileri keşfetmemiş, yorumlamamış; öğretilmiş bir küçük egemen kalabalık olarak geldiler....
     [bu cümleler yazıldıktan sonraki on yıl içinde aynı türden bir yineleme, büyütülmüş bir model-kent 
      örneğinde bir kez daha yaşatıldı. bu yazıdaki her cümlenin, güncel haber akışlarında olağanlaşmış 
      haberler olarak yansımalarını, her birinin tek tek ele alınması gereken gizil labaratuar toplumlarının yıllar
      sonra dışlaştırılmış deney sonuçları olarak anlamak gerekir.eşdeyişle ülkenin ya da yerkürenin 
      güncellikte beliren manzaralarına görülmeyen pekçok sürecin sonucunda varılıyor.]

tüm bedenimi , organlarımı, dokularımı, anılarımı, belleğimi, genetiğimi; ardından en yakınımdakilerden en uzaktakilere sevdiğim, bildiğim, anımsadığım hatta unuttuklarıma sıra geldi: aldılar ve çoğalttılar ; aldılar ve bozdular ; aldılar ve kötülüklerle dolu kurumlara taşıdılar...her şey o nazi dönemine ait hikayedeki gibiydi...oysa bu zamanda yaşananda, nazi bilinenler bile olay yaygınlaştıkça duruma duhül edildiler; çünkü artık herkes naziydi. yüzyılın iki paylaşım savaşı üretmiş; sayısız iç savaşa neden olmuş; soğuk savaş süreçlerini icat etmiş kültürleri; yüzyıl sonunda tüm eğilimleri ve teknikleriyle, bedenime, yaşadığım mekanlara, uzamıma "çullanmışlardı"...tarihin beden üzerindeki tahakkümünün uç bir sonucundan başka bir şey olmayan faşizmin yüzyıl içindeki deneyiminin yeni versiyonlarını üretmek için çabalıyorlardı hiç kimse sesini çıkarmadı; çünkü tümü karşı çıkılması gereken gündelik pratiklere alışmıştı. 

yeni bir zamansal başlangıçta, yeni binyılın başında, geçmişin faşizm, soykırım, bilim, diktatörlük gibi tanımlarını yeniden yapmadan genetik üzerine konuşulabilir mi? dünyanın tüm ara işlemcileri, müziklerini dinlediğim 'şarkıcılar', haberleri onlardan öğrendiğim 'haberciler', insanı kontrol ve sömürü etrafında konumlanmış tüm canlılar bir zorbalık düzenlemeleri zincirinin aslî unsurları ise; bilgisayar-iletişim-tıp teknolojilerinin başına oturduklarında insanları yönlendiriyor, yönetiyor, biçimlendiriyor, güdülüyor, kodluyor oluşun barbarlığının hazzını paylaşan herkes faşizme ortak değil midir? [ ki on yıl sonra kürsü üstündeki yüzlerin ve sözlerin sırıtışında bunu açıkça görmüyor musunuz?]

                                           *                         *                        *

şimdi alev alatlı'nın bir romanından şu cümleleri okuyalım :
" onların nesi var, nesi yok hepsini aldık. bundan böyle ya cinnet geçirecekler, ya intihar edecekler."
"insanlık tarihi, sahici yeryüzünün fenomenleriyle halleşemedikleri için ideolojik teorisyenliğe soyunanlarla doludur."
"kentlerin sesleri bile bir tuhaf olmuştu : avlanmaya çıkmış milyonların uğultusu."
"günümüzde.... termodinamiğe, biyolojiye...uymayan iddialar artık kabul görmüyor. iyi insan, kötü insan, bunlar boş laflar...bilimin bulgularına uymuyor."
"en iyi gen kimdeyse o kazansın! insanlık ancak böyle kurtulacak! 'büyüh aphasia komplosu!' dedi imre kadızade....'türkleri moronlaştırma plânı'..."
"90'lı yıllar : kendi kodlarını haykırmanın yılları"
" "konuşuyor işte" vahşeti güle oynaya benimseten fesadın parolası oldu."
"koca bir sülâlenin aklını kaçırdığını görmemiz gerekti."
"kışlık dershaneyi saran müzik, 20.yüzyılın son çeyreğine hakim olan çaresizliğin dışavurumuydu.... neo-faşizmin bunalttığı insanlar, feryatlarını boğan yüksek volumların altına sığınır, düşünmekten kurtulmaya çalışırlardı."

bu cümleler yirminci yüzyıl sonunda bu ülkede yazılmış bir romandan... bir yazara bu cümleleri esinlendiren hayat durumunun autcwich'ten daha az önemli bir insanlık durumu olduğu düşünülebilir mi? çelişki ve çatışma olmadan farklılık ve doğru bir hayat olabileceğini düşleyemeyenler için de; siyasetin ve düşünce dünyasının tektipleştirilmesi olgularına karşı da, sahici bir tartışma eşiğidir bu tema : "mülkiyet hakkı kavramının deformasyonu" ile "genetik olarak ailelerin/sözcüklerin dağıtılması"... : yeni yeryüzü bu kavramlar dolayımında şekillenen yeryüzüdür. dogmatik ve pre-modern öğelerin değişik görünümlerde egemenlik alanları oluşturabildikleri bir coğrafyada bunu söylemenin trajik yanları vardır; ama bu tartışmada  aklın egemenliğinin -ki bir ucunun autcwich-gulag olduğu söylenmiştir; artık bir bilgidir- tarihsel bir şiddetin "istikrarlı" devamını içerdiğini görmeden geçmek; siyaset ve medya dünyasının robotlaştırılmış ya da kötü amaçlı temsil sahtekarlığına katılmak anlamına gelir...çünkü hiç bir gerekçe bir insanın düşlerine, anılarına, belleğine, hayatına, bedenine; o bedenin yaşadığı/kapladığı/kapsadığı fizik ve uzay mekana müdahaleyi meşru kılmaz. üstelik bu tür müdahale teknolojilerini ellerine geçirenler, tahakküm ettikleri bedenlerden daha duyarsız, vahşi, düş ve senaryo yetenekleri cılız ve başkalarının biyolojik varoluşlarını kendileri gibi olmaya zorlayıcı bir kültüre sahiplerse ortaya bugünkü durum çıkar.  [son cümle günümüzde eklenmedi; on yıl önce aynen böyle yazılmış!!!]
                                            
                                          *                          *                          *

"1973'de, yaşamsal önem taşıyan araştırmalar, bilim adamları topluluğuna açıklanıp, bu yeni aracın sağlayabileceği neredeyse "tanrısal" güçler ortaya konduğunda, söz konusu araştırma alanının yabancısı olmayan bilginler, bu tür deneylerin denetimsiz bırakıldıklarında doğabilecek tehlikeleri düşündüklerinde, tüyleri diken diken oldu."                                (biyoteknoloji, genetik mühendisliği ve insanlığın geleceği s.5)

ülkeye ve dünyaya binyıl başlangıcında bakıldığında görülmesi gereken bu cümledir.
bu vehametin anlaşılmasına, işin içindeki birinin samimi diliyle aktarılması katkıda bulunur belki:

"biyoteknolojinin bazı alanlarda temellerinin atılması işine fazlaca karışmış bir bilim adamı olarak, araştırmaları daha bir anlayışla karşılama durumundayım ve söz konusu araştırmaların olumlu yollarda kullanıldığını görmek için sabırsızlanıyorum. ama aynı zamanda, bu araştırmaların sonucunda insanlığa bir zarar verilmemesini yürekten diliyorum. öte yandan, bu araştırmaların sonuçlarına bağlı parasal çıkarlarım var. bu bakımdan söyleyeceklerim değerlendirilirken, yansız biri olmadığımın unutulmaması gerekir."
                  (j. lederberg; biyoteknoloji.....134 ; bir bilimadamının gözüyle biyoteknolojinin geçmişi geleceği)

bu noktaya nereden gelindi ?
1900 : bezelyelerle yaptığı deneyleri kanıtlanan mendel çalışmalarını 1865 de yapmıştı. bunca yıl yasalarının kanıtlanması için hangi coğrafi labaratuarlar, insan-mekanlar kullanılmış olabilir; düşlemek özgür bir alan olarak kaldıysa, buyrun... aynı yıllarda daha sonra cumhuriyetin tüm önemli kurumları, düzenlemeleri olacak dönüşüm ve yöntemlerin ilksel algılamalarının belirdiğini, coğrafya ve zaman farklarını karşılaştırmak için anımsatalım. (örneğin 1870' lerde osmanlı'da 1927 de geçilecek ölçü sistemiyle tanışılmıştı.)
hegel'in ölçüyü ilk kez bir felsefi kategori olarak işleyişi de mendel'in ilk çalışmaları dönemine yakın olmalı...(sofi'nin dünyası)

"çok önceleri büyük saat'ten önceleri zaman ilahi varlıklarla ölçülürdü. gece gökyüzünde gök cisimlerinin ağır ağır hareketiyle, güneşin çizdiği yay ve ışığın değişmesiyle, ayın doğuşu batışı, gelgitler ve mevsimlerle. zaman, aynı zamanda yürek atışlarıyla,, uyku ritmiyle, acıkmayla, kadınların adet dönemleriyle ve çekilen yalnızlığın sürekliliğiyle ölçülüyordu. sonra, küçük bir  ............ kasabasında ilk mekanik saat yapıldı. insanlar önce büyülendi, sonra dehşete kapıldılar........... bazı yönlerden bakıldığında hayat 'büyük saat' öncesinde nasılsa öyle devam ediyor. caddeler ve bulvarlar çocuk cıvıltılarıyla dolu..........genç oğlanlarla kızlar, bir çarşının avlusunda karşılaştıklarında birbirlerine utangaç utangaç bakıyorlar. ressamlar, evleri, binaları resimleriyle süslemeye devam ediyor. filozoflar, düşüncelere dalıyor. ama her soluk alış, bacakların her hareketi her romantik göz edimi akılda hapsediliyor. her eylem, ne kadar küçük olursa olsun artık özgür değil.............kocaman bronz sarkaç hayatlarını ölçüyor....on binlerce insan.....büyük saat önünde diz çökmek için bekliyorlar. sessizler ama için için kabaran öfkelerini de bastırıyorlar. çünkü ölçülmemesi gereken bir şeyin ölçüldüğünü gözlüyorlar. çok değerli dakikaların ve yılların geçtiğini gözlüyorlar. kendi buluş merakları ve cüretkarlıklarıyla kapana kısılmışlar........"                     (einstein'ın düşleri)

yinelenmeli :
"çünkü ölçülmemesi gereken bir şeyin ölçüldüğünü görüyorlar."(einstein'ın düşleri; alan lightman; s.174-175)

oysa hegel, mendel, darwin ve hızın keşfinden önce kant vardı : "tarih, bireysel aklın değil, türün perspektifinden değerlendirilmek zorundadır" diyen kant...

kant'ın 'felsefe'sini değil kişiliğini ele alan bir çalışması üzerine hale tenger şöyle diyor : "i. kant, her gün aynı saatte yürüyüşe çıkan, büyüdükçe bahçedeki ağaçların gölgeleri değişiyor diye komşusundan onları kesmesini rica eden, hatta 'kâbuslardan kaçın' diye yazacak kadar kendisini ve çevresini kontrol etme arzusunda olan biriydi. işte o dikenli yastık bu kontrol arzusu ile kontrol edilmek istenen arasındaki çatışmayı simgeliyor."                                                                     (cumhuriyet; 16.4. 2000; kültür sayfası)

bu türün yüzyıl sonu örneğini bir hoolywood filminde, yayın/ teknoloji merkezinde, eski kantçı ruhun bir devamı olan yeni-tanrılar statüsündeki kahramanın; bir kenti bir bireyin etrafında kuşatarak, bireyi olması/yapması gereken şeylere yöneltme uğraşında (kameranın zoomlarla gösterdiği) yeni-hitlerci yüz ifadelerindeki iktidar arzusunda görmek mümkün oluyor.     [strateji ve temsil savaşlarında on yıl sonra bu ihtiraslı yüzleri thy, toki, akp vb. kurumların müdürlüklerinden geçerek 23. dönem parlamentosunu 'dolduran' genetik türde bulmanız olası...]

"tüm mekan yaşamakla tanık olmak arasındaki matrise bağlıdır. doğal deneyim tüm çıplaklığı ile oradadır, ama masumiyetini dikizlemenin zoruyla yitirir. 'fark ettirmeden dikizleme' süreci (başak şenova; önermeler broşürü); kantçı paradigmanın, günümüzdeki görünümüdür. oysa, tüm 'görünürlerin' kontrolünün sağlanması için gerekli bir dışsallaştırmadır.  makinasal düzenekler/düzenlemeler insanlaşma yaftası altında; insanın araçsallaştırılması ve tarihsel-küresel kontrol/egemenlik tutkusunun aracıdırlar. diğer işlevler bunun ardından sıralanabilirler.....

"süreç, genetik bilimiyle başlamıştı. onun tohumlarını bir "ilahçı" olan mendel, organik devrimden önce birinci binyılda attı. tohumları meyvelerini, organik devrimde verdi. onların, "efendi" yaratıcının iki bin yıllık egemenliğini yıkacak olan "yeni tanrılar" takımının tohumları olduğunu bilseydi, atar mıydı?"
                                                                                                                      (osmos kronos; adam şenel)

şimdi bu soruyu, tüm rejimlerin/ülkelerin cumhurbaşkanlarına tanınan yetkilerin arttırılması adı altında referandum ve yasa değişiklikleri yapma "zorunluluklarını" oluşturan hayat karşısında sormak gerekmiyor mu? [hele şu son on yıl sonrasında bu kadar ispatlanmış iken...] sorun şu ki; kimse durumun kant ya da mendel'in yolaçtığı bir sorun olduğunu görmüyor!

mendel, bilerek bilmeyerek, bir canlının biçiminin gizini açmıştı. bu gizin kuşaktan kuşağa geçirilişinin yasasını ele geçirmişti. kısacası, "yazgı" denen şeyi, efendinin sözünde değil, bezelyenin özünde aramak gerektiğini göstermişti. oparin ve haldane, cansızın hangi koşullarda "can" durumuna dönüşebileceğini gösteren düşünceler geliştirmişlerdi. carl correns, hugo de vries, erich tschenmark von seysenegg, birbirlerinden habersiz, onların gösterdiği yolda yürümüşlerdi. ve joshua lederberg, daha bir tıp öğrencisiyken, can alıcı buluşu yaptı : (biraz yukarıda çıkarları ve kaygıları alıntılanan lederberg!) : kız arkadaşına gösteriş yaparken, giriştiği bir araştırma sonunda, genlerin bir canlıdan bir başka canlıya aktarılabileceğini gösterdi. watson ve crick, dna'nın planını çıkardı. arber, smith, nathans gibi bilginler, genleri, kimyasal yöntemlerle, kesip, biçip, çıkarıp eklerken, yapı yükseldi: "genetik mühendisliği böyle doğdu baylar, bayanlar."

"organik devrimi gerçi genetik mühendisleri harekete geçirmişlerdi. ama onun nasıl durdurulabileceğini bilmiyorlardı. denetimlerden çıkacak derecede hızlanmasını frenleyemeyeceklerdi. bu gücün çok geçmeden sorumsuz kimselerin ellerine geçmesini engelleyemeyeceklerdi."                           (osmos kromos; s.15-16)
    
                                               *                      *                      *

bedenin deneyimini atlayarak bu konuda söz dizmenin güçlüğünü belirtmiştim. ben atlasam günün nazileri atlamayıp deneylerini sürdürüyorlar zaten...bu deneyler dolayında üretilen söylemleri atlayarak yeryüzü hakkında sahici bir söz ve eleştiri de geliştirilemiyor. bu alandaki söz üretimi deneyin ya da türün üzerine konuşuyor doğal olarak , oysa sıradan bir insanın muhatap olduğu uygulamalar, insan ve hayat ilişkisi bağlamında bir söze gerek var. aradaki fark bu.

"gözlerinin önünden, organik devrimin parlak evreleri bir bir geçmekteydi. öyle ki sonunda düşünceleri, amaç-araç ilişkisiyle doğrudan ilişkili bir noktaya gelebilmişti."                                    (osmos kronos; s.16)
"....insanın varolmuşluğu........" ... "yaratma ne kadar 'özgürlük' kavramına yakınsa, yaratılma da 'tutsaklık' kavramına o kadar yakındı."                                                                                                          (s. 142)

kasıtlı ve örgütlü biçimde insanı/bireyi yalıtan kötülük şebekesi olarak toplumun hangi işlemleri ve neden yaptığını bilmeye/anlamaya başladığımızda, hayat, bilim ve gelecek üzerine konuşmaya başlanabilir. toplu yaşama mekanlarına "sürülmüş-itilmiş" kalabalıklar (yaşlı yurtları, ıslah evleri, kampusler, yetiştirme yurtları, hapishaneler, hastahaneler, öğrenci yurtları, eksik/sakat bedenliler, farklılar, [en son eklenen tek kişilik mekan kurgulu toplu konutlar] ) ; ya da tek tek ve birkaç kişilik grupların yalnızlığında herhangi bir sonu bekleyen tekillikler, bir seçme-yerleştirme işlevinin labaratuarik dizaynının parçalarını oluştururlar.
                           
                                              *                             *                                *

böylesine yalıtılmışlıkta sorunsallaştırılan şudur : "beden ve mekanın denetimine karşı isen , (bir tehdit olarak)
iktidar arzusundan güvenliğe, iletişimden hazza , düzenlemelerin olanaklarından yoksunlaşmaya razı mısın?"
[ şimdiki zamanda facebook'da zaman tüneline geçerken de aynı durumla karşılaşıldı : koşulsuz köleliğe gönüllü kulluk !! ardısıra gelen cümlenin de on yıl önce biçimlendiğini lütfen unutmayın: ] beden ile zaman arasındaki ilişkilerin, soğuk savaş sonrası kaotik kültürüne özgü model-borsa-iktidar oyunlarının temeli olarak araçsallaştırıcı bir düzenlenişi sözkonusu. [kentsel dönüşüm, toplu konutlar, doğanın satılışı, gözetim toplumu ile teknolojik oyuncaklar arasındaki bağıntı; ne olup bittiği hâlâ anlaşılmaz mıdır ? ]

sorunsallaştırma, [buna küresel diktanın pop aklı da diyebilirsiniz]; daha ilk noktasından başlayarak yanlış. çünkü birey hangi koşullarda olursa olsun özgürlüğü, hazzı, bilmeyi, eşitliği ister. bunlar onun tarih boyunca mücadele ederek kazandığı en doğal haklarıdır üstelik. bunlarla oynamak ile bir bedene işkence yapmak arasında hiç bir fark yoktur. ama gündelik uygulama budur. geçen yüzyıldan arta kalmış "kitle ruhu" kültürünün ve "seri üretim" mekanizması olan arzunun, ahenkli bir ritmle tıngırdaması için sermaye paylaşım savaşı olarak iktidarın merkezde yoğunlaştırılması !! eşdeyişle  tüm siyaset biçimleri dikkat ve enerjilerini insan zihni ve bedenini tahakküm,denetim, yönlendirme düzenlemelerine yoğunlaştırmış görünüyorlar. giderek fütursuzlaşan beden politikaları uygulamaları insana ve geleceğe dair iyicil düşlerden yoksun olanların egemenliğinde bir yeryüzüne evrildiğimizi gösteriyor. [yerleşim , konut, teknoloji, hatta şike ve kredi sorunları bile bu sürecin doğrudan sonuçları.]

bütün bunların genetik bilimle nasıl bir ilintileri olduğunu daha fazla soracaksınızdır sanırım.
bu sorunsallaştırımlar; "orada kendine dokunulması için bekleyen; o dokunan gözler olmaksızın varlığını sürdürmesi imkansız" yaklaşımı; salt bu sözcüklerin yazarının belirttiği gibi "sanatçı oyununu görüşü tersine  çevirerek oynar : izleyeni arzu makinasının bir parçası kılığına sokar. ne de olsa 'parlayan her şey altın değildir' nedeniyle değil ( b. şenova; önermeler broşürü) ; beden-politika ilişkileri ve "labaratuar deneyleriyle ilgili risklerin araştırılıp değerlendirilmesine, yalıtlama önlemleri ve labaratuardan rdna kaçırma sorunu ile başlanır" (levin-harwell;biyoteknoloji;156) nedeniyle yanlışlanmalı ve insanı bedeni bütün bu süreçlerden özgürleştirerek  karşı çıkılmalıdır. bu karşı çıkış arzuya, bedene , özgürlüğe olabildiğince hakiki anlamlarını vermekle eşsüreçli ve eşanlamlıdır. bunlardan vazgeçmek tarihin ve özellikle son yüzyılın "güdülenmiş sürü" tekniklerini ve anlamlarını olumlamak anlamına gelir. [ ki on yıl sonra bu yönde işleyen bir sürecin sonuçlarıyla karşı karşıya olunduğunu bir kez daha anımsatmak gereği duyuyorum.]

oysa "bir canlının bir canlıyı sömürmesini 'anımsatan' her şey, rafine uygar insanı rahatsız etmeliydi" (osmos kronos; 27). "rekombinant dna endüstrisinin, transistörlü elektronikteki gelişmelerin türettiği endüstrileri anımsatırcasına ve onlarla içiçe geçerek, eczacılık (ilaç) ve ağır kimya endüstrisi alanlarındaki bir çok şirket; üniversite bilim adamlarının da katılımlarıyla;para yatırıp,yatırım yapmaktalar."(max tishler; biyoteknoloji;9)

c. grobstein'ın age of inter vention ( müdahale çağı ) deyişine gönderimde bulunan e. hanson; "bu söz bize, insanların, tarihte ilk kez, kalıtım sürecine bilinçli olarak karışabilecek duruma geldiklerini anlatmaktadır" biçiminde yorumluyor. oysa aynı deyiş bana ekte bir bölümü örneklenen pek çok kavramı çağrıştırıyor:  "biyolojik manüpülasyon" ; "alıklaşma duygulanımı" ; "davranışa dayanıklı betonarme" ; "im-altı satışı" ; "yasaya uygun oyun" ; "hissiyat teknolojisi"; "araç akıl" ; "ölçmenin metodolojik tahakkümü" ; "toplumsal karakter imalatı" ; "klonlama" ; "makinasal anımsatma" ..........uzayıp gidecek ve bu sözcüklerle konuşulmadığında bu yeryüzünü konuşuyor olmadığımız bir liste...

sıradan insanın karşılaşabileceği biyo-teknolojik uygulamaların anlamı nedir? örneğin genetik kodlarla oynamak olası mıdır ya da sonuçları nedir? alev alatlı'nın cümlesi : "iyi gen kimdeyse o kazansın " nasıl pratik uygulamalar anlamına gelir? varsayalım ki, şu yazıların içeriğine göre değişen genetik sokuşturmalar mümkün mü ve böyle bir olgu yazılanların yönelimini nasıl etkileyebilir ? tarih boyunca süren belirlemecilik tartışmaları, dışsal ve öte olanın etkileri gibi pek çok tartışmayı da anımsamak gerekir.  bütün bunlardan sözetmek yaşanan bina, atmosfer, kullanılan hertürlü araç, yüksek teknoloji uzamsal erişimleri vb.  pek çok aracın etkiselliklerinden sözetmek demek. yazılanlara göre , verimli akılsal enerjilerin derhal 'çalınması', sahiplenilmesi; çıkarların zedelendiği görüşlerde her türlü engellemenin gerçekleştiğini söyleyebiliriz. bir adım ötesi, temsilî karakterlerin biyolojik düzenlemeleri ve bir imaj-aldatı görünüm-bedeni oluşturmak.. eşdeyişle genetik ve biyo-teknolojik müdahaleciliğin hemen her şeyle dolaysız ilintisi var ve bunu açık bilgi haline dönüştürmek bu yılların en gerçekçi demokratik girişimidir. bunun başarılabilmesi tarihten güncele devrolmuş bir çok yanılsamanın da sağaltımı olabilir; çünkü, "gerçek anlamda hiç bir modernite, hiç bir somut ilerleme, hiç bir teminat altına alınmış özgürlük asla olmadı."  (baudrillard; binyılın sonu;doğu-batı10;  s.197)  "genetik mühendisliğinin baştan çıkarıcılığı" , "çevre üzerinde kurulan denetim" (biyoteknoloji; 14) ile temsil sorununun, temsil edenlerle edilenler arasındaki ilişkinin (müzikten politikaya...) bir manüplasyon olduğu ortak noktası anlaşılmadan herhangi bir söylem ya da bilim dalını anlamak da olası değil. [on yılda konular dolayımında pek çok kitap yayınlandı, medyada birkaç programa rastlandı; avrupa birliği yasaları bu kavramlar dolayında yapıldığı için mecburen bu sözcükler öğrenildi, hatta medya teknolojileri aracılığıyla tüm bedenler delik deşik edildi ama yaygın bir bilinç ve politik bir söylem belirmedi.]

                                         *                            *                            *

"dna nedir?" başlıklı yazı dna üzerine genel bir bilgi sağlamakta. dna'nın genetik malzeme oluşu ve bilimin onun üzerindeki egemenliğinin; canlıların tarihinde hiç bir türün karşılaşmadığı sorunlar ve sorumluluklar çıkardığını da belirtmiş yazar.

dna üzerinde yapılan çalışmalar hayvan ve insan kopyalanması süreçlerine uzanır. bunun anlamı canlılığın üretimi ve tüm canlılık biçimlerinin birbirlerine geçişlilikler oluşturabilmesinin olanaklı hale gelişidir. ama insanlığın yararı mı yoksa denetimde hangi çıkar grubunun bulunacağı mı konusu alanın temel tartışmasıdır ve günümüzdeki pek çok "ihale" çekişmesi bu nedenle oluşmaktadır. hükümet, endüstri ve üniversiteler tümüyle tartışmanın içindeler. ( biyo-teknoloji; sarmal yayınları)

"yeni yaşam biçimi buluşlarına patent hakkı verilmesi; pazarda tek bir ürünü bulunmaksızın milyonlarca dolarlık kapitale sahip olan bir endüstriyi yasallaştırmak; nitelikleri önceden bilinmeyen yeni hastalıklara yolaçılması (son onyıllarda ortaya çıkan pek çok yeni hastalık anımsanabilir); labaratuarların denetim koşullarında yaşayabilen mikrop soylarının yapay olarak türetilmesi; rdna teknolojisinin hızla ticaret amaçlarına yöneltilmesi ( ki son yıllarda özellikle müzik piyasasında beliren tını ya da görüntü olarak "kopyalar"; ülkede sanki dpt tarafından açığı  varmış da çoğaltılıyormuş gibi üretilen bıçkın, lümpen tipojoji üretimi; olayın ticari olanın ötesinde kullanımları olduğunu düşündürüyor.); sorunun 'gen üstüne gen ekleme'den çok 'kâr üstüne kâr ekleme'ye dönüşmesi; endüstri alanındaki gelişmeler; saçmalık derecesine varan kedi ve köpek türlerinin oluşturulması; siyasal-ekonomik-bilimsel alanlardaki kötü kullanımlar; sperm bankaları; ilaç, kimya ve besin sektöründeki kullanımlar: antibiyotik, hormon, aşı, enzim ve antikor üretimlerindeki yeni yöntemler; tarım alanındaki kullanımlar; üretilen mikro-organizmalardan yapılan ürünler; yeni biyo-teknoloji yaratıları; bunların oluşturduğu irili-ufaklı yeni sektörler; gündelik kullanım eşyaları ya da beyaz eşya ile bu çalışmaların sonuçlarının birleştirilmesi sonucu ortaya çıkan gelişmeler; bu alandaki gelişmelerin sonuçları oldular : gen ticareti, kan ticareti, insan ticareti...(parantezler  benim, diğerleri kitaptan özetlenmiştir)

komik görünüyor ama 'bezelye'den yola çıktığımıza göre; kitle kültürü sektörleri ve sinema gibi kitle gösterilerinin tarihinin de; bugünkü kullanımlarının (model-temsil-kopya...) olgularla etkileşiminin netliği yanısıra; genetik bilimin tarihleriyle koşutlukları anımsanmalı.

bu noktada barry ı. kiefer'in kitaptaki makalesinde dikkat çektiği öjenik bilimi/ kavramı önemsenmeli.
öjenik (ing. eugenis); etimolojiye göre, "iyi doğum", doğuştan iyi nitelikli canlılar oluşturma gibi bir anlama gelen, ırkın kalıtsal özellliklerini geliştirme veye düzeltme yolunda, genetik kompozisyonunu seçici yöntemlerle değiştirerek insan türünün ( ya da belli bir ırkın, ulusun, halkın) biyolojik yapısını geliştirme ile ilgili "sözde" bilim ve yirminci yüzyılın başındaki bir düşünce akımı.

kiefer "genetik mühendisliğin en eski biçiminin "seçici üretme" olduğunu belirtiyor : "bir türün istenen özelliklere sahip bireyleri seçilir ve onların üremesi sağlanır. onların yavruları arasından, analarında ve babalarında görüp istediğimiz özelliklere sahip olanlar seçilip çiftleştirilir. bu işlem, bir şans ürünü olarak istenen tüm karakteristik özellikleri kendinde toplayan bir gerçek soy (ırk) oluşturulana dek yinelenir."   (39)

bütün bu tanım ve anlatımlar 20, yüzyılın neden ve nasıl "böyle" (!) geçtiğine dair ipucu veriyor. üstün bitki ve hayvan türleri elde edilmesindeki "başarılı" programların; yüzyıl başında genetik özürlülerin ayıklanmasıyla bir tür "bilimsel" yaftalı üstün ırk politikalarına yol açtığı açık. yazar hitler döneminde bunların bilinmediğini savlasa da... (39-41) kaldı ki bu yöntemler "ilgili kimselerin yeterli bilgiye dayanan rızası söz konusu olmadan hâlâ uygulanmakta" ve bu durum günümüzde sonsuz-sınırsız ve eğlendiren gizli zorbalık olarak yürütülmektedir.

                                            *                              *                          *

1951  dna'nın bölünmesi
1960  sonları dna parçalarının koparılması, birleştirilmesi ve aktarılması işlemi teknolojisi kararı
1982  bu teknolojinin endüstri haline gelişi
          rdna'nın daha etkin olarak işlenmesi.

"dna'nın hücre içinde iki işlevi vardır. biri kendisini, şaşmaz biçimde eşlemesi, kopyasını çıkarmasıdır. 1) genetik bilginin kuşaktan kuşağa aktarılması. 2) bedende bulunan her bir hücrenin işlevine uygun bir genetik bilgi kotasının bulunmasının sağlanmasıdır.
dna'nın bu ikinci işlevi, ilgili  hücrenin ya da canlının yapısını ve karakterini belirlemektir. bu iş, ribonükleik asit (rna) adı verilen bir başka nükleik asit türü aracılığıyla gerçekleştirilir.......rna ve dna birlikte bir kodlama düzeneği oluştururlar. (130)
dna'nın bölünmesine olanak veren araçlar restriksiyon endonükleazları denen enzimlerdir. bunlar cümlecikleri ayıran noktalı virgüle benzer bir işleve sahiplerdir. dna yapısı ile ilgili kurallar bakteriler, bitkiler, mayalar, algler, insanlar, hayvanlar, memeliler, böceler için de geçerli olduğunu gösterdiğinden bir canlıdan dna'sının bir parçası çıkarılıp bir başkasına "sokulabilir"..... oluşan melez dna bakterilere alındığında bakteriler içlerine sokulan yabancı dna'nın sınırsız olarak üremesine izin verecek biçimde aptallaştırılmış olurlar. (133) ( bütün bunların somut görünümü/ örneği olarak bana da bakabilirsiniz. ya da kitle taşım araçlarındaki kalabalığın durgun/alık halleri; tek tek arabalarındaki insanların prototip manzaraları, bu uygulamaların toplumsal sonuç görünümleridir.) * (*yıllar önce espri olsun diye yazdığım cümlelerin yansımalarını, gdo'lu ürünleri protesto kampanyalarında sevdiğim karakterlerle aramda mesafe konulmak için kullanıldığına rastladım. alıklığımın kademesi on yıl önce bunların yazılmışlığının berisinde kalır.!) [bugünün notu : bu cümleleri yazarken işittiğim tv reklamında şöyle bir cümle kurulmuş:  " ne kadar sevimsiz genetik özelliğin varsa kızına aktarmışın kromozomların "  böylece reklam genetiğini bu yazıya sokuyor.]

"genetik bilginin bir canlıya sokuşturulmasının günümüzdeki amacı, hiç de tohum hücrelerinin (bir türün karakteristik özelliklerini soyuna geçirmesini dikte eden hücrelerin) genetik bilgisinin değiştirilmesi (genetik özürün düzeltilmesi) değil; bir türün bireylerinin (üreme hücrelerinin değil) beden hücrelerinin değiştirilmesidir."  (lederberg; 134) ( nedir bu cümleleri yazarken ağzımdan içeri girdiğini duyumsadığım nöronlar??)

"1977'de genentech bir beyin hormonu olan somatostatın'in üretilmesine öncülük etti. insan eliyle biçimlendirilmiş (sentetik) bir gen, bir e-coli plazmidine sokuşturuldu ve böylece bakterinin sentezleme düzeneği sözkonusu hormonun üretilmesinde kullanıldı. 1978' de insülini, 1979'da insan büyüme hormonunu ürettiler." (biyo-teknoloji) (reklamlarda görülen e-kolay sözcüğünün kullanımının bu arka plana yaslandığı kolayca anlaşılabilir.)

bu değinide özet olarak bile değinilmeyen, belki yüzyılın hikayesi denilebilecek olgu, ki tüm bilimlerin yüz yıl süresince sıçramalarının bireşimsel sonucudur, osmos kronos'ta başka bir dille anlatımdadır :

"organik devrim, bir bakıma, bu genel gidişi hızlandıran katalizörden başka bir şey değildi. bir bakıma, bambaşka bir şeydi. çünkü tüketim toplumu "bir insana bin araç" ilkesi yönünde işlemekteydi. cansız araçlardan canlı araçlara geçilmesiyle insan ürpererek evrenin tümüyle bir canlıya dönüşme yönünde eğilim gösterdiğini görecekti. evrenin, bilemedin yerkürenin tümüyle organikleşmesi ! (osmos kronos 24)  bunun yansıması toplumsal tarihsel olguların yersizyurdsuzlaşmasıydı. örneğin "işçiler araçlarının canlı olmasını istemiyor, çünkü canlı araç olmanın ne demek olduğunu, kendi deneyimlerinden biliyorlardı." (43) "insanlar, dilin aracılığıyla, birbirlerinin kafalarının içini, düşüncelerini de denetlemeye kalktı. bu da bir gelişme mi?" (37) "organik ve bilişim devrimleri" sonucu "bazı ülkelerin insanları, bazı insanların paraları, bazı insanların ise canlı cansız araçları arttı. (52) "insan kullanmak ve makine kullanmak benzer durumlardı" (53) "düzeni sağlamak için, düzeni sağlamlamak için; herkesi herkese, herkesi merkeze bağla." öteki amaçlardan biri, yatak odalarına dek insanların içine dalmaktı; onları, koltuklarına bağlarken, yaşama, düzene, toplumsal konumlarına bağlamaktı." (54) böylece insanlar, dört bir yandan denetlenmiş olacaklardı. iletişim çemberi içinde, tam bir kuşatma içinde tutulacaklardı. ecco medya " (55) "makinaların insana benzetilmesi teknik, insanların makinalara benzetilmesi 'taktik' bir işti." (55) emekçi robotlar, denetçi robotlar, yönetçi robotlarla bir ülkede o işle ilgili tüm alanları ele geçirmek; giderek yeryüzüne yayılmış robotlar imparatorluğu gibi adlar verilen oluşumlar gerçekleşti. (57) yeryüzünün belli ülkelerindeki belli halklara, belli görevler verildi (57). [ bir kez daha yineliyorum, bu değini 2000-2001 yılları dolaylarında notlanmıştı.]

araya girerek belirtilmeli ki hukuk, siyaset, toplum tarihlerinin gösterdiği gibi "tarih eşitsizlik tarihi olmuştu. insanlık ' hukuksal eşitliği' 'içeriksel eşitlikle' tamamlamaya girişmişti, son iki yüzyılda.. ( siyaset felsefesi; kemski; günümüzde felsefe disiplinleri s.472)....yukarıda sayılan olguların bu temayla bağıntısı ise klonlama, rol dağılımı, eğlence, oyun ile eşitlik yanılsaması oluşturmak olarak işliyor...
"osmos kronos sorunun çözümünün 'teknik' değil; amaç-araç ilişkisiyle bağlantılı "etik" bir sorun olduğunu, derinden derine seziyordu. (76) insanlar artık hücre çekirdeklerinden klonlanıyorlardı. kronos, klonlamanın, düzeni ve karalılığı sağladığını yadsımasa da genetik birörnekliğe yol açacağı kanısındaydı." (81) . dna, içinde "amaç" değil "olanak " taşıyordu. (86) ve sürü yaşamına geçilince,sürü mü amaç, biri mi amaç? (87) olacaktı ! [ bunları yeniden yazarken bende bir kâhinlik durumu mu var acaba diye aklıma gelmiyor da değil!]





[ bu yazının devamı henüz aktarılmadı : kişisel hayatımdaki nesneler dolayında değiniler ve kamu alanlarındaki kimi gösterge/ iletilerden örnekler; amaç-araç ilişkisi ile biyolojik düzenlemeler arasındaki ilişkilerin mevcut teknolojilerle nasıl biçimlendiğini göstermek amacıyla konu ediliyor. ]
[ ..... ] işaretinin bu yazı bloga geçirilirken notlanmış değiniler olduğunu bir kez daha anımsatıyorum.




güncel değiniler :"uzaklardan bir negatif öjenizm örneği";ceyhun balcı;cumhuriyet bilim-teknik 6.04.2012
                          "bilim adına genetik kıyım yapılıyor"; sol-portal haber, 7.nisan.2012