2 Nisan 2012 Pazartesi

ilişkiselliğin ömre yayılmasının olası sonuçları



yazım tarihi yaklaşık 2004 olmalı...

sizlerle diyaloğum her zaman yeryüzünü anlamak ve eleştirmek bağlamında yaratıcı düşünümlemelere neden oldu... özdeşleşme, katılma, aynı görme değil; aksine farklılık, kabullerin problematikliği, gerçeğin pek de öyle olmadığı yönündeki sezgilerin belirmesi gibi bir yöntem, yöneliş...

salt duyumsalın tahakkümünde düşünce üretmek için organlaştırılıp bu üretimden faydalanma ya da organik zaptedilmeye tâbi tutulduğumdan bu yana, insani bir gereklilik de olan (!) tüm diyaloglardan da uzağım. oysa kimi sorular kolay oldukları kadar ağır ve değişmez biçimde vardırlar; ve karşılaşmalar bu fark ve tekrarları belki yeniden üretirler : 'hayat hep böyle bir şey miydi?' ?

nihayetinde "doğa dengeleri"ne de indirgenebilecek genel doğrular; geçmişte ya da günümüzde; toplumların ve tek tek her canlı ile toplum ya da diğer her şey arasındaki düzenlemelerin doğru olduğunu ispatlar mı? doğum ya da yokluk hep var ama bunların anlamları, süreçleri, farklı işlevlerle zamandaş ve işlevsel kılınışları, kontrolleri her dönemde pek çok evrimsel değişim göstermemişler midir?

deleuze, türkçeye yeni çevrilmiş konferans metinlerinden birinde neden kurosawa, shakespeare, dostoyevski arasında bir yakınlık, tanışıklık vardır sorusuna şöyle bir yanıt öneriyor: "dostoyevski kahramanları çoğu zaman, ufak ayrıntılardan kaynaklanan oldukça şaşkınlık verici durumlar yaşarlar... hep bir aciliyet haline yakalanmış durumdadırlar, hep ölüm kalım sorunlarıyla karşı karşıya kalırlar. ama bilirler ki, daha da acil olan bir sorun vardır......... ama bu sorun nedir? işte onu bilemezler, onları durduran da budur zaten."

nedir daha ötede olan? edebiyatın, sanatın, bilimin, her türden anlatının daima bir makro temaşayla insanları temsilen konumlandırdığı yerde anlaşılamayan nedir? oysa "enformasyon belli bir toplumda yürürlükte olan buyruk tümceleri bütünüdür" dendiğinde, bu farklı konumlardan canlıların anlayamadığı düzenlemelerin -her zaman üst-anlamsal bir yönelimle olmasa da-; diğer tüm disiplinlerin eğitsel ya da temsili/gösterimsel tüm toplam üslûplarının ötesindeki gücün (ya da güç olarak bilginin) belirlediği bir üst-anlamın etkililiği, belirleyiciliğinden söz edemez miyiz?

birkaç gün önce okuduğum türker alkan'ın yazısında; m.belge'nin yeni kitabı ve aynı konu ile ilintili gazete yazılarında; insanın doğasının muhafakazarlığı türünden bir sorunsallaştırım anımsatılabilir. ya da daha kişisel ve pratik örnek : oluşturduğumu sandığım kimi cümlelerin; bilgi-organ-denetim makinalarında iyileştirilmiş ya da yineleme olarak; eleştirel bir söyleme karşı varolanı bilgece kabullenir bir tarza dönüşmüş olarak -üslûp da yabancım olmasa gerek!- belirmesi; bu dünya üzerine sahiden düşünümleme ya da az çok özerk bir iletişim-diyaloğun mümkünsüzleştiğini; ama aynı bedenlerin dilleri, cümleleri, iletkenlikleri üzerinde bir hegomonyanın -her zaman, öte-anlamsal olmuş- bir yetke olarak da bedenleri  belirliyor olduklarını  söylemek yanlış olur mu?

"yaşamak için mi yiyoruz, yemek için mi yaşıyoruz?"; ya da "neden yaşıyorum ki?" türünden sorulara bugün için vereceğim yanıtlarda oluşan fark, organizmik sürekliliğime kendi katkılarım nedeniyle oluşmadı; karşıt bir sav da doğrulanabilir yine de...* ama bu anlatının -yani henüz hiç dillenmemiş, anlatılamamış ve belki de anlatılması hiç istenmeyen şeylerin- kendi görü biçimiyle buluşabildiğinde; -ki konfeksiyon cümlelere tıkıştırılmış bir iletişimin dışındalık bir daha yaşayabileceğim bir şey mi eğer varkalacaksam ve bu soru bile ne dehşet ve trajik bir hayat kurgusu ile zamandaş olunduğunu göstermiyor mu?- ; dışsallaştırılabilecekler, yeryüzünün ve hayatın tarihsel güncel anlatısı olabilmeye daha yatkın olacaktır.

eşdeyişle daha ötedeki şey, tarihin dibinden gelen ya da gizilleştirilmiş öte-anlamların keşfi süreçleri; çoğunluğun hiçleştirilmesi ile bilenin kontrolü ya da kahramanlık ile hiçlik/delilik vb. durumlarla; ölçüsüz bir pragmatizmin yöneliminde beliren canlı üretimleri gibi tanılar değil midir?

tarihsel kurgunun hep böyle, bu türden bir şey oluşu; her defasında, her dönem ya da her coğrafyadaki farkların önemsiz olduğunu göstermez.... ya da bu farkın neliğini görebilmek bile sahiden konuşulabilirliğini gerektirir.

kuşkusuz insan hayatları ve hikayelerinin hiç bir önemi yok. anlatma, konuşma gereksinimi, arayışı, zorlaması boşuna ve muhatapsız bir yanılsama artık... ya da yaşantıya, insana dair iyicil gönderimlerin tümü, "anlatılan senin hikayendir" ya da hümanist söylemler gibi; safdil referanslar olarak tarihe geçebilirler...(umarım bu tersinlemeyi doğru anlama sorunu cümleyi ispat için gerekmez.) ama yine de canlılar var olmayı sürdüreceklerse bunu neden ve neye göre yapabilecekler? bir ömrün tanıklığından öte; belki "ölçünün kontrolünden kurtulmuş bir zaman"da ya da böylesi zamanlara ait bir anlatı ya da yaşamışlıktan öte daha değerli bir anlam olacak mıdır? belki "buyruk tümcelerini", "bedensel tahakkümleri" gizilce üreten, denetleyen, paylaştıranların büyük nüfuslar üzerindeki sistematik  deneylerinin de bugüne dek -nedense !- yeterince ifşa edilmemiş tarihlerinin anlatılarının değerleri, böylesi unutulmuş, ıskalanmış anlamlardır !!

yine de durduğu yerde yıllarca hiçbir şey yaptırılmadan anlatacak şeyleri birikmiş ve ama tümüyle susturulmuş bir beden olarak bu hayatın neliğine hâlâ yanıt yetiştirme gayreti de başka bir safdillik olsa gerek !

hem tarihsel hem de çağcıl insanların acıları, mağduriyetleri, kuşatılmışlıkları, yoklukları ile çoğu kez gereklilikleri -nedense- onaylanabilen türden sistemli kötülüklerin;  kendi hallerine bırakıldıklarında başa gelenlerin karşılaştırılmalı bir analizi, belki salt felsefe ya da sosyolojinin filan değil doğrudan gündelik hayat ve yaşama politikaları için bile çok gerekli olabilir. çünkü bu iki alana/duruma indirgenmiş şeylerin ilişkileri üzerine kurgulanmış bir yöntemin oluşturduğu sorunların özüne; belki şu "daha ötede ne var"ın yanıtlarından birine böylece varmış olmuyor muyuz?

"yeryüzü her zaman böyleydi" ile "kendiliğindenliğe bırakıldığında......" endişesi arasında yanlış bir ilinti vardır. dünya bu radikal yanlış ile örüntülenmiştir.

(......hakiki ressam....) "belirli bir yapma hünerine eriştiği anda, önceden ifade edebildiği her şeyin başka türlü söylenmesinin gerektiği bir alanı açmış olduğunu fark eder."

"ve eğer hiçbir düşüncenin bir destekten tamamiyle kopmadığı, konuşan düşüncenin tek ayrıcalığının kendi desteğini kullanılabilir kılmak olduğu söylenirse; resmin olduğu kadar edebiyatın ve felsefenin figürlerinin de gerçekten elde edilmiş olmadıkları, sabit bir hazinede toplanmadıkları söylenirse; bilimin bile, sibernetikçilerin "estetik bildirişimi" gibi ya da matematik-fizik "işlem grupları" gibi, eksiksiz bir şekilde ele alınması söz konusu olmayan kalın, açık, parçalanmış varlıklarla dolu bir "temel olan" alanı kabul etmeyi öğrendiği söylenirse; ve sonunda hiç bir yerde nesnel bir bilanço çıkarmak ve kendinde bir ilerleme düşünmek durumunda olmadığımız söylenirse -ne , diyecektir anlama yetisi, lamiel gibi, 'yalnızca bu mu?'. aklın en yüksek noktası, zeminin ayaklarımızın altından kayışını fark etmektir; devam edilen bir şaşkınlık durumunu, tumturaklı bir şekilde, soruşturma diye mi adlandırmaktır, daire şeklinde yol alışı araştırma diye, tam olarak olmayanı varlık diye mi adlandırmaktır? "                                   alıntılar merlau-ponty

"daha ötede olan" resimsel dille "resimlerin ilkinin bir anlamda geleceğin dibine dek gitmiş olması nedeniyle, bir tür tevekkülden oluşmuş bir anlama ve dünya söz konusu ise; döngü ve ilerleme ile sınırlı bir hayat kurgusu/işleyişi/gerçeği/kavrayışı ve tasarımı dışında bir arayışı sürdürmek tek meşru ve özerk hayat biçimi olabilir -böyle bir arayış herhangi bir ruhta tedavülde kalabildi ya da yorgunluktan bitap düşmedi ise, bunca zaman sonra....



*kişisel, düşünsel tercihlerin etkilerinden söz edilebilir tabii ki : bir kaç hafta önce cumhuriyet bilim teknikteki bilgi sektörlerindeki son on yılın dökümü; felsefenin ve çocukların bilgi ile ilişkilerindeki gelişmeler; politik stratejiler ve zihniyet dünyalarındaki değişimler; küresel kentselleşmenin cinsellik/beden ve mekanlardaki deliciliği; sanatın alımlanması ve üretimi ile sıradan kişisellikler arasındaki garip geçişlilikler ve tüm bunların belirlediği akılsal düzlemlerin öznellikleri...bütün bunların böyle oluşunda tek tek bireylerin marketteki ürünleri seçmesi türünden bir etkiden söz edilebilir, ama bu süreçlerin yönelimlerini kişilerin tercihlerini belirlediğini savlamak zaten yaygın yanılsamaları çoğaltmak dışında bir sonuç üretmez.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder