mektup 1995/1996
önbilgi; 2012
bu mektup başlangıcından anlaşılacağı üzere hem belli bir kişiye, bir dialogun ertesinde yazılmıştı; hem de anonim bir yok'a, herkese yazılmıştı ve hiçkimseye gönderilmemişti. ancak sonraki yıllarda gelişen olgu ve tartışmaların (demokrasi, eğitim, kültür, bilim, din vb.) başka çözümleri de olabileceğini, yaşanmakta olanların mutlaka böyle yaşanması gerekmediğini anımsatan değiniler, zayi olmakta olan bir toplumun nasıl basireti bağlanmış bir sürece 'kazık çaktığını' duyumsatıyor. gündelik olanla tarihsel olan, ontolojik olanla bilgi felsefelerine dair olan arasındaki ilişkilerin çözümleri olduğunu da duyumsatıyor. özel olanla kuramsal ve kamusal olan arasındaki ilişkiler ve o yıllarda daha 'yaygın' olan söylem çözümlemelerine dair okumalar görülüyor. böylece günümüzün hiç kimsenin birbirini anlamadığı iletişim düzlemine geçmeden önce ne türden sorunsallaştırma olanakları olduğu da anımsanıyor. kimi alıntılar belirtilmemiş, belirtilenleri de doğrulayabilecek verilerden yoksunum. kimi anlam düşüklüklerini gidermek için birkaç vurgulayıcı değişiklik yaptım. özel hayatlara değinilen kimi bölümleri çıkardım, daha çoklu örneklem alanının azaltılması, bağlamın anlamını eksiltmiş olabilir ama yine de günümüze dair başka perspektifler olduğunu anımsatmasını paylaşmak istedim.
'şeniden key büved mânend-i dîden.' mevlâna; mesnevi
'işitmek görmek gibi olabilir mi?'
sen her kim sen;
yazının ya da sözün çaresiz kaldığı, sürgün edildiği, kendini imha ettiği, çile çektiği ya da kullanıcısı tarafından reddedildiği bir gezegenden; mektup yazımı zor. bunu gecikmiş bir mektup gerekçesi kabul edebilirsin.
öte yandan , bir sözcük dizisinin hangi algı coğrafyasında dolaştığını anlamadan/ belirtmeden ortalıkta dolaşan sözcük dizilerini algılamak mümkün müdür?
* *
yeryüzüne tanrı uzaklığında durup söylenen söz vahiydir (açınlamadır).
* *
ne kuşkular üretir bir cümle bu? özenti mi (nietzche'nin son mektupları..), kasıntı mı, delilik mi, edebî kitch mi...?
bu cümleden ne anlaşılmalı? tanrının ölümü, intiharı, öldürülmesi temaları çoktan tescil edilmişti değil mi? allah baba'nın varoşlarda, kuytularda süründüğü de öyle... belki sorun bu.. insan ve tanrı özdeşse (birbirlerini yaratanlar olarak); çok-tanrılılık kolaycılık, bir tür pragmatizmle teke indirgenmişse; sözkonusu temaları, insanın varoluşunun bir parçası olarak, süreçler olarak düşünmek gerekir. bir kara parçasında, bir düşünce ikliminde yapılan, örneğin tanrının ölümü tespiti ya da tescili, bir öncülük, öngörüş olduğu kadar; ard süreçlerin, farklı iklimlerin/kara parçalarının aynı tespite ulaşması özdeş de değildir ya da olmayabilir.
* *
tanrı katından tanrı kadar uzağa kaçmağa (yeryüzünün ta kendisi neden olmasın?) ve oradan baktığı sanısı/oyunu içinde konuşan, misyonunu yerine getirememiş oğlum (bu isa olmalı !) şöyle dedi : "sen de erkeksin", sen bile erkeksin anlamında.."bile" ya da "de" eki bir olumsuzlama mıdır yoksa aksi mi? ya da ne kadar öyle ya da böyle? arka planları açımlamak gerekiyor.
bu sözün hangi yeryüzü tarihi ve kişisel tarihler üzerinden söylendiği, söyleyen ve söylenilenin "okunmaları" olmadan anlaşılamaz.
* *
yüksek akademisyenler (!) yaşadıkları dönemi açıklayabilme yetkinliğine her zaman sahip olabilmişler midir?
örneğin akademisyen olmayan birinin ekolünden de söz edebiliriz, değil mi? 'aziz nesin' düşüncesinden söz edilebilir mi? edilebilirse, yaşadığı dönemin örneğin felsefi gelişmelerinden ne kadar beslendiğini söyleyebiliriz? oysa her sözü, hayatı bütünlüğü içinde anlamışlık, içkinleştirmişlik ve etkileme içermiyor muydu?
*
açımlama ve açınlama...
*
hakikaten o uzaklığa gidile-çekile-ulaşıla/bilinmiş midir?
vahyin hakikatle ilişkisi bu soruda gizlidir.
vahiy ve kavram ilişkisi de belki bu noktadan başlayarak kurulabilir. ("kavram bir kuştur" deleuze)
vahy bir görme biçimidir. başka bir şey değil. egemenlik içermediği ve hayat-göz-dil arasındaki mesafeleri zorladığı oranda; hakikat üzerine söz söyleme, ona yaklaşma çabası olarak düşünebiliriz, algılamanın bir biçimi olarak... kutsallığı her insanın, canlının/cansızın kutsallığı kadardır. daha fazla değil. "benim kâbem insandır. kuran ve kurtaran" ve/ya/ni günün aşağılık ruhlar cennetinin özneleri !!
bu sayfada vurgulanmak istenenler; "çeşm":göz kavramı ile birlikte düşünülmelidir. hani bir göz vardır. her yerde her şeyi gören.
büyük bir yaratıcılık. neden gereksinim duyulmuştur böyle bir düşe...
ve bu düş nasıl büyük bir kontrol mekanizmasına dönüşmüştür?
sonuçta olan, gereksinimin kaynağını açıklayamaz.
çünkü, olan, açıklanamıyordu. bir algı karmaşasının/farklılığının düzenlenmesi çabasıdır belki de...
* *
"duyusal algıya dayanan dindar papaz" düşüncesinin mazide kaldığı itirazı yükselebilir. bir yanıt olarak yön işaretleri koyabilirim, belki korkularınız, kaygılarınız diner, özgürleşmenin ucunu yakalarsınız ümidi ile...
* *
liberalizm modernizm kapitalizm süreçlerinde, bir kaç yüz yıldır insan icad edilmiş, yeniden yapılmışsa; öncesine dönmek için değil; orada ne söylendiği, duyumsandığı, algılandığı; bir ütopya için, benliklerin ve toplumsalın iade-i itibarı için önemlidir :
"toplum normal insanı (icad edilmiş olarak da okunabilir bu mektup bağlamında-e.) yere göğe koyamaz.
çocuklarını normal olma yönünde eğitir.
normal insanlar geçen elli yıl boyunca belki de yüz milyon normal dost insanı katletmişlerdir.
davranışımız yaşantımızın bir işlevidir. şeyleri görme biçimimize göre davranırız. eğer yaşantımız tarümar
edildiyse, kendi benliklerimizi kaybetmişizdir." [sanırım artaud ile ilgili bir metinden,notlanmamış]
örneğin locke alıntıları (1632-1704) bu bağlamda okunmalıdır. burjuva liberalizmi üstbağlamında değil.
*
camilerde, kiliselerde, havralarda, her türlü kutsal mekanda yalvaran, yakaran, dua eden, acılarını ötelerdeki bir bilinmezlikte dindirmeye çalışan insanların varoluş acılarını en çok solcular, sosyalistler anlar. oluşan sol politika tarzlarına bakın. latin amerika solu, avrupa yeşil, komünist ve anarşist hareketlerinin çeşitlilikleri, kapitalist zamanların uzaysal entrikaları kadar, tarihsel arkaik kurguların mağduriyetlerinin de farkında bir algı ve deneyim çeşitliliği yansıtırlar, bazen bilinç-dışı biçimlerde...
umut sanatın ekseni, rusya-atlantik ötesi eksenine alternatif oluşuyla da; "bunun adı yeryüzünün sorunudur" diyenlerin tanımının ironisi bağlamında evrensel bir keşişleme oluşuyla da...
*
vahy, tanrı, kutsal mekanlar... korkutuyor... orta sınıfların ve statik merkezcilerin öğretilmiş modern kaygıları ile orta anadolu kökenli kapitalist şeriatçıların saldırgan tarihsel paranoyalarının; bu kavram, mekan, yaşantıları algıladığını kim söyleyebilir?
ruhi su ve nazım hikmet'i güzel anladığını bildiğim, içimde akıp duran tınının "sol kaygıları" için pusulasının iki yönünden iki imleme :
1. kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi
kâh inerim yeryüzüne seyreder alem beni
kâh giderim medreseye hu çekerim hak için
kâh giderim meyhaneye dem çekerim aşk için (nesimî)
2."karamazof kardeşler'de ivan, "eğer tanrı yoksa her şey mübahtır" diye söylediğinde, "eğer benim yansıtılmaz süper egom ortadan kaldırılabilirse, iyi bir bilinçle her şeyi yapabilirim" demez. der ki : "eğer varolan yalnızca bilincimse, irademin bir hükmü yok demektir.............."
"....incil'in hiç bir yerinde tanrıların, şeytanların ve meleklerin varlığı hakkında bir argüman yoktur. insanlar ilkin tanrı'ya "inanmadılar" ; onlar, diğer manevi varlıkların durumunda olduğu gibi, o'nun varlığını yaşantıladılar. sorun tanrı'nın var olup olmadığı sorunu değildi ; bu özel tanrı'nın tüm tanrıların en büyüğü olup olmadığı, ya da o'nun tek tanrı olup olmadığı ve çeşitli manevi varlıkların diğerleriyle ilişkisinin ne olduğu sorunuydu. bugün, tanrı'nın güvenilirliği, farklı manevi varlıkların manevi hiyerarşideki yeri vb. konularda değil, fakat tanrı'nın ya da benzeri manevi varlıkların var olup olmadığı konusunda genel bir tartışma vardır."
"günümüzde aklıbaşındalık, büyük bir oranda, dış evrene -kişilerarası uzama ve insan birlikteliklerinin alanına- uyum yeteneğine dayanır görünür.
bu dış insan dünyası, hemen hemen tamamen ve bütünüyle içsel olandan yabancılaştığı için, içsel dünyanın herhangi bir kişisel doğrudan farklılığı, zaten vahim riskler taşır.
fakat toplum, farkında olmasa da, içsel olanın açlığını çekmektedir. bu yüzden "içsel olan"ın varlığını 'emin' bir yolla hissetme ihtiyacı, bu konudaki ikircikli tutum da aynı şiddette olmakla birlikte, muhteşemdir. örneğin, son 150 yıldır, bu kayalıklarda gemisi kazaya uğrayan sanatçı listesinin uzunluğu, hayret verici değildir -hölderlin, john clare, rimbaud, van gogh, nietzsche, antonin artaud....
bunların dışındakiler, yalnızca karşılaştıkları manevi alanlarda değil,, aynı zamanda bu meşguliyetle uğraşmış arkadaşlarının düşmanlıklarından kaçarak karşılaşacakları risklerin adamakıllı bir gerçekçi tahminiyle birlikte, istisnai niteliklere sahiptirler -gizlilik, kurnazlık ve hilekârlık kapasitesine...."
*
algı- çeşmullah- algı (ütopya) !
*
"pozitivizme karşıtlık içinde, metafiziksel dil idealizmi yandaşları için dil, veri olan dilden ve konuşma etkinliğinden çok daha fazla bir şeydir. dil, bir idenin, logos'un, aklın bir görünüşü, bağımsız oluşan bir tinsel yaşamın meyvasıdır. dil, bir idenin, logos'un, aklın bir görünüşü, bağımsız oluşan bir tinsel yaşamın meyvesidir. dil, bu anlamda, daha antikçağda (.....) mutlak ve tanrısal bir özün açımı olarak anlaşılmıştır." (günümüzde felsefe disiplinleri 482)
heidegger'in "dil, varlığın ışıyarak örtüsünü açtığı yerdir" yaklaşımını dışarıda bırakarak; dil iktidarın olabilmesinin de koşuludur.
işaret edebileceğim yer mehmet sincar'ın cenazesidir. yakınlarının, dostlarının, köylülerinin büyük suskunluğu tanrısaldır.
bu mektup paragraflar arasındaki * * bölümlerinde gerçek sözünü söylemektedir.başkaldırıların sınırsız zeminlerini oluşturmak, tahakküm yapıları ile bir çizgi film kahramanı gibi düşsel bir dünyada ama tam da gerçek dünyanın izdüşümü olan bir gerçeklikte direnebilmek, didişebilmek için...
*
çocuklarını normal olma yönünde eğitir.
normal insanlar geçen elli yıl boyunca belki de yüz milyon normal dost insanı katletmişlerdir.
davranışımız yaşantımızın bir işlevidir. şeyleri görme biçimimize göre davranırız. eğer yaşantımız tarümar
edildiyse, kendi benliklerimizi kaybetmişizdir." [sanırım artaud ile ilgili bir metinden,notlanmamış]
örneğin locke alıntıları (1632-1704) bu bağlamda okunmalıdır. burjuva liberalizmi üstbağlamında değil.
*
camilerde, kiliselerde, havralarda, her türlü kutsal mekanda yalvaran, yakaran, dua eden, acılarını ötelerdeki bir bilinmezlikte dindirmeye çalışan insanların varoluş acılarını en çok solcular, sosyalistler anlar. oluşan sol politika tarzlarına bakın. latin amerika solu, avrupa yeşil, komünist ve anarşist hareketlerinin çeşitlilikleri, kapitalist zamanların uzaysal entrikaları kadar, tarihsel arkaik kurguların mağduriyetlerinin de farkında bir algı ve deneyim çeşitliliği yansıtırlar, bazen bilinç-dışı biçimlerde...
umut sanatın ekseni, rusya-atlantik ötesi eksenine alternatif oluşuyla da; "bunun adı yeryüzünün sorunudur" diyenlerin tanımının ironisi bağlamında evrensel bir keşişleme oluşuyla da...
*
vahy, tanrı, kutsal mekanlar... korkutuyor... orta sınıfların ve statik merkezcilerin öğretilmiş modern kaygıları ile orta anadolu kökenli kapitalist şeriatçıların saldırgan tarihsel paranoyalarının; bu kavram, mekan, yaşantıları algıladığını kim söyleyebilir?
ruhi su ve nazım hikmet'i güzel anladığını bildiğim, içimde akıp duran tınının "sol kaygıları" için pusulasının iki yönünden iki imleme :
1. kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi
kâh inerim yeryüzüne seyreder alem beni
kâh giderim medreseye hu çekerim hak için
kâh giderim meyhaneye dem çekerim aşk için (nesimî)
2."karamazof kardeşler'de ivan, "eğer tanrı yoksa her şey mübahtır" diye söylediğinde, "eğer benim yansıtılmaz süper egom ortadan kaldırılabilirse, iyi bir bilinçle her şeyi yapabilirim" demez. der ki : "eğer varolan yalnızca bilincimse, irademin bir hükmü yok demektir.............."
"....incil'in hiç bir yerinde tanrıların, şeytanların ve meleklerin varlığı hakkında bir argüman yoktur. insanlar ilkin tanrı'ya "inanmadılar" ; onlar, diğer manevi varlıkların durumunda olduğu gibi, o'nun varlığını yaşantıladılar. sorun tanrı'nın var olup olmadığı sorunu değildi ; bu özel tanrı'nın tüm tanrıların en büyüğü olup olmadığı, ya da o'nun tek tanrı olup olmadığı ve çeşitli manevi varlıkların diğerleriyle ilişkisinin ne olduğu sorunuydu. bugün, tanrı'nın güvenilirliği, farklı manevi varlıkların manevi hiyerarşideki yeri vb. konularda değil, fakat tanrı'nın ya da benzeri manevi varlıkların var olup olmadığı konusunda genel bir tartışma vardır."
"günümüzde aklıbaşındalık, büyük bir oranda, dış evrene -kişilerarası uzama ve insan birlikteliklerinin alanına- uyum yeteneğine dayanır görünür.
bu dış insan dünyası, hemen hemen tamamen ve bütünüyle içsel olandan yabancılaştığı için, içsel dünyanın herhangi bir kişisel doğrudan farklılığı, zaten vahim riskler taşır.
fakat toplum, farkında olmasa da, içsel olanın açlığını çekmektedir. bu yüzden "içsel olan"ın varlığını 'emin' bir yolla hissetme ihtiyacı, bu konudaki ikircikli tutum da aynı şiddette olmakla birlikte, muhteşemdir. örneğin, son 150 yıldır, bu kayalıklarda gemisi kazaya uğrayan sanatçı listesinin uzunluğu, hayret verici değildir -hölderlin, john clare, rimbaud, van gogh, nietzsche, antonin artaud....
bunların dışındakiler, yalnızca karşılaştıkları manevi alanlarda değil,, aynı zamanda bu meşguliyetle uğraşmış arkadaşlarının düşmanlıklarından kaçarak karşılaşacakları risklerin adamakıllı bir gerçekçi tahminiyle birlikte, istisnai niteliklere sahiptirler -gizlilik, kurnazlık ve hilekârlık kapasitesine...."
*
algı- çeşmullah- algı (ütopya) !
*
"pozitivizme karşıtlık içinde, metafiziksel dil idealizmi yandaşları için dil, veri olan dilden ve konuşma etkinliğinden çok daha fazla bir şeydir. dil, bir idenin, logos'un, aklın bir görünüşü, bağımsız oluşan bir tinsel yaşamın meyvasıdır. dil, bir idenin, logos'un, aklın bir görünüşü, bağımsız oluşan bir tinsel yaşamın meyvesidir. dil, bu anlamda, daha antikçağda (.....) mutlak ve tanrısal bir özün açımı olarak anlaşılmıştır." (günümüzde felsefe disiplinleri 482)
heidegger'in "dil, varlığın ışıyarak örtüsünü açtığı yerdir" yaklaşımını dışarıda bırakarak; dil iktidarın olabilmesinin de koşuludur.
işaret edebileceğim yer mehmet sincar'ın cenazesidir. yakınlarının, dostlarının, köylülerinin büyük suskunluğu tanrısaldır.
bu mektup paragraflar arasındaki * * bölümlerinde gerçek sözünü söylemektedir.başkaldırıların sınırsız zeminlerini oluşturmak, tahakküm yapıları ile bir çizgi film kahramanı gibi düşsel bir dünyada ama tam da gerçek dünyanın izdüşümü olan bir gerçeklikte direnebilmek, didişebilmek için...
*
".......alternatif bilgi kuramları vardır. bu olguyu görmezlikten gelmek yanılgılara sürekler. onu tanımak ise bir tolerans işidir. klasik ingiliz bilgi kuramı bir algı bilgisi kuramıydı. locke için algı bizim tinimizin temel işlevidir ve tüm bilginin kaynağıdır. locke , kuşkusuz "anlama" ile "algılama"yı özdeşleştirir. hume tinin her akt'ı algıdır der : "kızmak, sevmek, düşünmek, hissetmek, görmek : bunlar algılamadan başka bir şey değildirler." (186)
açınlama başkaldırı yakarı büyüksus sonrası bilgi kuramlarına değinmek saçma mı görünüyor? yazarın yeni araştırmaların yönelim tarzlarını devrimci bulduğu yaklaşıma dair değinileri de açıklayıcı olabilir :
"1. mikrofiziğin "olasılık önermeleri"nden makro fiziğin "zorunluluk önermeleri"ne, zorunluluğu olasılığın bir
sınır durumu olarak görmekle geçilebilir ki, bununla bilgi kuramında "inanç önermeler"inden yola çıkarak
bunları "bilgi önermeleri"ne dönüştürme koşullarını araştırabiliriz.
2. inanç, tinsel yaşamın temelidir. o sadece bilgi ve eylemle ilgili de değildir., tersine bir karardır ve bu
nedenle salt istençten çıkar. çünkü ancak belirli bir inanç tutumuna dayanılarak karar verilebilir.
3. bu inanç hem kuramsal bilginin aksiyom, hipotez ve postulatlarında, hem de empirik olguların yorumunda
yatan şeydir. ne var ki,inanç, kabul, umut, olgu, deyiş, hipotez, olanak, olasılık ya da tutum gibi çok
çeşitli kalıplara sinmiş halde bulunabilir. işte bu kalıpların iyice araştırılması gerekmektedir.
4. inancın bu rolünden kalkarak, alternatif felsefelerin, mantıkların, matematiklerin, bilimlerin, dinlerin ve
sanatların temelini oluşturan perspektiflerin çeşitliliği ortaya konabilir.
5. tüm bu alanlarda inançtan bilgiye doğru bir geçiş, ne var ki, tek tek elden geçirilmesi gereken çok çeşitli
kanallarla olur. geçiş, klasik olmayan mantıkların "belki", "olabilir", "zorunlu" vb. nüanslarıyla çalışmalıdır.
6. böylece aynı zamanda şimdiye kadar ki bilgi kuramının bilen özneyi bilinen nesnenin karşısına koyan
özne-nesne şeması, günümüz kuantum fiziğinin dayandığı şema ile sıkı bir ilişki içinde aşılabilir.
açınlama başkaldırı yakarı büyüksus sonrası bilgi kuramlarına değinmek saçma mı görünüyor? yazarın yeni araştırmaların yönelim tarzlarını devrimci bulduğu yaklaşıma dair değinileri de açıklayıcı olabilir :
"1. mikrofiziğin "olasılık önermeleri"nden makro fiziğin "zorunluluk önermeleri"ne, zorunluluğu olasılığın bir
sınır durumu olarak görmekle geçilebilir ki, bununla bilgi kuramında "inanç önermeler"inden yola çıkarak
bunları "bilgi önermeleri"ne dönüştürme koşullarını araştırabiliriz.
2. inanç, tinsel yaşamın temelidir. o sadece bilgi ve eylemle ilgili de değildir., tersine bir karardır ve bu
nedenle salt istençten çıkar. çünkü ancak belirli bir inanç tutumuna dayanılarak karar verilebilir.
3. bu inanç hem kuramsal bilginin aksiyom, hipotez ve postulatlarında, hem de empirik olguların yorumunda
yatan şeydir. ne var ki,inanç, kabul, umut, olgu, deyiş, hipotez, olanak, olasılık ya da tutum gibi çok
çeşitli kalıplara sinmiş halde bulunabilir. işte bu kalıpların iyice araştırılması gerekmektedir.
4. inancın bu rolünden kalkarak, alternatif felsefelerin, mantıkların, matematiklerin, bilimlerin, dinlerin ve
sanatların temelini oluşturan perspektiflerin çeşitliliği ortaya konabilir.
5. tüm bu alanlarda inançtan bilgiye doğru bir geçiş, ne var ki, tek tek elden geçirilmesi gereken çok çeşitli
kanallarla olur. geçiş, klasik olmayan mantıkların "belki", "olabilir", "zorunlu" vb. nüanslarıyla çalışmalıdır.
6. böylece aynı zamanda şimdiye kadar ki bilgi kuramının bilen özneyi bilinen nesnenin karşısına koyan
özne-nesne şeması, günümüz kuantum fiziğinin dayandığı şema ile sıkı bir ilişki içinde aşılabilir.
7. bununla kuşkusuz bilginin alanı sınırlanmış oluyor. çünkü bilgi belli bir inanç formu içerir. ama bilginin
alanını sınırsız olarak genişlemiş de buluruz. bilgimizin sınırları, klasik bilgi kuramının sandığı gibi, hiç de
genel ve a priori şeylerde takılıp kalmaz; tersine, ancak durumdan duruma değişen saptamaları gerektirir.
beş duyunun sınırları uzunca bir süredir aşılmıştır. bilincin sınırları, gözlem alanları sınırsızca genişlemiştir.
bir dilin eleştirilmeden benimsenip kullanılmasından ötürü oluşan yanıltıcı çıkarımlardan sakındığımız ve
kendi kabullerimizi sert bir eleştiriye tâbi tuttuğumuz takdirde, önümüzde bilgi olanaklarının sınırsız
zenginliği öylesine açılır ki........ günümüzde bilgi bir macera ve tehlikelerle dolu cesur bir atılımdır. "
( günümüzde felsefe disiplinleri )
*
angeolopoulos'un 'leyleğin geciken adımı'nda özne-nesne ayrımını belirsizleştiren
rastlaşma sahneleri... 'ulis'in bakışı'nı neden bir başka yönetmen çekemezdi ?
angeolopoulos'u farklı kılan nedir? onun algı sistemi nasıl çalışmaktadır; nasıl gör-
mektedir ? ilk bakışın masumiyetini arayan bir insanın algısını nereye koyabiliriz?
çağdaş yeryüzüne sığar mı?
*
hakikatler ve görünüşler çevreni ayrımını yok eden bir algının oluşumundan/varlığından söz ediyorsak; sözü ve yaşamı greenwich ya da kâbe türü bir nokta ile ilişki içinde kurmak sonraki yüzyıla özgü "eşşek denklemi" olur, olsa olsa...
*
"zorunluluğu us için açık olmayan ya da deneysel olarak doğrulanabilir olmayan bir önermenin doğruluğunu kabul etmemiz bizden istenmemelidir. locke, kimi din önermelerinin (bilgiden ve ussal inançtan ayrı olarak) bir inan konusu biçiminde benimsenebileceğini kabul etmeye hazırdı, fakat açınlama olduğu söylenen şeyin gerçekten açınlama olduğunun, açınlamadan bağımsız olarak, us yoluyla kanıtlanmış olması koşuluyla; yalnız başına açınlama savlaması, ne denli içten olursa olsun, doğruluğun güvencesini taşımaz." (425)
"tanrıdan esinlenen bir kimse, esinleme yoluyla başkalarına daha önce duyum ya da düşünümle edinmiş olmadıkları bir basit ide iletemez... aktarmalı açınlamadan farklı olarak özgün açınlama, tanrının herhangi bir kimsenin zihninde dolaysız olarak yaptığı ilk izlenimdir ve buna sınır koyamayız; öteki, o izlenimlerin başkalarına sözcüklerle ve kavramlarımızı birbirimize iletmenin doğal yollarıyla iletilmesidir." (436)
"açık sezgisel bilgimize karşı olan hiç bir önerme tanrısal açınlama olarak kabul edilemez ya da o türden önermeler için uygun görülen onaylamayı elde edemez." (437)
"kuruntu ve yanlışın aşırılıklarına kapılmak istemeyenlerin bu içerideki ışığın öncülüğünü sınava çekmeleri gerekir. tanrı peygamber yaparken insanı yok etmez.. insanın, esinlerinin tanrısal kaynaklı olup olmadığına karar vermesini sağlayacak olan yetilerini doğal durumunda bırakır." (444)
* *
alanını sınırsız olarak genişlemiş de buluruz. bilgimizin sınırları, klasik bilgi kuramının sandığı gibi, hiç de
genel ve a priori şeylerde takılıp kalmaz; tersine, ancak durumdan duruma değişen saptamaları gerektirir.
beş duyunun sınırları uzunca bir süredir aşılmıştır. bilincin sınırları, gözlem alanları sınırsızca genişlemiştir.
bir dilin eleştirilmeden benimsenip kullanılmasından ötürü oluşan yanıltıcı çıkarımlardan sakındığımız ve
kendi kabullerimizi sert bir eleştiriye tâbi tuttuğumuz takdirde, önümüzde bilgi olanaklarının sınırsız
zenginliği öylesine açılır ki........ günümüzde bilgi bir macera ve tehlikelerle dolu cesur bir atılımdır. "
( günümüzde felsefe disiplinleri )
*
angeolopoulos'un 'leyleğin geciken adımı'nda özne-nesne ayrımını belirsizleştiren
rastlaşma sahneleri... 'ulis'in bakışı'nı neden bir başka yönetmen çekemezdi ?
angeolopoulos'u farklı kılan nedir? onun algı sistemi nasıl çalışmaktadır; nasıl gör-
mektedir ? ilk bakışın masumiyetini arayan bir insanın algısını nereye koyabiliriz?
çağdaş yeryüzüne sığar mı?
*
hakikatler ve görünüşler çevreni ayrımını yok eden bir algının oluşumundan/varlığından söz ediyorsak; sözü ve yaşamı greenwich ya da kâbe türü bir nokta ile ilişki içinde kurmak sonraki yüzyıla özgü "eşşek denklemi" olur, olsa olsa...
*
"zorunluluğu us için açık olmayan ya da deneysel olarak doğrulanabilir olmayan bir önermenin doğruluğunu kabul etmemiz bizden istenmemelidir. locke, kimi din önermelerinin (bilgiden ve ussal inançtan ayrı olarak) bir inan konusu biçiminde benimsenebileceğini kabul etmeye hazırdı, fakat açınlama olduğu söylenen şeyin gerçekten açınlama olduğunun, açınlamadan bağımsız olarak, us yoluyla kanıtlanmış olması koşuluyla; yalnız başına açınlama savlaması, ne denli içten olursa olsun, doğruluğun güvencesini taşımaz." (425)
"tanrıdan esinlenen bir kimse, esinleme yoluyla başkalarına daha önce duyum ya da düşünümle edinmiş olmadıkları bir basit ide iletemez... aktarmalı açınlamadan farklı olarak özgün açınlama, tanrının herhangi bir kimsenin zihninde dolaysız olarak yaptığı ilk izlenimdir ve buna sınır koyamayız; öteki, o izlenimlerin başkalarına sözcüklerle ve kavramlarımızı birbirimize iletmenin doğal yollarıyla iletilmesidir." (436)
"açık sezgisel bilgimize karşı olan hiç bir önerme tanrısal açınlama olarak kabul edilemez ya da o türden önermeler için uygun görülen onaylamayı elde edemez." (437)
"kuruntu ve yanlışın aşırılıklarına kapılmak istemeyenlerin bu içerideki ışığın öncülüğünü sınava çekmeleri gerekir. tanrı peygamber yaparken insanı yok etmez.. insanın, esinlerinin tanrısal kaynaklı olup olmadığına karar vermesini sağlayacak olan yetilerini doğal durumunda bırakır." (444)
* *
bu mektup yaşantı ve algı üzerinedir...
anlam ve algı karıştırılmamalıdır. anlamın osmanlıca karşılığı (arap fars kökenli olabilir, bilmiyorum), idrâk. algının karşılığı ise idrâk-i dakik : ince anlayış, tam algı !
bu mektup deleuze ve algılam, duygulam kavramlarına değinmeyecektir. düşünür ve kavramlar pop-reçete olarak algılanmaya elverişli olmasın diye... o kavramların öncesi süreçten alıntılar bu nedenledir. "kuram yaşantının dile gelmiş görüntüsüdür." bu mektup "kişiyle başlar ve kişiyle biter" sınırlarına hapsolmak istemez.
ama enflasyon, trafik, terör vb. canavarların bol olduğu bu ülkede tümünü besleyen bir algı canavarının her kişinin benliğine yerleşmiş olduğunu söylemek abartı mıdır? "arzuların kodlanması" türünden kavramlar hangi dolaşım hatlarında voltalamaktadırlar ?
* *
"...aslında ben a'ya hiçbir zaman aşık olmadım... benim ne istediğimi biliyordu... ilgisi çok hoşuma gidiyordu. hep b nasıl davranıyorsa tersini yapmaya çalışırdı. diyelim ki b gitar çalmamı istemezdi. bu tutku onunla ilk tanıştığımız zaman başlamıştı. uğruna herşeyden vazgeçtiği kız kolunda gitarla nasıl dolaşırmış.. a beni hep buna teşvik ederdi. birlikte gitar almıştık. bunun gibi bir çok şey."
"a ile ilgilenmemin bir nedeni de çok kıskanç olmam diye düşünüyorum. a'yı hiç kıskanmadım. fakat b'yi hastalık derecesinde çok kıskanıyordum. çok kötü günlerdi. hergün bu yüzden kavga ediyorduk. kendimi o kadar çaresiz hissediyordum ki bir şekilde rahatlamam gerekiyordu. bunu da aldatarak yaptım. ne zaman b'yi çok kıskansam a'yı arıyordum. benim kızdığım şey yaşamak istediği hayatı benden gizlemesiydi."
anlam ve algı karıştırılmamalıdır. anlamın osmanlıca karşılığı (arap fars kökenli olabilir, bilmiyorum), idrâk. algının karşılığı ise idrâk-i dakik : ince anlayış, tam algı !
bu mektup deleuze ve algılam, duygulam kavramlarına değinmeyecektir. düşünür ve kavramlar pop-reçete olarak algılanmaya elverişli olmasın diye... o kavramların öncesi süreçten alıntılar bu nedenledir. "kuram yaşantının dile gelmiş görüntüsüdür." bu mektup "kişiyle başlar ve kişiyle biter" sınırlarına hapsolmak istemez.
ama enflasyon, trafik, terör vb. canavarların bol olduğu bu ülkede tümünü besleyen bir algı canavarının her kişinin benliğine yerleşmiş olduğunu söylemek abartı mıdır? "arzuların kodlanması" türünden kavramlar hangi dolaşım hatlarında voltalamaktadırlar ?
* *
"...aslında ben a'ya hiçbir zaman aşık olmadım... benim ne istediğimi biliyordu... ilgisi çok hoşuma gidiyordu. hep b nasıl davranıyorsa tersini yapmaya çalışırdı. diyelim ki b gitar çalmamı istemezdi. bu tutku onunla ilk tanıştığımız zaman başlamıştı. uğruna herşeyden vazgeçtiği kız kolunda gitarla nasıl dolaşırmış.. a beni hep buna teşvik ederdi. birlikte gitar almıştık. bunun gibi bir çok şey."
"a ile ilgilenmemin bir nedeni de çok kıskanç olmam diye düşünüyorum. a'yı hiç kıskanmadım. fakat b'yi hastalık derecesinde çok kıskanıyordum. çok kötü günlerdi. hergün bu yüzden kavga ediyorduk. kendimi o kadar çaresiz hissediyordum ki bir şekilde rahatlamam gerekiyordu. bunu da aldatarak yaptım. ne zaman b'yi çok kıskansam a'yı arıyordum. benim kızdığım şey yaşamak istediği hayatı benden gizlemesiydi."
varlık durumlarına; cinslerin varlık durumlarına da dayanan bir yerden bakılırsa belirsiz bir şey yok. anlatıya katılmayan hemcinslerinin büyük çoğunluğunun yaşantıladığı, anladığı durumlar olduğu söylenebilir. hikayenin öteki tarafları için de aynı durum geçerlidir. algılananın düşmanı sayılabilecek dile dönüşmesi, söylemler içinde bir söylem oluşu; algılarla boğuşmaya ve yaşantıya/yaşama başka bir yerden bakışı çoğaltmayı gerektiriyor.
gitarla temsil olunan bir parçası olunmak istenen modern dünyaya bir paydada eklenme talebi şu ülkede kaç kadın ve erkeği dışında bırakır? dyp'nin anadolu beyaz eşya bayilerinden oluşan delegelerinin tansu çiller'i başkan seçmesinden; kentlere göçen kürtlerin uyum motivasyonlarına; kentli orta sınıfların -mış gibi oyunlarına; radikalliklerden duyulan korkuya dek aynı olguyla karşılaşmak şaşırtıcı mı? kadın-erkek ilişkileri de bu zeminde biçimlenmiyor mu? birlikte olduğun insanın durduğu yer, söylem ve ilişkileri, senin ait olmak istediğin dünyada yer açabilme imkan ve olasılıkları; ilişkilerin varlık-yokluk sorunu oluverir. ilişkiler kapitalist bir rekabet, pazarlık, pazar, savaş, kimlik, kültür göstergesi oluverir. ve nasıl dostoyevski orta sınıfların alt kesimlerindeki okumuşlarca tüketiliyorsa, nasıl köprü üstü aşkları, yaşanmayan bir duruma özlem ve tanıklıkla çok sevilip izleniyorsa; aşk da insanın varoluşunda benzer bir "işlevsellik" oranında yer buluyor !
* *
ötekinin yaşamak istediği hayatı bilme gereksinimi...salt özel alanda değil toplum sözleşmesi bağlamında da ufuk açıcı görünmüyor mu? oysa yanında olmak istediğinizin tasarımlarını bilmek kadar önemli olan , hayatı düzenleyen "mekanizmaların" bedenler ve toplum üzerinde nasıl tasarımlara ve geleneklere sahip olduğunu bilmektir.
8 yıl önce... ....de 'bir ev...diyelim ki ali ve ayşe misafirlerim... ilişkileri yeni ve kısa bir zaman sonra evleneceklerini henüz hiçbirimiz bilmiyoruz.. ayşe ile ikinci karşılaşmam. mutfakta bir şeyler hazırlıyorum. ayşe yardıma geliyor ve ilk izlenimlerimin tarihsel bir öngörüye dönüşeceği bir sohbet oluyor. o an fark edilmiş ve önemsenmemiş olanların pek çok insanın yazgı gibi yaşayıp sonlandığı süreçlere dönüşeceğini bilemezdik. [bir yanılsama yaratılmaması için yaklaşık 20 yıl sonra şu eklemeyi yapmalıyım, sözü edilen kişilerin yönsemelerinin ötesindeki düzenlemeler vurgulanmaktadır. ] o ayaküstü sohbette milyarlarca insanın konuştuğu türden sıradan sözcükler konuşulmuştu. ayşe bizim yaşamımızı anlamaya çalışıyordu: kurduğumuz söz dizisi, yaşam heyecanı, bilgiler toplamı, gelecek, ufuk, yaratı alanlarının gerçekliği...amaç neydi? : kendi hayat duruşu, düşleri, gelecek tasarısı ile ali'ninkilerin örtüşüp örtüşmediğini öğrenmek...
yaşamak istediği hayatı ötekinden gizlemek...[ güncel 4+4 tartışmaları, eğitimin nasıl şekillendirildiği meselesinde bir şey çağrıştırmıyor mu?]
[tarihsel metafizik işleyişler, hermenetik filan gibi konuları bilmek insan ilişkilerindeki basit dil ve anlaşma ve yönelme sorunlarını çözer mi? bu alan bilgi dışlaştırıldığında kötü gelişmeleri engelleyecek bir ortam sağlar mı? yoksa daha çok deli yaftası yemenize mi neden olur? susmak bu tarihsel egemenliğin ikiyüzlü hayat görünümlerine boyun eğmek anlamına mı gelir? bu soru "tanrı iyiyse dünyayı/insanı neden bunca kötülükle kuşatmış?" tarihsel tartışmasına yönlendirir. akıl vermiş, iyiyi ve kötüyü bizim bulmamızı istiyor !!! oysa tarihsel metafizik kurumsallıklar, örneğin dil, ad ve anlam denkleminde öyle bir tahakküm ve kumpas kurgulamışlardır ki, hangi söz olguyu açıklamaya yetsin ! devrimcinin topluma etkisi de bu bağlamda ve derinlikte önemlidir. başka türlü bir hayata davet, anımsatma, düş sunumu; bu işlevlerin daha uygun biçimlerini bulmak. orhan alkaya "gölge ustası"nda bu konuyu tartışır.]
insan salt düşünen değil, kendi varlık çevreni ve durumu üzerine de düşünebilen bir yaratıktır.
* *
sıradan insanları hira dağına iten nedenler, böylesi düzenlemelerin dolayımlamalarını içerirler. tanrı kelâmını taşa, kemiğe yazdıran o sıkıştırılmışlıktır. tanrı sözü bir çileden çıkarılmanın yanılsamasının son dizesi olarak belirir.
tekzip gönderilmesi gerekmeyen bir kitap başlığı bu : "kusurları olan bir karakter: tanrı'nın biyografisi". yahudi dili incilinden incelenen bu karakter kimdir? :
"..birden çok kişiliği olan ve kişiliklerinin farklı yönleri zamanla ortaya çıkan bir erkektir. başlangıçta, tanrı kendi-imgesinin yansıdığı bir dünyayı yaratır, bu, kendisinin de kim olduğunu tam olarak anlamadığını ancak insanlıkla arasında başlayan ilişki sonucu kendini keşfetmesinin bir göstergesidir. derken bir anda, tüm dikkatler bahçedeki kadın ve erkekte yoğunlaşır. kadın ve erkeğin yaratıcılarına karşı gelmeleri, tanrı'nın kin dolu tepkisine neden olur ki bu da kendi iç çelişkisinin bir yansımasıdır. yaratılış 1'deki tanrı, gururlu, güçlü ve cömerttir. yaratılış 2'deki tanrı ise daha samimi ve uçarıdır. imgesi belirsizdir. ve bir anda yıkıcı olur; tufan iner yeryüzüne. ve böylelikle tanrı karakterinin içinden radikal bir yanlış geçer.
....kitabın sonunda, bay milles, yüce tanrı'nın yaşamının, neden olaylar ve söylevlerle başlayıp, eylemsiz ve sessiz son bulduğu sorusunu sorar. insanlığın yaratılmasında kullandığı kendi-imgesi ve kendini-anlamak için duyduğu bu istek, özünde trajediyi mi içermektedir?" (yky; kitaplık eki; yaklaşık1995 sayılarından biri)
* *
a'nın en son yazdığı mektup algıladığı beni anlatıyordu ve saldırgandı. ben de öfkeli, saldırgan ama kendisinden çok varoluş zeminlerine yönelik şeyler yazmıştım. bir söylem ve tutum serimlenmişti. gelen mektupta anlatılan benin yaşantısı ile benim arasında hiç bir bağıntı yoktu. iki sonuç mu çıkarmak gerekir? algı sınırlarını fazla aştığımdan algılanabilirliğim söz konusu olamamaktadır. iki: kurulan söylem, zorunlu olarak çevrelerinde olduğum, hiç bir içsel bağım olmayan birilerinin egemen kıldığı bir algının, hazır kalıp kabulü olarak yansımasıdır. ki bu da bir tür moderne eklemlenme özlemiyle ilintilidir. [çoook yıl sonra bu algı formunun genel bir iletişim tekniğinin bireyleri kuşatıcı uygulamaları olarak gündelikleştiğine tanık olduk]
* *
[bitmemiş , gönderilmemiş, hiç kimseye yazılmamış bir mektuptu. yıllar sonra herkesin herkesi dikizlediği ama hiç kimsenin hiç kimse, hiçbir olay/durum/kavramla sahiden iletişim ve anlama ilişkisi içinde olmadığı çağın başlangıçlarında notlanmıştı..]
gitarla temsil olunan bir parçası olunmak istenen modern dünyaya bir paydada eklenme talebi şu ülkede kaç kadın ve erkeği dışında bırakır? dyp'nin anadolu beyaz eşya bayilerinden oluşan delegelerinin tansu çiller'i başkan seçmesinden; kentlere göçen kürtlerin uyum motivasyonlarına; kentli orta sınıfların -mış gibi oyunlarına; radikalliklerden duyulan korkuya dek aynı olguyla karşılaşmak şaşırtıcı mı? kadın-erkek ilişkileri de bu zeminde biçimlenmiyor mu? birlikte olduğun insanın durduğu yer, söylem ve ilişkileri, senin ait olmak istediğin dünyada yer açabilme imkan ve olasılıkları; ilişkilerin varlık-yokluk sorunu oluverir. ilişkiler kapitalist bir rekabet, pazarlık, pazar, savaş, kimlik, kültür göstergesi oluverir. ve nasıl dostoyevski orta sınıfların alt kesimlerindeki okumuşlarca tüketiliyorsa, nasıl köprü üstü aşkları, yaşanmayan bir duruma özlem ve tanıklıkla çok sevilip izleniyorsa; aşk da insanın varoluşunda benzer bir "işlevsellik" oranında yer buluyor !
* *
ötekinin yaşamak istediği hayatı bilme gereksinimi...salt özel alanda değil toplum sözleşmesi bağlamında da ufuk açıcı görünmüyor mu? oysa yanında olmak istediğinizin tasarımlarını bilmek kadar önemli olan , hayatı düzenleyen "mekanizmaların" bedenler ve toplum üzerinde nasıl tasarımlara ve geleneklere sahip olduğunu bilmektir.
8 yıl önce... ....de 'bir ev...diyelim ki ali ve ayşe misafirlerim... ilişkileri yeni ve kısa bir zaman sonra evleneceklerini henüz hiçbirimiz bilmiyoruz.. ayşe ile ikinci karşılaşmam. mutfakta bir şeyler hazırlıyorum. ayşe yardıma geliyor ve ilk izlenimlerimin tarihsel bir öngörüye dönüşeceği bir sohbet oluyor. o an fark edilmiş ve önemsenmemiş olanların pek çok insanın yazgı gibi yaşayıp sonlandığı süreçlere dönüşeceğini bilemezdik. [bir yanılsama yaratılmaması için yaklaşık 20 yıl sonra şu eklemeyi yapmalıyım, sözü edilen kişilerin yönsemelerinin ötesindeki düzenlemeler vurgulanmaktadır. ] o ayaküstü sohbette milyarlarca insanın konuştuğu türden sıradan sözcükler konuşulmuştu. ayşe bizim yaşamımızı anlamaya çalışıyordu: kurduğumuz söz dizisi, yaşam heyecanı, bilgiler toplamı, gelecek, ufuk, yaratı alanlarının gerçekliği...amaç neydi? : kendi hayat duruşu, düşleri, gelecek tasarısı ile ali'ninkilerin örtüşüp örtüşmediğini öğrenmek...
yaşamak istediği hayatı ötekinden gizlemek...[ güncel 4+4 tartışmaları, eğitimin nasıl şekillendirildiği meselesinde bir şey çağrıştırmıyor mu?]
[tarihsel metafizik işleyişler, hermenetik filan gibi konuları bilmek insan ilişkilerindeki basit dil ve anlaşma ve yönelme sorunlarını çözer mi? bu alan bilgi dışlaştırıldığında kötü gelişmeleri engelleyecek bir ortam sağlar mı? yoksa daha çok deli yaftası yemenize mi neden olur? susmak bu tarihsel egemenliğin ikiyüzlü hayat görünümlerine boyun eğmek anlamına mı gelir? bu soru "tanrı iyiyse dünyayı/insanı neden bunca kötülükle kuşatmış?" tarihsel tartışmasına yönlendirir. akıl vermiş, iyiyi ve kötüyü bizim bulmamızı istiyor !!! oysa tarihsel metafizik kurumsallıklar, örneğin dil, ad ve anlam denkleminde öyle bir tahakküm ve kumpas kurgulamışlardır ki, hangi söz olguyu açıklamaya yetsin ! devrimcinin topluma etkisi de bu bağlamda ve derinlikte önemlidir. başka türlü bir hayata davet, anımsatma, düş sunumu; bu işlevlerin daha uygun biçimlerini bulmak. orhan alkaya "gölge ustası"nda bu konuyu tartışır.]
insan salt düşünen değil, kendi varlık çevreni ve durumu üzerine de düşünebilen bir yaratıktır.
* *
sıradan insanları hira dağına iten nedenler, böylesi düzenlemelerin dolayımlamalarını içerirler. tanrı kelâmını taşa, kemiğe yazdıran o sıkıştırılmışlıktır. tanrı sözü bir çileden çıkarılmanın yanılsamasının son dizesi olarak belirir.
tekzip gönderilmesi gerekmeyen bir kitap başlığı bu : "kusurları olan bir karakter: tanrı'nın biyografisi". yahudi dili incilinden incelenen bu karakter kimdir? :
"..birden çok kişiliği olan ve kişiliklerinin farklı yönleri zamanla ortaya çıkan bir erkektir. başlangıçta, tanrı kendi-imgesinin yansıdığı bir dünyayı yaratır, bu, kendisinin de kim olduğunu tam olarak anlamadığını ancak insanlıkla arasında başlayan ilişki sonucu kendini keşfetmesinin bir göstergesidir. derken bir anda, tüm dikkatler bahçedeki kadın ve erkekte yoğunlaşır. kadın ve erkeğin yaratıcılarına karşı gelmeleri, tanrı'nın kin dolu tepkisine neden olur ki bu da kendi iç çelişkisinin bir yansımasıdır. yaratılış 1'deki tanrı, gururlu, güçlü ve cömerttir. yaratılış 2'deki tanrı ise daha samimi ve uçarıdır. imgesi belirsizdir. ve bir anda yıkıcı olur; tufan iner yeryüzüne. ve böylelikle tanrı karakterinin içinden radikal bir yanlış geçer.
....kitabın sonunda, bay milles, yüce tanrı'nın yaşamının, neden olaylar ve söylevlerle başlayıp, eylemsiz ve sessiz son bulduğu sorusunu sorar. insanlığın yaratılmasında kullandığı kendi-imgesi ve kendini-anlamak için duyduğu bu istek, özünde trajediyi mi içermektedir?" (yky; kitaplık eki; yaklaşık1995 sayılarından biri)
* *
a'nın en son yazdığı mektup algıladığı beni anlatıyordu ve saldırgandı. ben de öfkeli, saldırgan ama kendisinden çok varoluş zeminlerine yönelik şeyler yazmıştım. bir söylem ve tutum serimlenmişti. gelen mektupta anlatılan benin yaşantısı ile benim arasında hiç bir bağıntı yoktu. iki sonuç mu çıkarmak gerekir? algı sınırlarını fazla aştığımdan algılanabilirliğim söz konusu olamamaktadır. iki: kurulan söylem, zorunlu olarak çevrelerinde olduğum, hiç bir içsel bağım olmayan birilerinin egemen kıldığı bir algının, hazır kalıp kabulü olarak yansımasıdır. ki bu da bir tür moderne eklemlenme özlemiyle ilintilidir. [çoook yıl sonra bu algı formunun genel bir iletişim tekniğinin bireyleri kuşatıcı uygulamaları olarak gündelikleştiğine tanık olduk]
* *
[bitmemiş , gönderilmemiş, hiç kimseye yazılmamış bir mektuptu. yıllar sonra herkesin herkesi dikizlediği ama hiç kimsenin hiç kimse, hiçbir olay/durum/kavramla sahiden iletişim ve anlama ilişkisi içinde olmadığı çağın başlangıçlarında notlanmıştı..]
Sekiz yıl önceki 'Ali ile Ayşe'ye takılıp kaldım. Neden 'Ayşe ile Ail' değil de 'Ali ile Ayşe' diye tanımlanmış bu evlenme hazırlığındaki çift. Sekiz yıl önceki bir olaya niye yirmi yıl sonra bir ekleme yapıyorsun. 'bizim yaşamımızı anlamaya çalışıyoyrdu'daki 'biz..'? Kafam karıştı...
YanıtlaSilşu şekilde olmakta ki:mektup 1996' da yazıldığına göre 8 yıl öncesi 1988 gibi bir tarih olmalıdır. şimdi kayda geçirildiğine göre 24 yıl , yani bir çeyrek asır, önceki bir an dolayında bir şey söylenmektedir. yazarken de aklıma gelmedi değil, dedikoducu bir ahalinin ,aslında bunlar kim merakını, bu tarih sorununa takılıp dillendirecekleri!gerçek hayatların trajedisi, artık aramızda olmayanların haklarını nasıl,kim savunabilir? üstesinden gelinemeyecek bir ağırlık değil midir böylesi? oysa bu soruların ardındaki asıl soru hayatı, tek tek insan hayatlarını belirleyen mekanizmaların "nasıllığı" değil midir?oysa bu soru 1689-1755 tarihlerinde yaşayan montesquieu tarafında sorunsallaştırılmış:"birçok rakamdan oluşan bir toplama bir rakam ekleyin ya da bu toplamdan bir rakam çıkarın; değerini tamamen değiştirirsiniz" "bütün yaşamını, dünyanın içinde var olan bu gizli düzenleri irdelemeye vermiştir; başka düzenleri ortaya çıkarmaya çalışmıştır; bunlardan bazılarının yitirilmiş olduğunu söyler, hatırlanmalarına ya da yeniden ortaya çıkarılmalarına katkıda bulunur." (felsefe tarihi c.III s.33)
Silbir insanın var oluşu ya da yok oluşu ne çok şey değiştiriyor. oysa var oluşun da yokoluşunda ardında süreçler, kurumlar, düzenlemeler, rastlantı ya da kasıtlar vb. var.ali benim arkadaşımdı, diğer arkadaşımızla yeni tanışmıştık. aslında ali diye birinin olmadığını, bütün bunların kurgu olduğunu da eklemek gerekir mi? oysa bu ileti çok gerçek , can alıcı bir hayat düzenlenimi mantığı, kurgusu,düzenine ve ardındaki algı ve anlama sorunlarına dikkat gösteriyor diye düşünüyorum: ilişkiler, düzenlemeler,algılamalar,bireylerin hayatları ve hayat dediğimiz garabetin toplamı...