yazım tarihi: yaklaşık 2005
“ ya nesneler biz onların uykulu, sisli, utanılası, saldırgan olduklarını düşündüğümüz için bizi çerçeveliyorlarsa..? ” g. inal
‘şeyleri’ nasıl biliriz?
bu sorunun insanlar için sorulduğu bir mekan-zamanı ‘biliriz’ ve orada herkes, herkes için ‘iyi biliriz’ derler, itinayla, gönülden ve hep birlikte; tümünün çift-yüzlü olarak yalan söylediklerini düşünebiliriz ama bu insanların maruz kaldıkları hayat denilen sistematik zorunlulukları ömür diye geçirdiklerini biliyorsak pek doğru bir yorum olmaz. Bu yaşantı bilgisinin yanına biraz da psikoloji bilgisi katarak, hep birlikte oluşturdukları hayat denilenin toplumsal boyutunu ve gerçek kimlik ve ilişkilerini unutma arzusunu yinelediklerini; her şeyin böyleymiş gibi olmasını sahiden istemiş oluşun temsil edildiğini düşünmek daha doğru olur.
……… ……… ………..
kavramları, sözcükleri, anlamı bilmek ile insanları bilmek ya da bilgiyi bilmek ile tek tek nesneleri bilmek arasında; yöntemsel ve görüsel bir ilinti vardır. eğitim denilenin temel işlevi bu yöntemselliğe dairdir. tarih boyunca bir sorun olarak anılmış “eğitim sorunu” bununla ilintilidir. ama neden hep bir ‘sorun’ olarak da anılır bilmenin aktarımı? “başlangıçtaki” yanlış yapılanma; tarihin ve hayatın bir ‘yanlışlıklar komedisi’ gibi ardı sıra eklemlenmiş garip ve kurnaz zamansallıkları ile ilintili değil midir?
o. adanır ‘içerik’ sorununa değindiği 1989 tarihli bir makalede; batının tanrı ya da dine değil sistem kavramına inandığını; oysa bunun da kökeninde kilise olduğundan; bu sistemin ürettiği tüm kavramlarla boşlukta olduğunu, batının bu nedenle simülasyon dünyasında yaşadığını ve yüzyıllarca süren yorgunluk sonunda batının vardığı aşamanın bu olduğunu yazıyor.
bu yaklaşımdaki en doğru ve öncelikli görüş inanç-kilise- sistem denklemi değil de “yüzyıllar süren yorgunluk” teması olabilir mi? çünkü sorun hayata içkindir; kilise öncesine de uzanır vb.
……. …….. ……..
sonuçta anlama, bilme eksenli bir düşünme turu atıyoruz. yves bonnefoy’la yapılmış bir söyleşide yazı alanında söylemin sürekliliğine karşı yapılmış tınıbirim ve harf çevrimlerinden; bunun ortaçağ taşlamalarından dadaizme ve günümüze uzanan oyunundan sözediyor. öte yandan düzyazıyı küçümsemeden şiire karşıt konumlandırıyor: “çünkü düşüncenin ta kendisidir o; şiirsel olguyu ancak o analiz edebilir, kendine özgü sezgisel yanı kavrar kavramaz onun üstünde ancak o analiz edebilir.” ama başka türden bir düzyazının varlığına da değinir: “ şiir olmak isterken, bir an için, büyük sanallığına kapılarak sözcükteki tınısal yana eğilir, betimlemenin bir varoluş biçimine dönüşmesini ister. şiir olmaya hevesli bu düzyazı, o biçimlendiren biçim olmaya –orada düşünmek için, düzyazı olarak görevi nedeniyle ve biraz da onu yaşamak için- yeltenen, sözel malzeme(de) bir kristalleşmeye yönelir; kendisi için sınır olan bir noktada kalmaz. temeldeki anlama isteğiyle, hemen ardından yalnızca düşüncenin sürüklediği düzyazı oluverir; prozodiye duyduğu bir anlık ilgi, bir bilinçlenme anlamı taşır yalnızca, bir değişme kararı değildir. sonuçta bu, aklın bir duraksaması mıdır, şiirle bilgi uğraşı arasında yararsız bir çiftanlamlılık mıdır?”
“tüm ilişki sessizlik ile konuşma arasındaki ayrımdan, söylem ile söylem-dışı arasındaki ilişkiden geçer” diyen derrida yaklaşımı da bezer bir şey söylüyor olsa gerek… çağdaş sanatlarda, örneğin kosuth’un “çerçevenin yazı ve boşluk (espace) arasındaki ilişkisini sorunsallaştırımını” örnekler a.akay aynı yazıda…
…….. ……….. ……….
jameson gerçekçiliğin geçirdiği bunalımı kavramsallaştırmayı denerken , “bireysel ve fenomenolojik deneyim ile yapısal anlaşılabilirlik arasındaki derin farka” değinir. öncesinde rimbaud anı olarak tanımladığı “belirli bir bedensel ve deneyimsel ya da fenomenolojik biçimleniş, ki ergen bedenin üretilmesi ve tarihsel olarak yeni ve özgül bir duyular düzeni”nin oluşturulduğu dünya düzeninde bütünsel bir değişim ânıdır.”
bu bağlamda somut olarak yaşanan sorunun, “anlaşılamazlık” olduğunu; belleğin farklı işlevlerinin “şeyleştiği” bir süreçten sözeder; ki bu farklı bilgi dallarının hiyerarşik yapısını ve farklarını belirleyen de “olup bitenleri ve kuşatan dünyayı durmaksızın nesneleştiren disiplinlerin etkinlikleridir.” ( b. çotuksöken )
……….. …………….. ……………
sorun şudur: bir toplum kendi tarihsel kültürel formasyonu içinde bir tür içgüdüsel türün sürekliliğini sağlayabilme anlamında da bilgiyi nasıl aktarır ve sorunun, örneğin kabile toplumlarındaki halleriyle megapol kentlerdeki benzerlik ve farklılıkları sorunsallaştırılabilinir mi?
daha yalın olan başlangıçtaki sorudur: şeyleri nasıl biliriz? şu insanı, okuduğum kitabı, ‘kitap’ sözcüğünü, ötedeki nesneyi… soruyu çeşitlemek gerekir: ben bunu nasıl öğrenirim? tam olarak kavradığımı sandığım süreç nasıl bir şeydir bu nasıl öğretilir? eşdeyişle sorunun “tarafları”, “konumları” açısından hangi biçimler belirir?
…….. …… …..
insanın hayatı diye anılagelen şey, oysa, bu sözcük, nesne, durum, olgu yığınlarının tümünün ötesinde bir “seyir izleyebilen” bir “gerçekliği” de olabilen bir şey değil mi?
Blog cok guzel olmus.
YanıtlaSilAncak gorme ozurlu olanlar icin okumak maalesef hic mumkun degil..
Umarim bizleri de dusunerek renk degisikligi yaparsin..
Sevinc balic