5 Mart 2012 Pazartesi

emeklilik ve hakikatler ; 2004




(sanırım) türkçe'de -lı, -li... ekleri her durumda sonlarına geldikleri sözcüklerin anlamlarını içeren/ kapsayan ve/ama başka bir durum/varlık bildiren ad ve sıfatlar türetiyor : istekli, temkinli, tertipli, reçelli, çocuklu, hesaplı... -li soneki almış her yeni sözcük eksik haldeki sözcüğü ikincil kılıyor, nesneleştiriyor, geriye itiyor; ama oluşan sözcük eski sözcüğün anlamı üzerinden tanımlanabiliyor.

emekli sözcüğünde garip bir durum var. -li takısı alan birçok sözcük gibi emek'in ikincilleştiğini, nesneleştiğini düşünmek mümkün; algı ve kabulümüz de böyle çalışıyor. emekli, emek sürecini bitirmiş/tamamlamış biri olarak algıladığımız bir sözcük (ve bir varoluş)... : emekçinin emek süreci dışına çıkmış hali. oysa ikincilleştirmeye rağmen eski sözcüğün anlamı ile tanımlanan yeni durum bize bir oyun oynuyor, sanki.  bitmiş bir süreç yok : ekmek reçelli olmayı sürdürüyor, çocuk bir başkasını tanımlamak için var ama varlığını sürdürüyor ; duygu bildiren sıfatlarda da böyle... oysa emekli sözcüğüne tümüyle bitmiş; artık o alanda var olmayan bir anlam yükleyerek konuşuyoruz. eşdeyişle gündelik kullanımla dil çözümsel anlam arasındaki fark bir yerde yanlış olduğunu düşündürtüyor : ya toplumsal olarak verdiğimiz anlam yanlış ya da sözcüğün kendisi... üçüncü olasılık da hayatın yanlış olması ...!

bu görünümün ardındaki hakikat alanında ise hayatın aslında nasıl düzenlenmiş olduğunu ifadelendirilebilir bir bilince dönüştürürsek; sözcüğün doğru, ona yüklediğimiz anlamın ise yanlış olduğu görülecektir.

eşdeyişle emekli; emek sözcüğünün anlam ve işlevini taşıyor ve gündelik hayat bu durum üzerine düzenlenmiş. söz konusu edilen, emeklilerin başka bir işte çalışmaları, ek-iş zorunluluğu değil. her emekli emek vermeyi sürdürüyor. emeklilik ücreti geçmişte verdiği emek sırasındaki yıpranmışlığını telâfi ve artık dinlenme, kendisi için yaşama ücreti değil; varoluşu ile gördüğü/ göreceği işlev için alacağı ücrettir.

karşı karşıya olunan tahakkümün asıl stratejik yüzü budur. insan doğumundan ölümüne zaten "çalıştırılmaktadır". bilsek de bilmesek de; izin versek de vermesek de... ama bunu bilmiyoruz. en azından tüm boyutlarını bilmiyoruz. üstelik verilen eğitim/kültür bu durumu bilmiyormuşcasına davranmamızı istiyor/öğretiyor. sistem insanların varoluş deneyimlerinin kimi ürün ve sonuçlarını o insanlardan gizleyerek egemenliğini koruyabiliyor. özgürlüğün, özgürlük talebinin, bunu söylemek / savunmak/ göstermek olduğu; ya hiç akla gelmiyor ya da çok önemsizmiş gibi en son akla gelen oluyor...

bu durumda "sosyal güvenlik" kavramının çalışanların ya da tüm insanların güvenliği ile ilgili değil, onları doğumlarından ölümlerine dek kendi iradeleri dışında çalıştıran düzenin güvenliği olabileceği de akla gelmiyor ; doğal olarak...

iletişim, politika, itiraz; sözcük ve dille yapılır. hayatlarımızın, bedenlerimizin yaşadığı, tanık olduğu şeyleri görmek/ tanımlamak için filozof ya da dil bilimci olmak gerekmez. o halde neden iletişim, politika, itiraz ve sözcükler ; hakiki olmayan anlamlar üzerinden sürdürülmektedir ?

heidegger şöyle yazmış :
"doğanın enerjilerini sömürmek için... insana meydan okunur ve insan düzenlenirse, bu durumda insanın kendisi kökensel olarak el-altında-durana, doğadan çok daha kökensel olarak ait olmaz mı?" *

enerjilerinin önemli bölümü sömürülmesine rağmen emek-sürecinin dışında tanımlanan bir enerji oluşturan ve el-altında-duranlar olarak emeklilere ve emekli olacaklara neden meydan okunmaktadır?

"bu meydan okuma, insanı düzenleme içerisinde toplar. bu toplama, insanı, real olanı el-altında-duran olarak düzenlemekte yoğunlaştırır." *

yani; zaten el-altında- duranlar yeni düzenleme için meydan okumaya tabi tutulup; yeniden el-altında-durmak için düzenlenmek üzere...

emeklilik yaşının yükseltilmesine dair şu söylenebilir : böylece hayatın düzenlenmiş halindeki ikiyüzlülükler telâfi ediliyor. zaten ölene dek çalıştırılan insanlara : "çalışmayarak ölene dek boğaz tokluğuna ücretli yaşamaktan kurtulun, boğaz tokluğuna ölümünüze yakın ya da mezarda emekli oluncaya dek çalışarak ömrünüzü tamamlayın" denilmesi bir tür açıklık, şeffaflık politikası olarak düşünülebilir !!! böylece bu hayat denilen gerçeğin (!) herkes tarafından en açık haliyle biliniyor ve dile getiriliyor olması gerekir.

heidegger devam ediyor :
"ormanda kesilip biçilmiş kerestenin ölçüsünü alan ve görünüşte büyük babasıyla aynı tarzda orman yolunda gidip gelen ormancı; bilsin veya bilmesin; günümüzde orman ürünleri endüstrisinde kâra geçmenin buyruğu altındadır. ormancı, sonradan gazetelere ve resimli dergilere dağıtılan kâğıda duyulan gereksinimce meydan okunan selülozun düzenlenebilirliğine tâbî kılınmıştır." *

bilelim ya da bilmeyelim; çalışanlar, emekliler, işsizler, henüz doğmamış olanlar ve hiç ölmeyecek olanlar hep birlikte son düzenlemelerle hangi kâr alanlarının buyruğu altında ve nelere tâbî kılındığımızı biliyor muyuz?

yeryüzünü, hayatı; emek süreçlerine göre düzenlenmiş, konumlanmış insan/toplum ilişkileri olarak tanımlamak, "hayatın anlamı ne?" sorusuna engel oluşturmaz. yaşamanın anlamı, ömür boyunca barınma ve tokluk karşılığı asgari varolma deneyiminin kütlesel kobayları olarak yaşamak mıdır ? büyük çoğunluk için geçerli olan bu hayat durumu ; bu hayatların hangi kârlılık alan ve koşullarında, nasıl biçimleneceğine karar verenler için de aynı mıdır?

yine heidegger :
"gerek duyduğumuz tek şey, ön yargısız bir şekilde, zaten insanı talep eden ve bu talepte bulunan şeyi öyle kesin bir şekilde kavramaktır ki, insan herhangi bir verili zamanda ancak böyle talep edilen bir şey olarak insan olabilsin."

geleceğin politikası bu nedenle özgürlük, eşitlik, kardeşlik kadar, tarihsel metafizik kurguların hayatın dokularını işgal etmiş zorbalıklarını fark etmeye yönelmiş bilgiyi isteyen hakikat talebi de olmalıdır.





*tüm alıntılar; heidegger; tekniğe yönelik soru; afa yayınları


























































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder