22 Nisan 2012 Pazar

2009'un kimi haberlerini okuma denemesi...


iletişim çağı ve çokluğunda, algılarımızın bir başkasıyla hiçbir iletişim ve özdeşlik kuramayacak kadar öznelleştiği zamanlarda, bedenlerimiz mikro labaratuarların kod çalışması alanlarına dönüştürülmüşken, tarih boyunca kazanılmış tüm haklar yok varsayılırken, yeryüzünde ve çevremizde olup biteni nasıl anlarız ? 2009 ocak ayında notlanmış aşağıdaki yazının kimi gündelik haber akışlarını, belli bir zaman ardı sıralığında, kendi çevremdeki olayların öznelliği ile birlikte okuma denemesi olarak algılanmasını tercih ederim. eğer bize haber diye sunulan ve bizde oluşan bütünsel manzaradan daha gerçek bir manzara söz konusu ise ya izlediğiniz kanalları değiştirin ya da bir psikiyatra görünün ! [    ] parantezi şimdiki zamanda eklenmiş notlar..
aslında metnin orjinalini bulamadım. daha kötü olan  ilk yazımını aktardım . bulursam değiştiririm ...



ankara 409. sokakta koç ailesi doğal gaz zehirlenmesinden kurtarılır ve alt katlarındaki yedi öğrenci ölür. her bir ölü öğrencinin adları, konumları, ilişkileri, hayatları önemlidir ve ilginçtir! ölmek için mi seçilmişlerdir; bir kazayı telâfi için mi, yapısal bir düzenlenişin iptali için mi? böyle sorular sormak 20 yaşlarındaki insanların ölümlerine ağıt yakarak, anlamadan 'geçmekten' daha doğru ve insani olmalıdır. çünkü kamu alanına sürülen her "olayın" görünenin çok dışında/ötesinde bir nedenle oluştuğuna dairdir konu !

olaydan en fazla bir hafta önce islamcı radyolardan birinde zat-ı muhteremlerden birinin savı şudur : "bakın göreceksiniz, onun çığlığı daha güçlü çıkacaktır" (!) "ışık ve çığlık" özdeşliğine dair bir bağıntıyı okuduktan sonra cümleyi duyduğum için, bu olguya dair bir söz olarak yorumladım önce.. ardısıra algılarıma değen haber ve cümleleri şöyle yorumladım: yılbaşı gecesi biyo-metafizik iktidarın hazırladığı kurbanlar listesidir sözkonusu olan... ölenlerden birinin ablası, cansu , kardeşinin ölümüne çığlıklar atmaktadır. gerçekten çok güçlüdür bu çığlık! (20 gün sonra tv görüntülerinde iki çığlık daha görürüz: babalarını yitiren iki genç kadının haber oluşları; biri ergenekon davasında babasının içeri alınmasına tepki olan...)

diğer öğrencinin babası gata'da hasta olarak yatmakta imiş... (birkaç gün önce yeni yıl dolayısıyla yazdığım mektupta aynı yaşlardaki bir genç kıza ; babasının şehit değil devrimci olduğunu yazmış, anımsatmıştım.) ve garip bağıntılar kuran bir aklım olduğundan olsa gerek; israil saldırısında bir baba ölür: 48 yaşında, bbc muhabirinin babası; görevinden istifa etmiş bir hâkim...

diğer öğrencilerden beşi izmir'den gelmiştir. ülkenin doğal politikacıları değil de işgalcileri gibi olan tiplerinin "izmir'i istiyorum" dediği izmir'den... nasıl bir toplumdur ki bu beş gencin cenazesini 'istediğin izmir'i hangi kârlılık ya da taşeronluk için istiyordun deyip; bu sözü söyleyenin kapısının önüne koymayı akıl edemeyen bir toplum hâli...(oysa yıllar geçtikçe o politikacıların mekanları önünde  artan ölen nüfus sayısı hitler kamplarından farksız bir durumda olunmadığını gösteriyor.)

5 ve izmir kavramları/konumları önemli...her şey böylesi konumlar üzerinden tasarımlanıyor : mısır gezisi ile ankara ölümleri; aynı başkabağın hindistan gezisi sonrası hindistan'da otele terör saldırısı bağıntısı gibidir.
ertesi gün fatih'te bir anne-kız (yaşları 75 ve 45) yine doğal gazdan ölü bulunuyorlar (annenin adı zübeyde).

israil saldırısında ilk günlerde ölenler iki ikiz kız; ve dört çocuğu ve karısıyla bir hamas lideri ve şu rastlantıya bakın : aynı günlerde i.ü. rektörünün hukuk-etik dışı ataması yapılıyor; türk lirası biçim değiştirerek tedavüle sokuluyor -ki bunun anlamı tüm ülkenin değer sistemlerinin bir darbe yoluyla el değiştirmesi ve bir kez daha topluca soyulmadır-; şeş tv açılıyor trt tarafından ve israil harekatı gerçekleşiyor.:

bütün bu olayların salt aynı olay olduğunu söylemekle yetinmeyeceğim; aynı konum, nokta, durum etrafında örüntülenmiş, tasarlanmış, planlanmış, taammüden bir soykırım süreci olduğunu ( şu olayların şöyle bir sıralanmasıyla bile) söylemek gerekir. 2009 yılına çok özel bir dinci-kapitalist darbe ile girilmiştir. [ardısıra yıllarda olanlar abd'yi daha fazla onların bölge temsilcileri olacaklarına dair güvence verdikleri için, daha az güvence verdikleri içen tasfiye edilen diğer darbecilerin yargılanması gibi değil midir? uzatılmış ve yayılmış 9-12 mart ikilemi gibi...] darbe zaten iktidarda olanların paranoid ya da mc cartist hezeyanlarla kendileri gibi olmayan herkesin varoluş koşullarına yöneliktir.



bu ülkede teknik anlamda mekân siyaseti ile toplumsal akılları/aklı yönlendiren/ yanılsatan/ kodlayan kamusal senaryo üretimi; kendileri gibi düşünmeyenleri telef eden sistematik soykırım mekanizmalarının
kurumsallığı ile birlikte işletilmektedir.

tarih öncesine dair söylenmiş, "cemaatleri düzenlemek için kullanılan can alıcı sözcük adaletti"; bu çağda bu arkaik yönetimin mantığında böyle bir "can alıcı" biçimi gündelik hayatın parçası haline getirmiştir. [iş kazaları, kazalar, doğal felaketlerde artan ölüm oranları , 'altına hücum' döneminin vahşetine benzemiyor mu?]

bu coğrafya; tüm bilimsel söylemleri, insanî anlayışın tarihsel repertuarını, kamusal olayları, hayatın gündelik işleyişlerine dair verileri; tüm uluslarıyla yanlış anlamakta; ancak bununla da yetinilmeyip her eğilimin kendi öznel dil ve ilişki sınırlarında herkesin herkesi aynı yöntemlerle telef etmesinin göstergesel doruklarında hiçbir topluluğun diğerini; ama bireylerin kendilerini bile anlayamadıkları bir varoluş krizi yaşanmaktadır. herkes salt bu "göstergesel iletişim" (!) aracılığıyla iktidarı, sermayeyi, konumları, kenti, şu ya da bu imgeyi, şu ya da bu ganimeti tümüyle gaspedebileceği bir motivasyon ile saldırıyor; ama hiç bir cümle, söz, söylemin ne yöne evrildiği anlaşılamayan garip bir güç mücadelesi; ve çok ötelerde belirlenmiş kimi stratejilerden söz etmek gerekir. -ki bu demokrasi söylemleri çağında hiç bir kamusal demokratik karşılığı olmayan [geçen yıllardaki kuzey afrika hareketlerinde görüldüğü gibi]-

bu notlar yazıldıktan sonraki günlerde şu cümleye rastladım : "sonuç olarak türkiye cumhuriyeti'ni kuruluş ilkelerinden saptırarak başka bir cumhuriyet kurmak ve bu arada, bop-gop planları çerçevesinde (....) uzun erimli bir plana göre yürümektedirler. rektör atamaları da dahil hiç bir şey rastlantıya bırakılmamıştır." prof. dr. s. çelik; cumhuriyet bilim-teknik 113; s.14

gazze'ye israil saldırısı ile i.ü. rektörünün atanmasının aynı olgu ve zamanlama oluşu değişen paraların sayısal-konumsal-göstergesel verilerinin ardındaki niyetlerle koşuttur: salt kendi toplum ve cemaatleri ve kendileri gibi olmayanların değil; tüm coğrafyaya, yeryüzüne dair hazineleri mülklerine geçirme ihtirası; -hem arkaik dinsel tahayyüller hem de "çağdaş" kapitalist ruh hallerinin karışımı bir tür faşizm olarak anlamak gerekir - ; ki bu ihtirası, tüm dişil bedenselliklere yönelik hem arzu-güdü ekonomileri, hem yapısal muhafazakar kurnazlıklar bağlamında düşünmek gerekir. çünkü bütün bu olguların tümü atanan rektörün 'sıcak yuva' şirketinde buluşmaktadır. çünkü erkek faşizmlerinden başka bir şey olmayan türk-islam kapitalizmi, tarihteki barbarlık olgularının geç-yinelemelerinden başka bir şey değildir; imaj olarak kuşanılanların bir önemi yok. [bu önemsizlik birkaç yılda netlikle görünen sermaye ilişkilerindeki değişim, çevre ülkelerdeki krizlerdeki yoğunlaşmalar gibi somut sonuçlara bakıldığında tabii ki önemli; ama uzun tarihsel süreçlerde bakıldığında arkaik gericilik ve istilacılık ve hükümdarlık olgularının insanlık tarihinde olumlanabilecek hiçbir sürece karşılık düşmediği bellidir.]

aynı süreçte şeş tv, kürtler ankara'yı ele geçirmediklerine göre, başka bir konum siyasetini oluşturmakta. toki'nin son iki yılda istanbul'da yaptığı yapıları kuşatan başka bir yapı silsilesini hangi amaçla tasarlamış olduğunu da ekleyebiliriz : hava akışını bile engelleyen, daha önceki yapıların soluk almasını engelleyen bir mimari yapı ile doğal gaz ölümleri diye sunulan durumlar bir benzerlik taşımıyorlar mı? hava, aynı zamanda 'teori' kavramını da içerdiğine göre teoriye karşı bir yapı stratejisi mi yoksa mekanların özerk işlevlerine etki, kim bilir belki de havacılara karşı bir kuşatma...
 ve olaylar doğal gaz ölümlerinin , diğer pek çok şey gibi, kanıksanmasıyla sürüyor. hiç kimse organik-yapısal düzenlemelerin başka bir mantığa eklemli olabileceğini;  hiç düşünmüyor ve düşünülemeyince, tüm coğrafyada tahakküm konulu bir araştırma yapılmadığında; 'o kadar da belirgin, görünür bir tahakküm olup olmadığı düzeyinde algılanıyor gündelik hayat.

küresel, bölgesel, yerel ve kişisel soykırımların*; özellikle 2009 yılına yönelik kurgulanmış olduğunu ve gelecek yıllara dair model ve at pazarlıklarını, güç mücadelelerinin sürdürülmesi olarak anlamak çok olası...(sonraki günlerde beliren her tarafın kazılması, silahlar bulunması gibi gelişmeler de taraflar arasındaki seçim sürecinde at pazarlığı/güç mücadelesi olgusunun dışında değil: ama böyle bir karmaşanın netleşmesi çok zaman sonra; coğrafyanın yeniden düzenlenmesi belirginleşince anlaşılıyor. medyada manşet olan tüm haberler sırasıyla abd, nato, ab, cemaatler, sermaye ve medyanın kontrol ettiği kanaat önderlerinin ikna edilmesi için kurgulanmış olaylar dizisi olarak okunduğunda daha anlaşılır oluyorlar.

                                                            *                                        *

"çapulcu çetelerle sınırlı kalmaktan ziyade ulusların tamamını ele geçiren türden iç savaşlar, kaçınılmaz bir şiddet kaynağı olarak iyi komşuluk ilişkilerine bağlıdır."    (reemtsma ; vahşeti kavramak; ayrıntı yayınları)

kişisel tanıklıklarım çevresinde son 60 yılı salt şu cümle dolayımında hiçbir kamusal söylemde görülmemiş bir biçimde anlatabilirim : "bir komşunun (....) arkasında bıraktığı, diyelim ki bir arazi parçası bir fırsata dönüşmüştür."      jan philipp reetsma; cogito 44-45; 272

son yıllarda, her türlü melânet, kaotik durumlar, kitleler için olumsuz sonuçları olan krizlerden; ya da durum ne olursa olsun, bir 'fırsat' görenler böyle bir yarım yüzyıllık "sosyolojik evrimin" sonucudurlar ve yineliyorum; hiç söz edilmemiş ve fark edilmemiş bir biyo-politik ve mekan siyasetlerine dair hikayeleri içerir. son yıllarda tüm "olaylar" bu at pazarlıklarıyla koşut olan mekân, nesne, konum, varlık pazarlıkları ile doğrudan ilgili olduğundan, hiçbir olay kamuya sunulan biçimleriyle sınırlı değildir. gerçeklik böyle ise başka bir haber dili, iletişim mantığı ve kurgusu zorunlu hale gelmiştir.

bu fırsatçılık sürecinin uygun medya tablosu bush, sarkozy, erdoğan, afrikalı katliamcı beşir, avrupa ve ortadoğu sağcı liderleri gibi kitle soykırım görevlileri ve yeni kapitalist teknolojilerin organizma kontrol aletleri müdürlerinin; medya ve futbol sektörleri yöneticileriyle birlikte görüntüleridir. binyıl dönüşümünün gerçek gladyosunu oluşturan bu topluluk, biten yüzyılın gladyosunu halklar oyalansın diye orta malı haline getirirken; bilinenden çok daha farklı bir tahakküm düzeneğini tüm beden ve mekanlar üzerinde kurumsallaştırmaktalar.



2005; 9. istanbul bienalinde phil colins'in çalışması durumun  erken mi geç mi olduğunu bilemeyeceğimiz fark edilişini yansıtıyor.
 son birkaç gün, yani yukarıdaki cümleleri okuduğum günden sonraki gece; on yıldır pek çok sanal şiddete maruz kalmama rağmen, tümünden daha kötü bir şiddet uygulaması birkaç gece sürdü... [yaklaşık 3,5 yıl sonra bu sayfaları elektronik ortama geçirirken, tam bu paragrafa geldiğimde gece yarısını geçmiş saatlerde,başka bir mekanda, dışarıdan yoğun ateş sesleri geldi !!!) şunu düşünüyorum: son 15 yılda hiç bir günüm yok ki, tek başıma sanal uzamımda güç mücadelelerinde o gece varoluşumun kimler tarafından kuşatıldığından tedirgin olmadan uyuyabileyim... aynı süreç yeryüzünde teknolojinin egemen olduğu ve güvenlik sorunlarının , toplum psikolojileri ile oynanarak, en önemli konu haline getirildiği süreç ! **
                                                       
                                                          *                                             *

yıllardır ilk kez çevrede yaşayan insanlarla aynı tiyatro salonunu paylaşmıştık oysa..  demek ki alıntılardaki değinilerin tersine imajlar oluşturulmasına dönük sanal düzenlemelerden sözetmek gerekir. estetik alandan örnekler vermek, tüm söylemlerin dil-anlam bağlamlarının vardığı yeri görmek açısından ilginç olabilir : "biz kazanamadık ama aşka da kazandırmadık" mahmut derviş kitabı... biraz önce radyoda bir sahne oyunu dolayımında konuşuluyordu. bir mazlum-zalim hikayesi: kişilerin nasıl masum ve zalim oldukları; korku ve gerilim ile bu konumların nasıl rol değiştirdikleri konu ediliyormuş. her eğilimin her bir örnek temsilcisi aracılığıyla balans ayarının yapıldığı bir hayattan başka bir hayat olmadığı düşünülürse ve böylesi bir süreçler dizisinin, beden-mekan-imajlar çevresinde olup bitenleri ört bas etmeye dönük; mc cartist programlara eklemli; her eğilimin faşistleştiği bir iklimde tüm zamanlara yayıldığı düşünülürse, sonradan olacaklara çok da şaşırmamak gerekir.

sürecin tümüne yön veren asıl olgu olarak cogito 44'de "muhafazakarlığın ideolojik künyesi" başlıklı makaleyi anımsatmak istiyorum. diğer tüm eğilimler, niyetleri ne olursa olsun göstergelerle oynayarak oyalanmaktan öte bir gerçekliğe sahip değiller. [sermaye ve kurumların son iki yıldaki gaspı bu tanımları doğrulamıyor mu?]

bir muhalefet tarzı, anlayışı, yönelimi; hiç bir yerde  görülmüyor; olguların teknik, göstergesel, kültürel, politik yönelimlerini ardısıra dizip, okuyabilen... [ son iki yıl için durum değişti; referandum öncesi ve sonrasından başlayarak giderek belirginleşen direniş politikaları sözkonusu, ancak henüz 21. yüzyıl kapitalizmi - gerici metafizikçiler işbirliğinin nasıl bir pratik işleyiş içinde oldukları yeterince kavranabilmiş değil...]

oysa olguların tümünün ardında; bilimsel, disiplinlerarası ve makro dolandırıcılık biçimleri; mikro uygulamalar aracılığıyla imgelerin kontrolü/kodlanması/ticaretinden, nesnelerin konum ve devinimlerinin ticaretine dek uzanan çeşitlilik...toplumların yerleşikliği ya da devinimi; fizik ya da tinsel düzenlenimler; düşünceler, eğilimler; sermaye; kentsel ve sınıfsal rant, konum ve yazgılar; ve akla gelmedik diğer her şeyle oynanabilen bir kontrol/tahakküm tekniği ve toplumu oluşumu...

bu süreç hiç fark edilmemiş de değildir elbette : örneğin mart 2004 tarihli bir dergide şunlar yazılmış : "düzen, merkezi siyaset üzerine binen ve çeşitli tıkanıklar yaratması kaçınılmaz olan basıncı seyreltmek amacıyla siyaseti yerelleştirmek istemektedir.(........) zaaflı olan mekan hakimiyetini bu kez dolaylı yollardan pekiştirme niyeti de vardır."    (gelenek 80; 18)

"sermayenin şimdiki hedefi doğrudan kentlerdir; yani sanayiye ve modern işçi sınıfına ev sahipliği yapan kamusal alanlardır. söz konusu olan işte bu kamusal alanları birer ticarethaneye dönüştürme saldırısıdır. (bu nedenle) 28 mart yerel seçimlerinin rant paylaşımı seçimi olduğu açıklık kazanır."     (gelenek 80;78)

para politikaları; mekan, beden, imge politikalarından ayrı değildir. şunu bile düşünmek gerekiyor : yirmi-otuz yıllık bir enflasyon ve çok sıfırlı paranın oluşturulması, ve binyıl başlangıcında altı sıfırın atılması; binlerce yıllık zaman ve küresel ekonomi düzenlemelerinin başka bir mantıksallığının gereği bile olabilir. olgunun böyle olmasından söz etmiyorum. yeryüzünde çok başka türden bir vahşi egemenlik mantığının oluşunun farklı coğrafyalarda, kimlerle paylaşıldığını işaret etmek istiyorum. parasal göstergelerin birkaç yıl başka bir biçimde (resimde) ceplerinizi, topraklarınızı, elden ele geçerek dolaşıyor oluşu; bir insan/ dil /altın/ kent/ kadın avcılığı gibi de kurgulanabilir. yeryüzü tarihi böyle bir para metafiziği bilgisini de içerir çünkü...konuyu bildiğimi söyleyemem. ama sıradan bir gözlemle bile, paraların dolaşımının oluşturduğu devinim, kârlılık, metafizik, alışkanlık ve imaj biçimleri; diyelim ki siyasal gericilik ya da rasyonel kentlilik temsilleri olarak; göstergelerin farklılaşması aracılığıyla; belki tarih boyunca yeterince fark edilmemiş; konunun kuramsal uzmanlarının bilgisi dışında kalmış/ unutulmuş sonuçları içerir. bunları nereden çıkarsıyorum? her bir beden harcama kapasitesi olan cebindeki/kartındaki paranın teknoloji ve akılsal sayım yoluyla izlenmesi yoluyla sıkı kontrol ve aidiyet şemalarına tâbi kılınıyor. bütün bunlardan söz etme gereği, yani hiç de rasyonel olmayan yaklaşım biçimleri nereden icap olmuştur? sorun erdemli yöneticilerin olup olmaması ile ilgilidir. sekiz yıldır para politikalarıyla oynamalar ile büyüme söylemleri ve sermaye dengeleri ve kârlılık oranları artışları karşılaştırmalarla açıklanabilir değil midir? büyüme, terazinin bir kefesinde ise diğer kefede toplumsal kesimlerin sefalet ve boyun eğmişlikleri; biyo-ekonomik ve biyo-teknolojik uygulamaların zorbalığı; ve direnenlerin ölü bedenleri yok mu?

50 liraya fatma aliye resmi konulması, izmir konumunu, "hilafete geri dönelim" diyen aliye'yi anlatan piyasaya sürülü kitapları yazan bıyıklı yazarı; yerel seçimde ele geçirilmesi gereken "iki" konumlu stratejik yerleri (!) vb anımsatıyor. [4+4+4'e gelene dek nerelerden geçilmiş? ebced hesabıyla hayatı algılayanların, eğitim deyince mahalle mektebini tabletli rahlelerle yad edenlerin akletme tarzlarının farklılığını fark etmek gerekiyor! aman yanlış anlaşılmak istemem; bu akıl biçimlerine bulaşmak filan istemem; rasyonalizmi eleştirebilirim ama öncesine dönmek için asla değil.  ama gözlemlediğim, böyle bir sayısal metafizik toplumuyla akıl yürüten bir pragmatizmle karşı karşıyayız. durumu anlatabilmek için daha pek çok gösterge hikayesi anlatmak gerekiyor]. türk parasını koruma kanununu değiştirenler; ülkenin her parçasını, mekanını, insanını her gün bir kez daha soymaktadırlar. "kötü adamları" yakalamak için yapılan kazı faaliyetleri ile nato merkezli güvenlik konsepti silahları bulunmakta, altın avcılığı için yurdun değişik yerlerinde kazı izinleri verilmekte; seçimlerde yerellikleri ele geçirdiklerinde ülke manzarasının nasıl bir hal alacağını düşünebiliyor musunuz? [aynen böyle oldu : şimdi altın, bor, petrol olasılığı alanları toptan satıldı; orman,dere, tarım alanları, bitki çeşitliliği, hayvancılık, özelleştirmeler yoluyla fabrikalar herşey tarûmar, satılık ve "kârlı".]

'sonuna kadar gideceğiz' söylemini kullananların, israil'de gazze'nin , türkiye'de muhafazakarların bilinçdışının yansıdığı "düşman" üretimine yönelirken; 1950'lerden beri nato işlevlerine tâbî kılınmış taşeron nüfusa yön veren aynı kötü adamların; bu tarihsel soygun düzeninin yeni süreçlerinden de fırsatlanabilmek için manevralarından başka bir kamusal hareket yok ! gelişme, büyüme, hareket diye sunulan tüm haberler salt bu manevranın yansımaları... muhafazakar kapitalist dolandırıcıların hareket alanlarının, kullanabildikleri kurum, finans, teknik, ilişkilerin genişlemesi büyüme olarak sunulmaktadır. (ankara belediyesi ile haşim kılıç'ın damadı arasındaki 'kârlı takas' haberi bunlardan sadece biri...) öte yandan bu hareketliliğin abd'nin ırak'tan çekileceği yıl; ardından bırakacağı bölgenin nasıl düzenleneceğine dair kararlarla ilgili olduğu görülemez bir vak'a mıdır?

6.1.2009
baykal 'biz polise güvenmiyoruz' açıklamasını yaptıktan iki gün sonra chp'li belediye başkanları gözaltına alınıyorlar. böylece fatma aliye ve ellilikler ilişkisinin aynı zamanda maliyenin (fat-ma ali-ye) muhalifleri iktisat açısından tahakküm edeceği ve 02'lik başbakanlık konumunun bekçilik kurumu olarak durumu teminat altına alacağı anlaşılıyor.! ama bu dil politikası kadın ve ekonomi arasındaki ilişkileri de kendi haline bırakmamış anlaşılan... "maaile", ailece, soy sop, hep birlikte anlamına geldiğinden, maliye ile birlikte sözcüğün iki anlamı dinsel, cemaatçi faşizmdir ve giderek daha net biçimde görülecektir. aynı gün gazze'de bm okulunun israil tarafından bombalanması da olasıdır ki aynı nedenledir. arapların tayyip'e güvendikleri haberleri ise; gazze olayı aracılığıyla bölge ülkelerinin düzenlenmesi kurgusu sırasında, araplarla türklerin kandırılmışlıkları ve ahmaklıkları açısından hiç bir farkları kalmadığı, tanrı nazarında eşitlendikleri anlaşılıyor !(nedim gürsel'in kitap yasağı tam bu durumun yansımasıdır.)

                                                   *                                    *

sözlükte gaze (ing) : gözünü dikip bakmak   (sözlük s.93)

nasıl bir rastlantı ise, haftalar önce, yunanistan'da bir gencin öldürülmesi sonrası olaylar dolayımında 'gözünü dikip bakma' eylemi yapanlarla ilgili haberler ve fotoğraflarla dolu gazete manşetleri... türkiye cumhurbaşkanı yunanistan'a teşekkür ediyor, işbirliği nedeniyle...

yky sanat dünyamız 93. sayısını birkaç ay önce almıştım.2009 aynı zamanda 93 sayı konumu demek !! (ebced hesabıyla düşünüyoruz ve konum bilinciyle !) bir gazeteci 'israil katile zaman kazandırıyor' diye yazmış. kazanılan zaman 2009 ve 1. ay konumudur ! sözlükte aynı sayfada garage, genetic, gem ve daha pekçok sözcük var doğal olarak ! garage önemli; çünkü akp'li belediye cihangir 'de büyük bir garaj alanını yıkıp alışveriş merkezi yapmak istiyor (ki kimsesi olmayan birinin mülk bağışı ve bu yöntemin  nasıl bir mülk kontrolü tekniği olduğu ayrı bir konu). yunanistan'daki ölüm sonrası afişler : "alexis kardeşimizdir" hangi uluslararası diplomasi bu genç ölüler ve çocuklar üzerinden hangi küresel ileti teatisini çalıştırıyor dersiniz ?

görme alanıma giren durumlara bakarak çok net olarak söylüyorum: akp belediyesinin garaj yıkımı ile gazze saldırısı aynı "işlemdir", ve saldırının asıl sorumlusu aynı zamanda akp'dir.akp bu nedenle de sahtekardır. dil, yapı, temsiliyet vb. ilişkilerindeki dolandırıcılıkları nedeniyle sahtekardır. tarih boyunca eleştirdikleri bilgileri keşfettikçe (yeryüzünün dilsel-yapısal kurgulanışı); o bilgilerin rasyonalite ve erdem formuyla bileştikleri uzun süreçleri hiç anlamadıkları için, ganimet sanıp cihat nesnesi gibi arazilere, bedenlere, sözcüklere, değerlere saldırıyorlar...

7.1.2009
dün gece yukarıdaki cümleleri notlayıp bıraktım.
dün tüm haberler gazze ile doluyken bugün medyada hiçbir gazze haberi yoktu. gündem birden değişmiş ! ergenokon operasyonu haberleri ve yalçın küçük, kemal gürüz, kanadoğlu haberleri...

dolandırıcılık; "cennetin ele geçirilmesi"***; 2008 ve 2009 yıllarına dönük tüm fırsatçı-islamcı kurnazlar takımının 21. yüzyılda ülke, toplum vizyonları, hepsi bu...

ve haberler : "türkiye filistin'de kan dökülmesini engellemek için çaba harcıyor". böyle bir çabanın tek gerçek karşılığı vardır : akp hükümetinin istifası ve akp'nin siyaseten intihar etmesidir!
çünkü akp olmasaydı ortadoğu'da onbinlerce insan ölmez, abd bu denli talan edemez ve filistin'in kazanılmış hakları ve demokratik filistin hareketi pek çok kurnaz yöntemle böyle tasfiye edilemezdi. akp siyaseten ve iktisaden 1950'lerden bu yana kurumsallaşan taşeron akımın devamı olan dolandırıcılar ittifakıdır. işte bu nedenle, bu teknoloji ve iletişim çağında bu denli farkındasız, bilgisiz bir cemaat toplumu oluşuyor : "yıkıma karşı dine akın eden bir ülke uçurumdan atlayan koyun sürüsüdür" lafı bu nedenle bilimsel bir doğruluk içeriyor. ve bu dönemle ilgili nihai bir suç varsa; tüm balkanlar-ortadoğu- kafkasyada halkların biyo-genetik, yapısal temsiliyetlerinin metazori tekniklerle gasp edilmesidir. türk-islam sentezci ahmakların genetiklerini bu geniş bölgede her türlü kurumun ve nüfus düzenlemelerinin tepesine oturtmak asıl amaçları olmuştur. sürecin ab ve abd 'nin yayılmacı küresel siyaset düzenleme sürecine paralel olduğu görülmez değildir! [son iki yıldır izlediğimiz sistem içi rekabet ve hesaplaşmalar gibi görülen tutuklamalar, hukuk kurumlarının istilası vb. gerçekleştirilen kanlı entrikaların suçlarının olası bir sorunsallaştırımından osmanlı ve acem tezgahlarıyla kurtulma çabalarına benzemektedir. ve tüm medya sözü edilen 'aynı takım'la doldurulmuştur.]
                                                                     
                                                            *                              *
mekân sorunları, nesne ekonomisi, cennetin ele geçirilmesi, savaş, fırsat, para politikaları, biyo-teknolojik uygulamalar, eğlenceli bir medya/kitle ortamı; bilimsel ve basit dolandırıcılıklardan filan sözettik. bu sözcüklerin 1960'ların sonunda yazılmış bir romanda nasıl yanyana kullanılabildiğini görürsek; bütün bu olguların ne kadar tarihsel-yapısal bir mekanizmanın parçası olduğunu da anlayabiliriz.

1950'lerde alanı yaratmış olan bilgisayar insanları kuşağından bir fizikçi ile sektörün yeni kuşağından, genç, özgür ve muhalif insanlardan oluşan küçük bir şirketinden , yaratıcı projeler üreten iki kişinin konuşması ve konu savunma sektörünün mantığına dair :

"aynı problem üzerinde çalışmak için birbirine bağlanmış eş dev bilgisayarlar dizisi; bu bir sistem tasarımcısının cenneti. başka hangi koşullar altında bu kadar keyifli bir şey yapma fırsatını yakalayabiliriz ki? nesnenin ekonomisi tamamen gülünç ve şaşırtıcı. yalnızca savunma birbirine bağlı bir sürü dev boyutlu bilgisayar için para saçabilir."            (369)

40 yıl önce yazılmış bu roman cümlelerini, gazze savaşından, yeryüzünde öncelikli sektörlerden, güncel davaların ardındaki güçlerden ayrı düşünebilir miyiz? ama sorunu, ardındaki teorik-yapısal kurguyu anlamak için daha çok çaba gerekiyor; alıntılanan paragraftaki olgu, foucault görüşleri bağlamında şöyle okunabilir :

"erk, münhasıran olumsuz da değildir; daha baskıcı boyutlarının yanı sıra, haz ve anlam da üretir -yoksa, diye sorar foucault, erk bu kadar baştançıkarıcı ve güçlü olur muydu?" "foucault, bir gözetim içselleştirilmesinin nasıl geliştiğini, mekanın nasıl siyasal bir sorun olarak kabul edilmiş olduğunu, erk ilişkilerinin nasıl basitçe hasım olmaktan çok heterojen olabildiğini vb. gösterir." "hepimiz zaten düzenlenmişiz, zaten erk ağlarına katılırız, zaten erk operasyonları içinde oluşturulmuşuz -erkin yukardan baskı yaptığı 'özgür bireyler' gibi nosyonlar, bütünüyle anlamsızdır. foucault, bu tutumun 'her yerde erk görme'yi ya da marksizmin herşeyi iktisata indirgemesi gibi, herşeyi erke indirgemeyi gerektirmediğine inanıyordu. aksine sorunun, erkin özgül yöntemlerle ve stratejilerle nasıl işlediğini; modern batı toplumunda giderek artan bireylerin disipline edilmesi gibi önemli geçişlerin nasıl gerçekleşmiş olduğunu ve erkteki değişimlerin siyasal ve ekonomik boyutlarının nasıl gösterilebileceğini anlamak olduğunu belirtiyordu."  (ideoloji; m.barret; sarmal yayınları 150,151,152)

oysa hiç teorik bir sorunsaldan söz etmiyorduk. mikro ve makro, yanılsamalı ve gerçek pek çok olguyu sıralarken anılan romanda şunlar yazılmış: "savunmanın retoriği elbette, insanın savunulduğudur. (....) (oysa) savunma roket depolarının savunulmasıdır, insanların ya da çevrenin değil, bunlar hariç tutulacaktır" (368)

gazze'de konum, mekan, zaman, temsiliyet vb.ile ilgili olduğu kadar belki de yeni savaş araçları deniyorlardır; kim böyle bir olgu olmadığını söyleyebilir ki... yarım yüzyıldır haksızlık ve kötülüklere karşı çıkmış  aydınları eleştirdikleri durumları yargılayan davalarda sanık yapanlar; azınlık ve aydın cinayetlerinin ve katliam suçlularını en az cezayla kurtarmaya çalışıyor. tarihin dibindeki iman-inanç kurnazlığı-icadı-ticareti, siyaset ve ticaret kurnazlıklarıyla karışarak günümüzün manzarasını oluşturdular. bu ülkede gerçek bir ergenekon varsa, 1950'lerde nato'ya bağlanarak oluşturulan ve 50 yıldır intikam için yapılandırılmış olan ve son yıllarda küresel katliamlara dek sürekliliği olan mekanizma olarak vardır.

gazze savaşında ara bulucu rolüne geçmiş tüm "adamlar", bu konum-zaman-mekan savaşında sürecin böyle olmasından memnun uluslararası çetenin değişik ülkelerdeki temsilcileri : mafyanın basit teknikleri: saldırtan, durumdan fayda uman kurtarıcı rolündedir. yeryüzünün bu tekniklerle (!) de işletildiğini fark edip fark etmemeyi seçmektir bilinçlilik durumu...[ kendimi bu tanıma sığdırıp melanetlere bulaşmadan kurtarmışım. ama zaman geçtikçe görülen o ki tarihte tam olarak çözümlenmemiş tüm akıl, teknik, mantık, bilinç sorunlarıyla halleşmeden, yani bilinç yaygınlaşıp, belki geç aydınlanma diyebileceğimiz bir dalga olmadan, tarihte çok rastlanan geriye dönme sorunlarından kurtulmak güç olabilir.]

ay bitiyor, savaş da bitiyor. birinci ay konumu uygun küresel-siyasal nesne düzenlemeleri ile tamamlanmış oluyor : amerika'da 'hepimiz biriz' sloganı ile başkan değişiyor ! böylece ortadoğu'da savaşın, amerikan seçimleriyle ilgili olduğunu da anlıyoruz. [aradan geçen birkaç yıl sonra tv programlarında 'bölgedeki savaşların amerikanın kendi içindeki farklı politikaların rekabetinin yansımaları olduğu' doğrudan söylenebiliyor.] yine böylece anlıyoruz ki, olası bir değişim dalgasına karşı kitlelerin maniple edilebileceği (ırk-din vb.) kimi konular sıcaklaştırılmış, bir tedbir olarak... bir taşla kaç kuş vurduklarını varın siz hesap edin. [artan insan ve doğa katliamları böyle bir sonuç olarak da anlaşılmalı.] oysa yeryüzüne egemen kılınan değişimcilik söylemlerinin hepsi aynı sahtelik damgasını içeriyorlar : dolandırıcı yeryüzü partisinin farklı din ve dillerdeki akraba temsilcileri, birbirleriyle kâr ortağı olmanın gereği olarak; her dil, din, ırktan kitleleri ahmaklaştırarak, kurnazlıklarını tescil ettirmeye çalışıyorlar. israil'in çekilirken söylediği "gerekirse yine gelip aynısını yaparız" tehdidi ile "hepimiz biriz" kampanyası aynı küresel-askerî reklam şirketinin yansımaları gibi tınlıyorlar :

yineliyorum ama kaçınılmaz biçimde her yineleyişte farklı bir olguyu fark ediyoruz, çünkü : bir ülkede askerler dışlanıyor (sezgilerim  dışlananların gündelik varoluşlarında dinsel aidiyetlerin önemsiz olanlardan seçildiğini sanıyor!); öteki ülkede askerler başka silahlı güçleri devre dışı bırakmak için içselleştiriliyor ve okullar, kadınlar, çocuklar saldırıya uğruyor; bir başka ülke savaştığı ülkeden askerlerini çektiğinde, vietnam savaşının deneyimi nedeniyle, sistem değişikliklerine yol açmayacak bir coğrafya bırakmayı amaçlıyor ve bunun en kolay yolu da çevredeki ülkelerin kapitalizme yedeklenmiş, sahtekar ve dinsel iktidarlara devredilmesi ve kitleleri dinsel bir retorik tepki düzleminde, geleneksel kölelik zincirlerine bağlı olmayı sürdürebilecekleri bir kültürel ortam yaratarak dizginlemek gerekiyor...denklem karmaşık ve çelişkili görünüyor ama tarih boyunca başka bir denklem işlemediki!...fark; hız, teknoloji, öznellik ve şizofreni artışlarında. öyle ki ayasofya'daki 16 yıllık inşaat iskelesinin sökülecek olması haberi bile, bu yapısal kurgunun parçası gibidir : "gazze'de ölüm, israil'de sevinç." "içimizdeki çocuk"u öldürmek içinmiş bu son yılların tüm çocuk ölümleri, nüfus düzenlemesi stratejileri meğerse !







*kişisel soykırımlar deyişini; nüfus, emlâk, varlık ve uzam politikaları bağlamında anlamak gerekir ve sanıldığından daha yaygın, sosyo-kültürel düzenlemelere içkin olduğunu düşünmek gerekir. örneğin mahalle baskısı araştırmalarında ortaya çıkan sonuçlar o, gerçek  mekan,toplum, ilişkileri düşününce o kadar komik. **bir varsayım olarak, yaşadığım an'ların (bana yaşatılan) bilimsel deneyler (!) oluşu; birey ve yeryüzü arasındaki     beden-mekan konumları açısından durumu değiştirmez. (herşeyden önce bana rağmen birşey yaşatılmaktadır!) ( örnek : "sinaptik engelleme kritik bir seviyenin altına inerse, tüm beyin üzerinde aniden eşzamanlı ateşleme yayınımı olduğu görülmüştür." cum. bilim teknik 1138; 12)
*** 2008 ilkbaharında islamcı bir radyoda konuşan ulemanın cümlesi olarak duydum . daha sonra çok kullanıldı. şimdi reklamlarda sıradan pazarlama cümlesi !


























14 Nisan 2012 Cumartesi

mektup 1995/1996

mektup 1995/1996

önbilgi; 2012
bu mektup başlangıcından anlaşılacağı üzere hem belli bir kişiye, bir dialogun ertesinde yazılmıştı; hem de anonim bir yok'a, herkese yazılmıştı ve hiçkimseye gönderilmemişti. ancak sonraki yıllarda gelişen olgu ve tartışmaların (demokrasi, eğitim, kültür, bilim, din vb.) başka çözümleri de olabileceğini, yaşanmakta olanların mutlaka  böyle yaşanması gerekmediğini anımsatan değiniler, zayi olmakta olan bir toplumun  nasıl basireti bağlanmış bir sürece 'kazık çaktığını' duyumsatıyor. gündelik olanla tarihsel olan, ontolojik olanla bilgi felsefelerine dair olan arasındaki ilişkilerin çözümleri olduğunu da duyumsatıyor. özel olanla kuramsal ve kamusal olan arasındaki ilişkiler ve o yıllarda daha 'yaygın' olan söylem çözümlemelerine dair okumalar görülüyor. böylece günümüzün hiç kimsenin birbirini anlamadığı iletişim düzlemine geçmeden önce ne türden sorunsallaştırma  olanakları olduğu da anımsanıyor. kimi alıntılar belirtilmemiş, belirtilenleri de doğrulayabilecek verilerden yoksunum. kimi anlam düşüklüklerini gidermek için birkaç vurgulayıcı değişiklik yaptım. özel hayatlara değinilen  kimi bölümleri çıkardım, daha çoklu örneklem alanının azaltılması, bağlamın anlamını eksiltmiş olabilir ama yine de günümüze dair başka perspektifler olduğunu anımsatmasını paylaşmak istedim.




                                                 

                                                                             'şeniden key büved mânend-i dîden.'  mevlâna; mesnevi
                                                                             'işitmek görmek gibi olabilir mi?'


sen her kim sen;

yazının ya da sözün çaresiz kaldığı, sürgün edildiği, kendini imha ettiği, çile çektiği ya da kullanıcısı tarafından reddedildiği bir gezegenden; mektup yazımı zor. bunu gecikmiş bir mektup gerekçesi kabul edebilirsin.
öte yandan , bir sözcük dizisinin hangi algı coğrafyasında dolaştığını anlamadan/ belirtmeden ortalıkta dolaşan sözcük dizilerini algılamak mümkün müdür?

                                                      *                                       *
                                                           
yeryüzüne tanrı uzaklığında durup söylenen söz vahiydir (açınlamadır).

                                                       *                                        *

ne kuşkular üretir bir cümle bu? özenti mi (nietzche'nin son mektupları..), kasıntı mı, delilik mi, edebî kitch mi...?
bu cümleden ne anlaşılmalı? tanrının ölümü, intiharı, öldürülmesi temaları çoktan tescil edilmişti değil mi? allah baba'nın varoşlarda, kuytularda süründüğü de öyle... belki sorun bu.. insan ve tanrı özdeşse (birbirlerini yaratanlar olarak); çok-tanrılılık kolaycılık, bir tür pragmatizmle teke indirgenmişse; sözkonusu temaları, insanın varoluşunun bir parçası olarak, süreçler olarak düşünmek gerekir. bir kara parçasında, bir düşünce ikliminde yapılan, örneğin tanrının ölümü tespiti ya da tescili, bir öncülük, öngörüş olduğu kadar; ard süreçlerin, farklı iklimlerin/kara parçalarının aynı tespite ulaşması özdeş de değildir ya da olmayabilir.

                                                       *                                         *

tanrı katından tanrı kadar uzağa kaçmağa (yeryüzünün ta kendisi neden olmasın?) ve oradan baktığı sanısı/oyunu içinde konuşan, misyonunu yerine getirememiş oğlum (bu isa olmalı !) şöyle dedi : "sen de erkeksin", sen bile erkeksin anlamında.."bile" ya da  "de" eki bir olumsuzlama mıdır yoksa aksi mi? ya da ne kadar öyle ya da böyle? arka planları açımlamak gerekiyor.
bu sözün hangi yeryüzü tarihi ve kişisel tarihler üzerinden söylendiği, söyleyen ve söylenilenin "okunmaları" olmadan anlaşılamaz.

                                                       *                                          *

yüksek akademisyenler (!) yaşadıkları dönemi açıklayabilme yetkinliğine her zaman sahip olabilmişler midir?
örneğin akademisyen olmayan birinin ekolünden de söz edebiliriz, değil mi? 'aziz nesin' düşüncesinden söz edilebilir mi? edilebilirse, yaşadığı dönemin örneğin felsefi gelişmelerinden ne kadar beslendiğini söyleyebiliriz? oysa her sözü, hayatı bütünlüğü içinde anlamışlık, içkinleştirmişlik ve etkileme içermiyor muydu?

                                                                          *

açımlama ve açınlama...

                                                                           *

hakikaten o uzaklığa gidile-çekile-ulaşıla/bilinmiş midir?
vahyin hakikatle ilişkisi bu soruda gizlidir.
vahiy ve kavram ilişkisi de belki bu noktadan başlayarak kurulabilir. ("kavram bir kuştur" deleuze)

vahy bir görme biçimidir. başka bir şey değil. egemenlik içermediği ve hayat-göz-dil arasındaki mesafeleri zorladığı oranda; hakikat üzerine söz söyleme, ona yaklaşma çabası olarak düşünebiliriz, algılamanın bir biçimi olarak... kutsallığı her insanın, canlının/cansızın kutsallığı kadardır. daha fazla değil. "benim kâbem insandır. kuran ve kurtaran" ve/ya/ni günün aşağılık ruhlar cennetinin özneleri !!

                                            

bu sayfada vurgulanmak istenenler; "çeşm":göz kavramı ile birlikte düşünülmelidir. hani bir göz vardır. her yerde her şeyi gören.
büyük bir yaratıcılık. neden gereksinim duyulmuştur böyle bir düşe...
ve bu düş nasıl büyük bir kontrol mekanizmasına dönüşmüştür?
sonuçta olan, gereksinimin kaynağını açıklayamaz.
çünkü, olan, açıklanamıyordu. bir algı karmaşasının/farklılığının düzenlenmesi çabasıdır belki de...

                                                      *                                              *

"duyusal algıya dayanan dindar papaz" düşüncesinin mazide kaldığı itirazı yükselebilir. bir yanıt olarak yön işaretleri koyabilirim, belki korkularınız, kaygılarınız diner, özgürleşmenin ucunu yakalarsınız ümidi ile...

                                                     *                                              *

liberalizm modernizm kapitalizm süreçlerinde, bir kaç yüz yıldır insan icad edilmiş, yeniden yapılmışsa; öncesine dönmek için değil; orada ne söylendiği, duyumsandığı, algılandığı; bir ütopya için, benliklerin ve toplumsalın iade-i itibarı için önemlidir :
     "toplum normal insanı (icad edilmiş olarak da okunabilir bu mektup bağlamında-e.) yere göğe koyamaz.
      çocuklarını normal olma yönünde eğitir.
      normal insanlar geçen elli yıl boyunca belki de yüz milyon normal dost insanı katletmişlerdir.
      davranışımız yaşantımızın bir işlevidir. şeyleri görme biçimimize göre davranırız. eğer yaşantımız tarümar
      edildiyse, kendi benliklerimizi kaybetmişizdir."            [sanırım artaud ile ilgili bir metinden,notlanmamış]
örneğin locke alıntıları (1632-1704) bu bağlamda okunmalıdır. burjuva liberalizmi üstbağlamında değil.

                                                                             *

camilerde, kiliselerde, havralarda, her türlü kutsal mekanda yalvaran, yakaran, dua eden, acılarını ötelerdeki bir bilinmezlikte dindirmeye çalışan insanların varoluş acılarını en çok solcular, sosyalistler anlar. oluşan sol politika tarzlarına bakın. latin amerika solu, avrupa yeşil, komünist ve anarşist hareketlerinin çeşitlilikleri, kapitalist zamanların uzaysal entrikaları kadar, tarihsel arkaik kurguların mağduriyetlerinin de farkında bir algı  ve deneyim çeşitliliği yansıtırlar, bazen bilinç-dışı biçimlerde...
umut sanatın ekseni, rusya-atlantik ötesi eksenine alternatif oluşuyla da; "bunun adı yeryüzünün sorunudur" diyenlerin tanımının ironisi bağlamında evrensel bir keşişleme oluşuyla da...

                                                                             *

vahy, tanrı, kutsal mekanlar... korkutuyor... orta sınıfların ve statik merkezcilerin öğretilmiş modern kaygıları ile orta anadolu kökenli kapitalist şeriatçıların saldırgan tarihsel paranoyalarının; bu kavram, mekan, yaşantıları algıladığını kim söyleyebilir?
ruhi su ve nazım hikmet'i güzel anladığını bildiğim, içimde akıp duran tınının "sol kaygıları" için pusulasının iki yönünden iki imleme :

1. kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi
    kâh inerim yeryüzüne seyreder alem beni
            kâh giderim medreseye hu çekerim hak için
            kâh giderim meyhaneye dem çekerim aşk için    (nesimî)

2."karamazof kardeşler'de ivan, "eğer tanrı yoksa her şey mübahtır" diye söylediğinde, "eğer benim yansıtılmaz süper egom ortadan kaldırılabilirse, iyi bir bilinçle her şeyi yapabilirim" demez. der ki : "eğer varolan yalnızca bilincimse, irademin bir hükmü yok demektir.............."
"....incil'in hiç bir yerinde tanrıların, şeytanların ve meleklerin varlığı hakkında bir argüman yoktur. insanlar ilkin tanrı'ya "inanmadılar" ; onlar, diğer manevi varlıkların durumunda olduğu gibi, o'nun varlığını yaşantıladılar. sorun tanrı'nın var olup olmadığı sorunu değildi ; bu özel tanrı'nın tüm tanrıların en büyüğü olup olmadığı, ya da o'nun tek tanrı olup olmadığı ve çeşitli manevi varlıkların diğerleriyle ilişkisinin ne olduğu sorunuydu. bugün, tanrı'nın güvenilirliği, farklı manevi varlıkların manevi hiyerarşideki yeri vb. konularda değil, fakat tanrı'nın ya da benzeri manevi varlıkların var olup olmadığı konusunda genel bir tartışma vardır."

"günümüzde aklıbaşındalık, büyük bir oranda, dış evrene -kişilerarası uzama ve insan birlikteliklerinin alanına- uyum yeteneğine dayanır görünür.
bu dış insan dünyası, hemen hemen tamamen ve bütünüyle içsel olandan yabancılaştığı için, içsel dünyanın herhangi bir kişisel doğrudan farklılığı, zaten vahim riskler taşır.
fakat toplum, farkında olmasa da, içsel olanın açlığını çekmektedir. bu yüzden "içsel olan"ın varlığını 'emin' bir yolla hissetme ihtiyacı, bu konudaki ikircikli tutum da aynı şiddette olmakla birlikte, muhteşemdir. örneğin, son 150 yıldır, bu kayalıklarda gemisi kazaya uğrayan sanatçı listesinin uzunluğu, hayret verici değildir -hölderlin, john clare, rimbaud, van gogh, nietzsche, antonin artaud....
bunların dışındakiler, yalnızca karşılaştıkları manevi alanlarda değil,, aynı zamanda bu meşguliyetle uğraşmış arkadaşlarının düşmanlıklarından kaçarak karşılaşacakları risklerin adamakıllı bir gerçekçi tahminiyle birlikte, istisnai niteliklere sahiptirler -gizlilik, kurnazlık ve hilekârlık kapasitesine...."

                                                                          *

algı- çeşmullah- algı (ütopya)  !

                                                                           *

"pozitivizme karşıtlık içinde, metafiziksel dil idealizmi yandaşları için dil, veri olan dilden ve konuşma etkinliğinden çok daha fazla bir şeydir. dil, bir idenin, logos'un, aklın bir görünüşü, bağımsız oluşan bir tinsel yaşamın meyvasıdır. dil, bir idenin, logos'un, aklın bir görünüşü, bağımsız oluşan bir tinsel yaşamın meyvesidir. dil, bu anlamda, daha antikçağda (.....) mutlak ve tanrısal bir özün açımı olarak anlaşılmıştır." (günümüzde felsefe disiplinleri 482)
heidegger'in "dil, varlığın ışıyarak örtüsünü açtığı yerdir" yaklaşımını dışarıda bırakarak; dil iktidarın olabilmesinin de koşuludur.
işaret edebileceğim yer mehmet sincar'ın cenazesidir. yakınlarının, dostlarının, köylülerinin büyük suskunluğu tanrısaldır.
bu mektup paragraflar arasındaki  * *  bölümlerinde gerçek sözünü söylemektedir.başkaldırıların sınırsız zeminlerini oluşturmak, tahakküm yapıları ile bir çizgi film kahramanı gibi düşsel bir dünyada ama tam da  gerçek dünyanın izdüşümü olan bir gerçeklikte direnebilmek, didişebilmek için...

                                                                           *
".......alternatif bilgi kuramları vardır. bu olguyu görmezlikten gelmek yanılgılara sürekler. onu tanımak ise bir tolerans işidir. klasik ingiliz bilgi kuramı bir algı bilgisi kuramıydı. locke için algı bizim tinimizin temel işlevidir ve tüm bilginin kaynağıdır. locke , kuşkusuz "anlama" ile "algılama"yı özdeşleştirir. hume tinin her akt'ı algıdır der : "kızmak, sevmek, düşünmek, hissetmek, görmek : bunlar algılamadan başka bir şey değildirler."       (186)

açınlama başkaldırı yakarı büyüksus sonrası bilgi kuramlarına değinmek saçma mı görünüyor? yazarın yeni araştırmaların yönelim tarzlarını devrimci bulduğu yaklaşıma dair değinileri de açıklayıcı olabilir :
 
"1. mikrofiziğin "olasılık önermeleri"nden makro fiziğin "zorunluluk önermeleri"ne, zorunluluğu    olasılığın bir
     sınır durumu olarak görmekle geçilebilir ki, bununla bilgi kuramında "inanç önermeler"inden yola çıkarak
     bunları "bilgi önermeleri"ne dönüştürme koşullarını araştırabiliriz.
 2. inanç, tinsel yaşamın temelidir. o sadece bilgi ve eylemle ilgili de değildir., tersine bir karardır ve bu
     nedenle  salt istençten çıkar. çünkü ancak belirli bir inanç tutumuna dayanılarak karar verilebilir.
 3. bu inanç hem kuramsal bilginin aksiyom, hipotez ve postulatlarında, hem de empirik olguların yorumunda
     yatan şeydir. ne var ki,inanç, kabul, umut, olgu, deyiş, hipotez, olanak, olasılık ya da tutum gibi çok
     çeşitli kalıplara sinmiş halde bulunabilir. işte bu kalıpların iyice araştırılması gerekmektedir.
 4. inancın bu rolünden kalkarak, alternatif felsefelerin, mantıkların, matematiklerin, bilimlerin, dinlerin ve
     sanatların temelini oluşturan perspektiflerin çeşitliliği ortaya konabilir.
 5. tüm bu alanlarda inançtan bilgiye doğru bir geçiş, ne var ki, tek tek elden geçirilmesi gereken çok çeşitli 
     kanallarla olur. geçiş, klasik olmayan mantıkların "belki", "olabilir", "zorunlu" vb. nüanslarıyla çalışmalıdır.
 6. böylece aynı zamanda şimdiye kadar ki bilgi kuramının bilen özneyi bilinen nesnenin karşısına koyan
     özne-nesne şeması, günümüz kuantum fiziğinin dayandığı şema ile sıkı bir ilişki içinde aşılabilir.
 7. bununla kuşkusuz bilginin alanı sınırlanmış  oluyor. çünkü bilgi belli bir inanç formu içerir. ama bilginin
     alanını sınırsız olarak genişlemiş de buluruz. bilgimizin sınırları, klasik bilgi kuramının sandığı gibi, hiç de
     genel ve a priori şeylerde takılıp kalmaz; tersine, ancak durumdan duruma değişen saptamaları gerektirir.
     beş duyunun sınırları uzunca bir süredir aşılmıştır. bilincin sınırları, gözlem alanları sınırsızca genişlemiştir.
     bir dilin eleştirilmeden benimsenip kullanılmasından ötürü oluşan yanıltıcı çıkarımlardan sakındığımız ve
     kendi kabullerimizi sert bir eleştiriye tâbi tuttuğumuz takdirde, önümüzde bilgi olanaklarının sınırsız
     zenginliği öylesine açılır ki........ günümüzde bilgi bir macera ve tehlikelerle dolu cesur bir atılımdır. "
                                                                                          ( günümüzde felsefe disiplinleri )
                                                                         
                                                                               *

                                       angeolopoulos'un 'leyleğin geciken adımı'nda özne-nesne ayrımını belirsizleştiren
                                       rastlaşma sahneleri... 'ulis'in bakışı'nı neden bir başka yönetmen çekemezdi ?
                                       angeolopoulos'u farklı kılan nedir? onun algı sistemi nasıl çalışmaktadır; nasıl gör-
                                       mektedir ? ilk bakışın masumiyetini arayan bir insanın algısını nereye koyabiliriz?
                                       çağdaş yeryüzüne sığar mı?
                                                                               
                                                                                   *
 hakikatler ve görünüşler çevreni ayrımını yok eden bir algının oluşumundan/varlığından söz ediyorsak; sözü ve yaşamı greenwich ya da kâbe türü bir nokta ile ilişki içinde kurmak sonraki yüzyıla özgü "eşşek denklemi" olur, olsa olsa...

                                                                                  *

"zorunluluğu us için açık olmayan ya da deneysel olarak doğrulanabilir olmayan bir önermenin doğruluğunu kabul etmemiz bizden istenmemelidir. locke, kimi din önermelerinin (bilgiden ve ussal inançtan ayrı olarak) bir inan konusu biçiminde benimsenebileceğini kabul etmeye hazırdı, fakat açınlama olduğu söylenen şeyin gerçekten açınlama olduğunun, açınlamadan bağımsız olarak, us yoluyla kanıtlanmış olması koşuluyla; yalnız başına açınlama savlaması, ne denli içten olursa olsun, doğruluğun güvencesini taşımaz."      (425)

"tanrıdan esinlenen bir kimse, esinleme yoluyla başkalarına daha önce duyum ya da düşünümle edinmiş olmadıkları bir basit ide iletemez... aktarmalı açınlamadan farklı olarak özgün açınlama, tanrının herhangi bir kimsenin zihninde dolaysız olarak yaptığı ilk izlenimdir ve buna sınır koyamayız; öteki, o izlenimlerin başkalarına sözcüklerle ve kavramlarımızı birbirimize iletmenin doğal yollarıyla iletilmesidir."             (436)

"açık sezgisel bilgimize karşı olan hiç bir önerme tanrısal açınlama olarak kabul edilemez ya da o türden önermeler için uygun görülen onaylamayı elde edemez."              (437)

"kuruntu ve yanlışın aşırılıklarına kapılmak istemeyenlerin bu içerideki ışığın öncülüğünü sınava çekmeleri gerekir. tanrı peygamber yaparken insanı yok etmez.. insanın, esinlerinin tanrısal kaynaklı olup olmadığına karar vermesini sağlayacak olan yetilerini doğal durumunda bırakır."                   (444)

                                              *                                                             *
bu mektup yaşantı ve algı üzerinedir...
anlam ve algı karıştırılmamalıdır. anlamın osmanlıca karşılığı (arap fars kökenli olabilir, bilmiyorum), idrâk. algının karşılığı ise idrâk-i dakik : ince anlayış, tam algı !
bu mektup deleuze ve algılam, duygulam kavramlarına değinmeyecektir. düşünür ve kavramlar pop-reçete olarak algılanmaya elverişli olmasın diye... o kavramların öncesi süreçten alıntılar bu nedenledir. "kuram yaşantının dile gelmiş görüntüsüdür." bu mektup "kişiyle başlar ve kişiyle biter" sınırlarına hapsolmak istemez.
ama enflasyon, trafik, terör vb. canavarların bol olduğu bu ülkede tümünü besleyen bir algı canavarının her kişinin benliğine yerleşmiş olduğunu söylemek abartı mıdır? "arzuların kodlanması" türünden kavramlar hangi dolaşım hatlarında voltalamaktadırlar ?

                                                *                                                *

"...aslında ben a'ya hiçbir zaman aşık olmadım... benim ne istediğimi biliyordu... ilgisi çok hoşuma gidiyordu. hep b nasıl davranıyorsa tersini yapmaya çalışırdı. diyelim ki b gitar çalmamı istemezdi. bu tutku onunla ilk tanıştığımız zaman başlamıştı. uğruna herşeyden vazgeçtiği kız kolunda gitarla nasıl dolaşırmış.. a beni hep buna teşvik ederdi. birlikte gitar almıştık. bunun gibi bir çok şey."

"a ile ilgilenmemin bir nedeni de çok kıskanç olmam diye düşünüyorum. a'yı hiç kıskanmadım. fakat b'yi hastalık derecesinde çok kıskanıyordum. çok kötü günlerdi. hergün bu yüzden kavga ediyorduk. kendimi o kadar çaresiz hissediyordum ki bir şekilde rahatlamam gerekiyordu. bunu da aldatarak yaptım. ne zaman b'yi çok kıskansam a'yı arıyordum. benim kızdığım şey yaşamak istediği hayatı benden gizlemesiydi."

varlık durumlarına; cinslerin varlık durumlarına da dayanan bir yerden bakılırsa belirsiz bir şey yok. anlatıya katılmayan hemcinslerinin büyük çoğunluğunun yaşantıladığı, anladığı durumlar olduğu söylenebilir. hikayenin öteki tarafları için de aynı durum geçerlidir. algılananın düşmanı sayılabilecek dile dönüşmesi, söylemler içinde bir söylem oluşu; algılarla boğuşmaya ve yaşantıya/yaşama başka bir yerden bakışı çoğaltmayı gerektiriyor.

gitarla temsil olunan bir parçası olunmak istenen modern dünyaya bir paydada eklenme talebi şu ülkede kaç kadın ve erkeği dışında bırakır? dyp'nin anadolu beyaz eşya bayilerinden oluşan delegelerinin tansu çiller'i başkan seçmesinden; kentlere göçen kürtlerin uyum motivasyonlarına; kentli orta sınıfların -mış gibi oyunlarına; radikalliklerden duyulan korkuya dek aynı olguyla karşılaşmak şaşırtıcı mı? kadın-erkek ilişkileri de bu zeminde biçimlenmiyor mu? birlikte olduğun insanın durduğu yer, söylem ve ilişkileri, senin ait olmak istediğin dünyada yer açabilme imkan ve olasılıkları; ilişkilerin varlık-yokluk sorunu oluverir. ilişkiler kapitalist bir rekabet, pazarlık, pazar, savaş, kimlik, kültür göstergesi oluverir. ve nasıl dostoyevski orta sınıfların alt kesimlerindeki okumuşlarca tüketiliyorsa, nasıl köprü üstü aşkları, yaşanmayan bir duruma özlem ve tanıklıkla çok sevilip izleniyorsa; aşk da insanın varoluşunda benzer bir "işlevsellik" oranında yer buluyor !

                                                     *                                       *

ötekinin yaşamak istediği hayatı bilme gereksinimi...salt özel alanda değil toplum sözleşmesi bağlamında da ufuk açıcı görünmüyor mu? oysa yanında olmak istediğinizin tasarımlarını bilmek kadar önemli olan , hayatı düzenleyen "mekanizmaların" bedenler ve toplum üzerinde nasıl tasarımlara ve geleneklere sahip olduğunu bilmektir.

8 yıl önce...     ....de 'bir ev...diyelim ki ali ve ayşe misafirlerim... ilişkileri yeni ve kısa bir zaman sonra evleneceklerini henüz hiçbirimiz bilmiyoruz.. ayşe ile ikinci karşılaşmam. mutfakta bir şeyler hazırlıyorum. ayşe yardıma geliyor ve ilk izlenimlerimin tarihsel bir öngörüye dönüşeceği bir sohbet oluyor. o an fark edilmiş ve önemsenmemiş olanların pek çok insanın yazgı gibi yaşayıp sonlandığı süreçlere dönüşeceğini bilemezdik. [bir yanılsama yaratılmaması için yaklaşık 20 yıl sonra şu eklemeyi yapmalıyım, sözü edilen kişilerin yönsemelerinin ötesindeki düzenlemeler vurgulanmaktadır. ] o ayaküstü sohbette milyarlarca insanın konuştuğu türden sıradan sözcükler konuşulmuştu. ayşe bizim yaşamımızı anlamaya çalışıyordu: kurduğumuz söz dizisi, yaşam heyecanı, bilgiler toplamı, gelecek, ufuk, yaratı alanlarının gerçekliği...amaç neydi? : kendi hayat duruşu, düşleri, gelecek tasarısı ile ali'ninkilerin örtüşüp örtüşmediğini öğrenmek...

yaşamak istediği hayatı ötekinden gizlemek...[ güncel 4+4 tartışmaları, eğitimin nasıl şekillendirildiği meselesinde bir şey çağrıştırmıyor mu?]

[tarihsel metafizik işleyişler, hermenetik filan gibi konuları bilmek insan ilişkilerindeki basit dil ve anlaşma ve yönelme sorunlarını çözer mi? bu alan bilgi dışlaştırıldığında kötü gelişmeleri engelleyecek bir ortam sağlar mı? yoksa daha çok deli yaftası yemenize mi neden olur? susmak bu tarihsel egemenliğin ikiyüzlü hayat görünümlerine boyun eğmek anlamına mı gelir? bu soru "tanrı iyiyse dünyayı/insanı neden bunca kötülükle kuşatmış?" tarihsel tartışmasına yönlendirir. akıl vermiş, iyiyi ve kötüyü bizim bulmamızı istiyor !!! oysa tarihsel metafizik kurumsallıklar,  örneğin dil, ad ve anlam denkleminde öyle bir tahakküm ve kumpas kurgulamışlardır ki, hangi söz olguyu açıklamaya yetsin ! devrimcinin topluma etkisi de bu bağlamda ve derinlikte önemlidir. başka türlü bir hayata davet, anımsatma, düş sunumu; bu işlevlerin daha uygun biçimlerini bulmak. orhan alkaya "gölge ustası"nda bu konuyu tartışır.]

insan salt düşünen değil, kendi varlık çevreni ve durumu üzerine de düşünebilen bir yaratıktır.

                                                         *                                             *

sıradan insanları hira dağına iten nedenler, böylesi düzenlemelerin dolayımlamalarını içerirler. tanrı kelâmını taşa, kemiğe yazdıran o sıkıştırılmışlıktır. tanrı sözü bir çileden çıkarılmanın  yanılsamasının son dizesi olarak belirir.
tekzip gönderilmesi gerekmeyen bir kitap başlığı bu : "kusurları olan bir karakter: tanrı'nın biyografisi". yahudi dili incilinden incelenen bu karakter kimdir? :

"..birden çok kişiliği olan ve kişiliklerinin farklı yönleri zamanla ortaya çıkan bir erkektir. başlangıçta, tanrı kendi-imgesinin yansıdığı bir dünyayı yaratır, bu, kendisinin de kim olduğunu tam olarak anlamadığını ancak insanlıkla arasında başlayan ilişki sonucu kendini keşfetmesinin bir göstergesidir. derken bir anda, tüm dikkatler bahçedeki kadın ve erkekte yoğunlaşır. kadın ve erkeğin yaratıcılarına karşı gelmeleri, tanrı'nın kin dolu tepkisine neden olur ki bu da kendi iç çelişkisinin bir yansımasıdır. yaratılış 1'deki tanrı, gururlu, güçlü ve cömerttir. yaratılış 2'deki tanrı ise daha samimi ve uçarıdır. imgesi belirsizdir. ve bir anda yıkıcı olur; tufan iner yeryüzüne. ve böylelikle tanrı karakterinin içinden radikal bir yanlış geçer.

....kitabın sonunda, bay milles, yüce tanrı'nın yaşamının, neden olaylar ve söylevlerle başlayıp, eylemsiz ve sessiz son bulduğu sorusunu sorar. insanlığın yaratılmasında kullandığı kendi-imgesi ve kendini-anlamak için duyduğu bu istek, özünde trajediyi mi içermektedir?"       (yky; kitaplık eki; yaklaşık1995 sayılarından biri)

                                                  *                                              *

a'nın en son yazdığı mektup algıladığı beni anlatıyordu ve saldırgandı. ben de öfkeli, saldırgan ama kendisinden çok varoluş zeminlerine yönelik şeyler yazmıştım. bir söylem ve tutum serimlenmişti. gelen mektupta anlatılan benin yaşantısı ile benim arasında hiç bir bağıntı yoktu. iki sonuç mu çıkarmak gerekir? algı sınırlarını fazla aştığımdan algılanabilirliğim söz konusu olamamaktadır. iki: kurulan söylem, zorunlu olarak çevrelerinde olduğum, hiç bir içsel bağım olmayan birilerinin egemen kıldığı bir algının, hazır kalıp kabulü olarak yansımasıdır. ki bu da bir tür moderne eklemlenme özlemiyle ilintilidir. [çoook yıl sonra bu algı formunun genel bir iletişim tekniğinin bireyleri kuşatıcı uygulamaları olarak gündelikleştiğine tanık olduk]

                                                  *                                                  *

[bitmemiş , gönderilmemiş, hiç kimseye yazılmamış bir mektuptu. yıllar sonra herkesin herkesi dikizlediği ama hiç kimsenin hiç kimse, hiçbir olay/durum/kavramla  sahiden iletişim ve anlama ilişkisi içinde olmadığı çağın başlangıçlarında notlanmıştı..]















          






































4 Nisan 2012 Çarşamba

genetik bilimi üzerine düşünceler 2000/2001


[...] parantezi içindeki cümleler nisan.2012 şimdiki zaman eklentileridir...


genetik bilimi üzerine konuşmaya nereden başlanmalı? hakikati çokyönlülüğü, tüm karmaşası ile bütünlüklü bir anlatımla sunabilmenin güçlüğünü bu alandan daha zorlu yaşayabileceğimiz bir alan var mı, bilmiyorum...!

bir tür soykırım yaşamış biri kendi bedeni üzerindeki deneyimi atlayarak genetikten söz edebilir mi? ve klonlama, çoğaltma ya da herhangi bir labaratuar çalışması; kendi varoluş bilgi/deneyimini yüzyılın ünlü "kobay kamplarından" alan tüm çalışmalar; ne kadar bu anlatımın dışında kalabilirler?

önce seyyar satıcı, esnaf, yoldan geçen biri, komşu -arkadaş, ya da televizyonda görünen herhangi biri olarak 'geldiler'...daha doğrusu o bedenlerin uzamlarındaki kurumsallıklar, o bedenlerin genetik zincirlerinin
ardına saklı biçimde sözkonusu konumsal rollerde 'geldiler' . eşsüreçte kontürlü telefon makinaları, bilgisayarlar, doğalgaz şebekeleri, beyaz eşya, ev içi kablo, anten, televizyon aksamları, su boruları, parke taşları, sokaklardaki altyapı araçları ile geldiler...bu tesisatları tamir eden, takan çıkaranlar olarak geldiler..fizikçiler, sermayedarlar, biyolojistler, ilahiyatçılar, tıpçılar, hukukçular, genetikçiler, krimonologlar, radyo-televizyoncular, siyasetçiler ve tüm hiyerarşik tepe konumlara yerleştirilmiş ve yeryüzünün böyle olduğunu çoğunlukla kendileri keşfetmemiş, yorumlamamış; öğretilmiş bir küçük egemen kalabalık olarak geldiler....
     [bu cümleler yazıldıktan sonraki on yıl içinde aynı türden bir yineleme, büyütülmüş bir model-kent 
      örneğinde bir kez daha yaşatıldı. bu yazıdaki her cümlenin, güncel haber akışlarında olağanlaşmış 
      haberler olarak yansımalarını, her birinin tek tek ele alınması gereken gizil labaratuar toplumlarının yıllar
      sonra dışlaştırılmış deney sonuçları olarak anlamak gerekir.eşdeyişle ülkenin ya da yerkürenin 
      güncellikte beliren manzaralarına görülmeyen pekçok sürecin sonucunda varılıyor.]

tüm bedenimi , organlarımı, dokularımı, anılarımı, belleğimi, genetiğimi; ardından en yakınımdakilerden en uzaktakilere sevdiğim, bildiğim, anımsadığım hatta unuttuklarıma sıra geldi: aldılar ve çoğalttılar ; aldılar ve bozdular ; aldılar ve kötülüklerle dolu kurumlara taşıdılar...her şey o nazi dönemine ait hikayedeki gibiydi...oysa bu zamanda yaşananda, nazi bilinenler bile olay yaygınlaştıkça duruma duhül edildiler; çünkü artık herkes naziydi. yüzyılın iki paylaşım savaşı üretmiş; sayısız iç savaşa neden olmuş; soğuk savaş süreçlerini icat etmiş kültürleri; yüzyıl sonunda tüm eğilimleri ve teknikleriyle, bedenime, yaşadığım mekanlara, uzamıma "çullanmışlardı"...tarihin beden üzerindeki tahakkümünün uç bir sonucundan başka bir şey olmayan faşizmin yüzyıl içindeki deneyiminin yeni versiyonlarını üretmek için çabalıyorlardı hiç kimse sesini çıkarmadı; çünkü tümü karşı çıkılması gereken gündelik pratiklere alışmıştı. 

yeni bir zamansal başlangıçta, yeni binyılın başında, geçmişin faşizm, soykırım, bilim, diktatörlük gibi tanımlarını yeniden yapmadan genetik üzerine konuşulabilir mi? dünyanın tüm ara işlemcileri, müziklerini dinlediğim 'şarkıcılar', haberleri onlardan öğrendiğim 'haberciler', insanı kontrol ve sömürü etrafında konumlanmış tüm canlılar bir zorbalık düzenlemeleri zincirinin aslî unsurları ise; bilgisayar-iletişim-tıp teknolojilerinin başına oturduklarında insanları yönlendiriyor, yönetiyor, biçimlendiriyor, güdülüyor, kodluyor oluşun barbarlığının hazzını paylaşan herkes faşizme ortak değil midir? [ ki on yıl sonra kürsü üstündeki yüzlerin ve sözlerin sırıtışında bunu açıkça görmüyor musunuz?]

                                           *                         *                        *

şimdi alev alatlı'nın bir romanından şu cümleleri okuyalım :
" onların nesi var, nesi yok hepsini aldık. bundan böyle ya cinnet geçirecekler, ya intihar edecekler."
"insanlık tarihi, sahici yeryüzünün fenomenleriyle halleşemedikleri için ideolojik teorisyenliğe soyunanlarla doludur."
"kentlerin sesleri bile bir tuhaf olmuştu : avlanmaya çıkmış milyonların uğultusu."
"günümüzde.... termodinamiğe, biyolojiye...uymayan iddialar artık kabul görmüyor. iyi insan, kötü insan, bunlar boş laflar...bilimin bulgularına uymuyor."
"en iyi gen kimdeyse o kazansın! insanlık ancak böyle kurtulacak! 'büyüh aphasia komplosu!' dedi imre kadızade....'türkleri moronlaştırma plânı'..."
"90'lı yıllar : kendi kodlarını haykırmanın yılları"
" "konuşuyor işte" vahşeti güle oynaya benimseten fesadın parolası oldu."
"koca bir sülâlenin aklını kaçırdığını görmemiz gerekti."
"kışlık dershaneyi saran müzik, 20.yüzyılın son çeyreğine hakim olan çaresizliğin dışavurumuydu.... neo-faşizmin bunalttığı insanlar, feryatlarını boğan yüksek volumların altına sığınır, düşünmekten kurtulmaya çalışırlardı."

bu cümleler yirminci yüzyıl sonunda bu ülkede yazılmış bir romandan... bir yazara bu cümleleri esinlendiren hayat durumunun autcwich'ten daha az önemli bir insanlık durumu olduğu düşünülebilir mi? çelişki ve çatışma olmadan farklılık ve doğru bir hayat olabileceğini düşleyemeyenler için de; siyasetin ve düşünce dünyasının tektipleştirilmesi olgularına karşı da, sahici bir tartışma eşiğidir bu tema : "mülkiyet hakkı kavramının deformasyonu" ile "genetik olarak ailelerin/sözcüklerin dağıtılması"... : yeni yeryüzü bu kavramlar dolayımında şekillenen yeryüzüdür. dogmatik ve pre-modern öğelerin değişik görünümlerde egemenlik alanları oluşturabildikleri bir coğrafyada bunu söylemenin trajik yanları vardır; ama bu tartışmada  aklın egemenliğinin -ki bir ucunun autcwich-gulag olduğu söylenmiştir; artık bir bilgidir- tarihsel bir şiddetin "istikrarlı" devamını içerdiğini görmeden geçmek; siyaset ve medya dünyasının robotlaştırılmış ya da kötü amaçlı temsil sahtekarlığına katılmak anlamına gelir...çünkü hiç bir gerekçe bir insanın düşlerine, anılarına, belleğine, hayatına, bedenine; o bedenin yaşadığı/kapladığı/kapsadığı fizik ve uzay mekana müdahaleyi meşru kılmaz. üstelik bu tür müdahale teknolojilerini ellerine geçirenler, tahakküm ettikleri bedenlerden daha duyarsız, vahşi, düş ve senaryo yetenekleri cılız ve başkalarının biyolojik varoluşlarını kendileri gibi olmaya zorlayıcı bir kültüre sahiplerse ortaya bugünkü durum çıkar.  [son cümle günümüzde eklenmedi; on yıl önce aynen böyle yazılmış!!!]
                                            
                                          *                          *                          *

"1973'de, yaşamsal önem taşıyan araştırmalar, bilim adamları topluluğuna açıklanıp, bu yeni aracın sağlayabileceği neredeyse "tanrısal" güçler ortaya konduğunda, söz konusu araştırma alanının yabancısı olmayan bilginler, bu tür deneylerin denetimsiz bırakıldıklarında doğabilecek tehlikeleri düşündüklerinde, tüyleri diken diken oldu."                                (biyoteknoloji, genetik mühendisliği ve insanlığın geleceği s.5)

ülkeye ve dünyaya binyıl başlangıcında bakıldığında görülmesi gereken bu cümledir.
bu vehametin anlaşılmasına, işin içindeki birinin samimi diliyle aktarılması katkıda bulunur belki:

"biyoteknolojinin bazı alanlarda temellerinin atılması işine fazlaca karışmış bir bilim adamı olarak, araştırmaları daha bir anlayışla karşılama durumundayım ve söz konusu araştırmaların olumlu yollarda kullanıldığını görmek için sabırsızlanıyorum. ama aynı zamanda, bu araştırmaların sonucunda insanlığa bir zarar verilmemesini yürekten diliyorum. öte yandan, bu araştırmaların sonuçlarına bağlı parasal çıkarlarım var. bu bakımdan söyleyeceklerim değerlendirilirken, yansız biri olmadığımın unutulmaması gerekir."
                  (j. lederberg; biyoteknoloji.....134 ; bir bilimadamının gözüyle biyoteknolojinin geçmişi geleceği)

bu noktaya nereden gelindi ?
1900 : bezelyelerle yaptığı deneyleri kanıtlanan mendel çalışmalarını 1865 de yapmıştı. bunca yıl yasalarının kanıtlanması için hangi coğrafi labaratuarlar, insan-mekanlar kullanılmış olabilir; düşlemek özgür bir alan olarak kaldıysa, buyrun... aynı yıllarda daha sonra cumhuriyetin tüm önemli kurumları, düzenlemeleri olacak dönüşüm ve yöntemlerin ilksel algılamalarının belirdiğini, coğrafya ve zaman farklarını karşılaştırmak için anımsatalım. (örneğin 1870' lerde osmanlı'da 1927 de geçilecek ölçü sistemiyle tanışılmıştı.)
hegel'in ölçüyü ilk kez bir felsefi kategori olarak işleyişi de mendel'in ilk çalışmaları dönemine yakın olmalı...(sofi'nin dünyası)

"çok önceleri büyük saat'ten önceleri zaman ilahi varlıklarla ölçülürdü. gece gökyüzünde gök cisimlerinin ağır ağır hareketiyle, güneşin çizdiği yay ve ışığın değişmesiyle, ayın doğuşu batışı, gelgitler ve mevsimlerle. zaman, aynı zamanda yürek atışlarıyla,, uyku ritmiyle, acıkmayla, kadınların adet dönemleriyle ve çekilen yalnızlığın sürekliliğiyle ölçülüyordu. sonra, küçük bir  ............ kasabasında ilk mekanik saat yapıldı. insanlar önce büyülendi, sonra dehşete kapıldılar........... bazı yönlerden bakıldığında hayat 'büyük saat' öncesinde nasılsa öyle devam ediyor. caddeler ve bulvarlar çocuk cıvıltılarıyla dolu..........genç oğlanlarla kızlar, bir çarşının avlusunda karşılaştıklarında birbirlerine utangaç utangaç bakıyorlar. ressamlar, evleri, binaları resimleriyle süslemeye devam ediyor. filozoflar, düşüncelere dalıyor. ama her soluk alış, bacakların her hareketi her romantik göz edimi akılda hapsediliyor. her eylem, ne kadar küçük olursa olsun artık özgür değil.............kocaman bronz sarkaç hayatlarını ölçüyor....on binlerce insan.....büyük saat önünde diz çökmek için bekliyorlar. sessizler ama için için kabaran öfkelerini de bastırıyorlar. çünkü ölçülmemesi gereken bir şeyin ölçüldüğünü gözlüyorlar. çok değerli dakikaların ve yılların geçtiğini gözlüyorlar. kendi buluş merakları ve cüretkarlıklarıyla kapana kısılmışlar........"                     (einstein'ın düşleri)

yinelenmeli :
"çünkü ölçülmemesi gereken bir şeyin ölçüldüğünü görüyorlar."(einstein'ın düşleri; alan lightman; s.174-175)

oysa hegel, mendel, darwin ve hızın keşfinden önce kant vardı : "tarih, bireysel aklın değil, türün perspektifinden değerlendirilmek zorundadır" diyen kant...

kant'ın 'felsefe'sini değil kişiliğini ele alan bir çalışması üzerine hale tenger şöyle diyor : "i. kant, her gün aynı saatte yürüyüşe çıkan, büyüdükçe bahçedeki ağaçların gölgeleri değişiyor diye komşusundan onları kesmesini rica eden, hatta 'kâbuslardan kaçın' diye yazacak kadar kendisini ve çevresini kontrol etme arzusunda olan biriydi. işte o dikenli yastık bu kontrol arzusu ile kontrol edilmek istenen arasındaki çatışmayı simgeliyor."                                                                     (cumhuriyet; 16.4. 2000; kültür sayfası)

bu türün yüzyıl sonu örneğini bir hoolywood filminde, yayın/ teknoloji merkezinde, eski kantçı ruhun bir devamı olan yeni-tanrılar statüsündeki kahramanın; bir kenti bir bireyin etrafında kuşatarak, bireyi olması/yapması gereken şeylere yöneltme uğraşında (kameranın zoomlarla gösterdiği) yeni-hitlerci yüz ifadelerindeki iktidar arzusunda görmek mümkün oluyor.     [strateji ve temsil savaşlarında on yıl sonra bu ihtiraslı yüzleri thy, toki, akp vb. kurumların müdürlüklerinden geçerek 23. dönem parlamentosunu 'dolduran' genetik türde bulmanız olası...]

"tüm mekan yaşamakla tanık olmak arasındaki matrise bağlıdır. doğal deneyim tüm çıplaklığı ile oradadır, ama masumiyetini dikizlemenin zoruyla yitirir. 'fark ettirmeden dikizleme' süreci (başak şenova; önermeler broşürü); kantçı paradigmanın, günümüzdeki görünümüdür. oysa, tüm 'görünürlerin' kontrolünün sağlanması için gerekli bir dışsallaştırmadır.  makinasal düzenekler/düzenlemeler insanlaşma yaftası altında; insanın araçsallaştırılması ve tarihsel-küresel kontrol/egemenlik tutkusunun aracıdırlar. diğer işlevler bunun ardından sıralanabilirler.....

"süreç, genetik bilimiyle başlamıştı. onun tohumlarını bir "ilahçı" olan mendel, organik devrimden önce birinci binyılda attı. tohumları meyvelerini, organik devrimde verdi. onların, "efendi" yaratıcının iki bin yıllık egemenliğini yıkacak olan "yeni tanrılar" takımının tohumları olduğunu bilseydi, atar mıydı?"
                                                                                                                      (osmos kronos; adam şenel)

şimdi bu soruyu, tüm rejimlerin/ülkelerin cumhurbaşkanlarına tanınan yetkilerin arttırılması adı altında referandum ve yasa değişiklikleri yapma "zorunluluklarını" oluşturan hayat karşısında sormak gerekmiyor mu? [hele şu son on yıl sonrasında bu kadar ispatlanmış iken...] sorun şu ki; kimse durumun kant ya da mendel'in yolaçtığı bir sorun olduğunu görmüyor!

mendel, bilerek bilmeyerek, bir canlının biçiminin gizini açmıştı. bu gizin kuşaktan kuşağa geçirilişinin yasasını ele geçirmişti. kısacası, "yazgı" denen şeyi, efendinin sözünde değil, bezelyenin özünde aramak gerektiğini göstermişti. oparin ve haldane, cansızın hangi koşullarda "can" durumuna dönüşebileceğini gösteren düşünceler geliştirmişlerdi. carl correns, hugo de vries, erich tschenmark von seysenegg, birbirlerinden habersiz, onların gösterdiği yolda yürümüşlerdi. ve joshua lederberg, daha bir tıp öğrencisiyken, can alıcı buluşu yaptı : (biraz yukarıda çıkarları ve kaygıları alıntılanan lederberg!) : kız arkadaşına gösteriş yaparken, giriştiği bir araştırma sonunda, genlerin bir canlıdan bir başka canlıya aktarılabileceğini gösterdi. watson ve crick, dna'nın planını çıkardı. arber, smith, nathans gibi bilginler, genleri, kimyasal yöntemlerle, kesip, biçip, çıkarıp eklerken, yapı yükseldi: "genetik mühendisliği böyle doğdu baylar, bayanlar."

"organik devrimi gerçi genetik mühendisleri harekete geçirmişlerdi. ama onun nasıl durdurulabileceğini bilmiyorlardı. denetimlerden çıkacak derecede hızlanmasını frenleyemeyeceklerdi. bu gücün çok geçmeden sorumsuz kimselerin ellerine geçmesini engelleyemeyeceklerdi."                           (osmos kromos; s.15-16)
    
                                               *                      *                      *

bedenin deneyimini atlayarak bu konuda söz dizmenin güçlüğünü belirtmiştim. ben atlasam günün nazileri atlamayıp deneylerini sürdürüyorlar zaten...bu deneyler dolayında üretilen söylemleri atlayarak yeryüzü hakkında sahici bir söz ve eleştiri de geliştirilemiyor. bu alandaki söz üretimi deneyin ya da türün üzerine konuşuyor doğal olarak , oysa sıradan bir insanın muhatap olduğu uygulamalar, insan ve hayat ilişkisi bağlamında bir söze gerek var. aradaki fark bu.

"gözlerinin önünden, organik devrimin parlak evreleri bir bir geçmekteydi. öyle ki sonunda düşünceleri, amaç-araç ilişkisiyle doğrudan ilişkili bir noktaya gelebilmişti."                                    (osmos kronos; s.16)
"....insanın varolmuşluğu........" ... "yaratma ne kadar 'özgürlük' kavramına yakınsa, yaratılma da 'tutsaklık' kavramına o kadar yakındı."                                                                                                          (s. 142)

kasıtlı ve örgütlü biçimde insanı/bireyi yalıtan kötülük şebekesi olarak toplumun hangi işlemleri ve neden yaptığını bilmeye/anlamaya başladığımızda, hayat, bilim ve gelecek üzerine konuşmaya başlanabilir. toplu yaşama mekanlarına "sürülmüş-itilmiş" kalabalıklar (yaşlı yurtları, ıslah evleri, kampusler, yetiştirme yurtları, hapishaneler, hastahaneler, öğrenci yurtları, eksik/sakat bedenliler, farklılar, [en son eklenen tek kişilik mekan kurgulu toplu konutlar] ) ; ya da tek tek ve birkaç kişilik grupların yalnızlığında herhangi bir sonu bekleyen tekillikler, bir seçme-yerleştirme işlevinin labaratuarik dizaynının parçalarını oluştururlar.
                           
                                              *                             *                                *

böylesine yalıtılmışlıkta sorunsallaştırılan şudur : "beden ve mekanın denetimine karşı isen , (bir tehdit olarak)
iktidar arzusundan güvenliğe, iletişimden hazza , düzenlemelerin olanaklarından yoksunlaşmaya razı mısın?"
[ şimdiki zamanda facebook'da zaman tüneline geçerken de aynı durumla karşılaşıldı : koşulsuz köleliğe gönüllü kulluk !! ardısıra gelen cümlenin de on yıl önce biçimlendiğini lütfen unutmayın: ] beden ile zaman arasındaki ilişkilerin, soğuk savaş sonrası kaotik kültürüne özgü model-borsa-iktidar oyunlarının temeli olarak araçsallaştırıcı bir düzenlenişi sözkonusu. [kentsel dönüşüm, toplu konutlar, doğanın satılışı, gözetim toplumu ile teknolojik oyuncaklar arasındaki bağıntı; ne olup bittiği hâlâ anlaşılmaz mıdır ? ]

sorunsallaştırma, [buna küresel diktanın pop aklı da diyebilirsiniz]; daha ilk noktasından başlayarak yanlış. çünkü birey hangi koşullarda olursa olsun özgürlüğü, hazzı, bilmeyi, eşitliği ister. bunlar onun tarih boyunca mücadele ederek kazandığı en doğal haklarıdır üstelik. bunlarla oynamak ile bir bedene işkence yapmak arasında hiç bir fark yoktur. ama gündelik uygulama budur. geçen yüzyıldan arta kalmış "kitle ruhu" kültürünün ve "seri üretim" mekanizması olan arzunun, ahenkli bir ritmle tıngırdaması için sermaye paylaşım savaşı olarak iktidarın merkezde yoğunlaştırılması !! eşdeyişle  tüm siyaset biçimleri dikkat ve enerjilerini insan zihni ve bedenini tahakküm,denetim, yönlendirme düzenlemelerine yoğunlaştırmış görünüyorlar. giderek fütursuzlaşan beden politikaları uygulamaları insana ve geleceğe dair iyicil düşlerden yoksun olanların egemenliğinde bir yeryüzüne evrildiğimizi gösteriyor. [yerleşim , konut, teknoloji, hatta şike ve kredi sorunları bile bu sürecin doğrudan sonuçları.]

bütün bunların genetik bilimle nasıl bir ilintileri olduğunu daha fazla soracaksınızdır sanırım.
bu sorunsallaştırımlar; "orada kendine dokunulması için bekleyen; o dokunan gözler olmaksızın varlığını sürdürmesi imkansız" yaklaşımı; salt bu sözcüklerin yazarının belirttiği gibi "sanatçı oyununu görüşü tersine  çevirerek oynar : izleyeni arzu makinasının bir parçası kılığına sokar. ne de olsa 'parlayan her şey altın değildir' nedeniyle değil ( b. şenova; önermeler broşürü) ; beden-politika ilişkileri ve "labaratuar deneyleriyle ilgili risklerin araştırılıp değerlendirilmesine, yalıtlama önlemleri ve labaratuardan rdna kaçırma sorunu ile başlanır" (levin-harwell;biyoteknoloji;156) nedeniyle yanlışlanmalı ve insanı bedeni bütün bu süreçlerden özgürleştirerek  karşı çıkılmalıdır. bu karşı çıkış arzuya, bedene , özgürlüğe olabildiğince hakiki anlamlarını vermekle eşsüreçli ve eşanlamlıdır. bunlardan vazgeçmek tarihin ve özellikle son yüzyılın "güdülenmiş sürü" tekniklerini ve anlamlarını olumlamak anlamına gelir. [ ki on yıl sonra bu yönde işleyen bir sürecin sonuçlarıyla karşı karşıya olunduğunu bir kez daha anımsatmak gereği duyuyorum.]

oysa "bir canlının bir canlıyı sömürmesini 'anımsatan' her şey, rafine uygar insanı rahatsız etmeliydi" (osmos kronos; 27). "rekombinant dna endüstrisinin, transistörlü elektronikteki gelişmelerin türettiği endüstrileri anımsatırcasına ve onlarla içiçe geçerek, eczacılık (ilaç) ve ağır kimya endüstrisi alanlarındaki bir çok şirket; üniversite bilim adamlarının da katılımlarıyla;para yatırıp,yatırım yapmaktalar."(max tishler; biyoteknoloji;9)

c. grobstein'ın age of inter vention ( müdahale çağı ) deyişine gönderimde bulunan e. hanson; "bu söz bize, insanların, tarihte ilk kez, kalıtım sürecine bilinçli olarak karışabilecek duruma geldiklerini anlatmaktadır" biçiminde yorumluyor. oysa aynı deyiş bana ekte bir bölümü örneklenen pek çok kavramı çağrıştırıyor:  "biyolojik manüpülasyon" ; "alıklaşma duygulanımı" ; "davranışa dayanıklı betonarme" ; "im-altı satışı" ; "yasaya uygun oyun" ; "hissiyat teknolojisi"; "araç akıl" ; "ölçmenin metodolojik tahakkümü" ; "toplumsal karakter imalatı" ; "klonlama" ; "makinasal anımsatma" ..........uzayıp gidecek ve bu sözcüklerle konuşulmadığında bu yeryüzünü konuşuyor olmadığımız bir liste...

sıradan insanın karşılaşabileceği biyo-teknolojik uygulamaların anlamı nedir? örneğin genetik kodlarla oynamak olası mıdır ya da sonuçları nedir? alev alatlı'nın cümlesi : "iyi gen kimdeyse o kazansın " nasıl pratik uygulamalar anlamına gelir? varsayalım ki, şu yazıların içeriğine göre değişen genetik sokuşturmalar mümkün mü ve böyle bir olgu yazılanların yönelimini nasıl etkileyebilir ? tarih boyunca süren belirlemecilik tartışmaları, dışsal ve öte olanın etkileri gibi pek çok tartışmayı da anımsamak gerekir.  bütün bunlardan sözetmek yaşanan bina, atmosfer, kullanılan hertürlü araç, yüksek teknoloji uzamsal erişimleri vb.  pek çok aracın etkiselliklerinden sözetmek demek. yazılanlara göre , verimli akılsal enerjilerin derhal 'çalınması', sahiplenilmesi; çıkarların zedelendiği görüşlerde her türlü engellemenin gerçekleştiğini söyleyebiliriz. bir adım ötesi, temsilî karakterlerin biyolojik düzenlemeleri ve bir imaj-aldatı görünüm-bedeni oluşturmak.. eşdeyişle genetik ve biyo-teknolojik müdahaleciliğin hemen her şeyle dolaysız ilintisi var ve bunu açık bilgi haline dönüştürmek bu yılların en gerçekçi demokratik girişimidir. bunun başarılabilmesi tarihten güncele devrolmuş bir çok yanılsamanın da sağaltımı olabilir; çünkü, "gerçek anlamda hiç bir modernite, hiç bir somut ilerleme, hiç bir teminat altına alınmış özgürlük asla olmadı."  (baudrillard; binyılın sonu;doğu-batı10;  s.197)  "genetik mühendisliğinin baştan çıkarıcılığı" , "çevre üzerinde kurulan denetim" (biyoteknoloji; 14) ile temsil sorununun, temsil edenlerle edilenler arasındaki ilişkinin (müzikten politikaya...) bir manüplasyon olduğu ortak noktası anlaşılmadan herhangi bir söylem ya da bilim dalını anlamak da olası değil. [on yılda konular dolayımında pek çok kitap yayınlandı, medyada birkaç programa rastlandı; avrupa birliği yasaları bu kavramlar dolayında yapıldığı için mecburen bu sözcükler öğrenildi, hatta medya teknolojileri aracılığıyla tüm bedenler delik deşik edildi ama yaygın bir bilinç ve politik bir söylem belirmedi.]

                                         *                            *                            *

"dna nedir?" başlıklı yazı dna üzerine genel bir bilgi sağlamakta. dna'nın genetik malzeme oluşu ve bilimin onun üzerindeki egemenliğinin; canlıların tarihinde hiç bir türün karşılaşmadığı sorunlar ve sorumluluklar çıkardığını da belirtmiş yazar.

dna üzerinde yapılan çalışmalar hayvan ve insan kopyalanması süreçlerine uzanır. bunun anlamı canlılığın üretimi ve tüm canlılık biçimlerinin birbirlerine geçişlilikler oluşturabilmesinin olanaklı hale gelişidir. ama insanlığın yararı mı yoksa denetimde hangi çıkar grubunun bulunacağı mı konusu alanın temel tartışmasıdır ve günümüzdeki pek çok "ihale" çekişmesi bu nedenle oluşmaktadır. hükümet, endüstri ve üniversiteler tümüyle tartışmanın içindeler. ( biyo-teknoloji; sarmal yayınları)

"yeni yaşam biçimi buluşlarına patent hakkı verilmesi; pazarda tek bir ürünü bulunmaksızın milyonlarca dolarlık kapitale sahip olan bir endüstriyi yasallaştırmak; nitelikleri önceden bilinmeyen yeni hastalıklara yolaçılması (son onyıllarda ortaya çıkan pek çok yeni hastalık anımsanabilir); labaratuarların denetim koşullarında yaşayabilen mikrop soylarının yapay olarak türetilmesi; rdna teknolojisinin hızla ticaret amaçlarına yöneltilmesi ( ki son yıllarda özellikle müzik piyasasında beliren tını ya da görüntü olarak "kopyalar"; ülkede sanki dpt tarafından açığı  varmış da çoğaltılıyormuş gibi üretilen bıçkın, lümpen tipojoji üretimi; olayın ticari olanın ötesinde kullanımları olduğunu düşündürüyor.); sorunun 'gen üstüne gen ekleme'den çok 'kâr üstüne kâr ekleme'ye dönüşmesi; endüstri alanındaki gelişmeler; saçmalık derecesine varan kedi ve köpek türlerinin oluşturulması; siyasal-ekonomik-bilimsel alanlardaki kötü kullanımlar; sperm bankaları; ilaç, kimya ve besin sektöründeki kullanımlar: antibiyotik, hormon, aşı, enzim ve antikor üretimlerindeki yeni yöntemler; tarım alanındaki kullanımlar; üretilen mikro-organizmalardan yapılan ürünler; yeni biyo-teknoloji yaratıları; bunların oluşturduğu irili-ufaklı yeni sektörler; gündelik kullanım eşyaları ya da beyaz eşya ile bu çalışmaların sonuçlarının birleştirilmesi sonucu ortaya çıkan gelişmeler; bu alandaki gelişmelerin sonuçları oldular : gen ticareti, kan ticareti, insan ticareti...(parantezler  benim, diğerleri kitaptan özetlenmiştir)

komik görünüyor ama 'bezelye'den yola çıktığımıza göre; kitle kültürü sektörleri ve sinema gibi kitle gösterilerinin tarihinin de; bugünkü kullanımlarının (model-temsil-kopya...) olgularla etkileşiminin netliği yanısıra; genetik bilimin tarihleriyle koşutlukları anımsanmalı.

bu noktada barry ı. kiefer'in kitaptaki makalesinde dikkat çektiği öjenik bilimi/ kavramı önemsenmeli.
öjenik (ing. eugenis); etimolojiye göre, "iyi doğum", doğuştan iyi nitelikli canlılar oluşturma gibi bir anlama gelen, ırkın kalıtsal özellliklerini geliştirme veye düzeltme yolunda, genetik kompozisyonunu seçici yöntemlerle değiştirerek insan türünün ( ya da belli bir ırkın, ulusun, halkın) biyolojik yapısını geliştirme ile ilgili "sözde" bilim ve yirminci yüzyılın başındaki bir düşünce akımı.

kiefer "genetik mühendisliğin en eski biçiminin "seçici üretme" olduğunu belirtiyor : "bir türün istenen özelliklere sahip bireyleri seçilir ve onların üremesi sağlanır. onların yavruları arasından, analarında ve babalarında görüp istediğimiz özelliklere sahip olanlar seçilip çiftleştirilir. bu işlem, bir şans ürünü olarak istenen tüm karakteristik özellikleri kendinde toplayan bir gerçek soy (ırk) oluşturulana dek yinelenir."   (39)

bütün bu tanım ve anlatımlar 20, yüzyılın neden ve nasıl "böyle" (!) geçtiğine dair ipucu veriyor. üstün bitki ve hayvan türleri elde edilmesindeki "başarılı" programların; yüzyıl başında genetik özürlülerin ayıklanmasıyla bir tür "bilimsel" yaftalı üstün ırk politikalarına yol açtığı açık. yazar hitler döneminde bunların bilinmediğini savlasa da... (39-41) kaldı ki bu yöntemler "ilgili kimselerin yeterli bilgiye dayanan rızası söz konusu olmadan hâlâ uygulanmakta" ve bu durum günümüzde sonsuz-sınırsız ve eğlendiren gizli zorbalık olarak yürütülmektedir.

                                            *                              *                          *

1951  dna'nın bölünmesi
1960  sonları dna parçalarının koparılması, birleştirilmesi ve aktarılması işlemi teknolojisi kararı
1982  bu teknolojinin endüstri haline gelişi
          rdna'nın daha etkin olarak işlenmesi.

"dna'nın hücre içinde iki işlevi vardır. biri kendisini, şaşmaz biçimde eşlemesi, kopyasını çıkarmasıdır. 1) genetik bilginin kuşaktan kuşağa aktarılması. 2) bedende bulunan her bir hücrenin işlevine uygun bir genetik bilgi kotasının bulunmasının sağlanmasıdır.
dna'nın bu ikinci işlevi, ilgili  hücrenin ya da canlının yapısını ve karakterini belirlemektir. bu iş, ribonükleik asit (rna) adı verilen bir başka nükleik asit türü aracılığıyla gerçekleştirilir.......rna ve dna birlikte bir kodlama düzeneği oluştururlar. (130)
dna'nın bölünmesine olanak veren araçlar restriksiyon endonükleazları denen enzimlerdir. bunlar cümlecikleri ayıran noktalı virgüle benzer bir işleve sahiplerdir. dna yapısı ile ilgili kurallar bakteriler, bitkiler, mayalar, algler, insanlar, hayvanlar, memeliler, böceler için de geçerli olduğunu gösterdiğinden bir canlıdan dna'sının bir parçası çıkarılıp bir başkasına "sokulabilir"..... oluşan melez dna bakterilere alındığında bakteriler içlerine sokulan yabancı dna'nın sınırsız olarak üremesine izin verecek biçimde aptallaştırılmış olurlar. (133) ( bütün bunların somut görünümü/ örneği olarak bana da bakabilirsiniz. ya da kitle taşım araçlarındaki kalabalığın durgun/alık halleri; tek tek arabalarındaki insanların prototip manzaraları, bu uygulamaların toplumsal sonuç görünümleridir.) * (*yıllar önce espri olsun diye yazdığım cümlelerin yansımalarını, gdo'lu ürünleri protesto kampanyalarında sevdiğim karakterlerle aramda mesafe konulmak için kullanıldığına rastladım. alıklığımın kademesi on yıl önce bunların yazılmışlığının berisinde kalır.!) [bugünün notu : bu cümleleri yazarken işittiğim tv reklamında şöyle bir cümle kurulmuş:  " ne kadar sevimsiz genetik özelliğin varsa kızına aktarmışın kromozomların "  böylece reklam genetiğini bu yazıya sokuyor.]

"genetik bilginin bir canlıya sokuşturulmasının günümüzdeki amacı, hiç de tohum hücrelerinin (bir türün karakteristik özelliklerini soyuna geçirmesini dikte eden hücrelerin) genetik bilgisinin değiştirilmesi (genetik özürün düzeltilmesi) değil; bir türün bireylerinin (üreme hücrelerinin değil) beden hücrelerinin değiştirilmesidir."  (lederberg; 134) ( nedir bu cümleleri yazarken ağzımdan içeri girdiğini duyumsadığım nöronlar??)

"1977'de genentech bir beyin hormonu olan somatostatın'in üretilmesine öncülük etti. insan eliyle biçimlendirilmiş (sentetik) bir gen, bir e-coli plazmidine sokuşturuldu ve böylece bakterinin sentezleme düzeneği sözkonusu hormonun üretilmesinde kullanıldı. 1978' de insülini, 1979'da insan büyüme hormonunu ürettiler." (biyo-teknoloji) (reklamlarda görülen e-kolay sözcüğünün kullanımının bu arka plana yaslandığı kolayca anlaşılabilir.)

bu değinide özet olarak bile değinilmeyen, belki yüzyılın hikayesi denilebilecek olgu, ki tüm bilimlerin yüz yıl süresince sıçramalarının bireşimsel sonucudur, osmos kronos'ta başka bir dille anlatımdadır :

"organik devrim, bir bakıma, bu genel gidişi hızlandıran katalizörden başka bir şey değildi. bir bakıma, bambaşka bir şeydi. çünkü tüketim toplumu "bir insana bin araç" ilkesi yönünde işlemekteydi. cansız araçlardan canlı araçlara geçilmesiyle insan ürpererek evrenin tümüyle bir canlıya dönüşme yönünde eğilim gösterdiğini görecekti. evrenin, bilemedin yerkürenin tümüyle organikleşmesi ! (osmos kronos 24)  bunun yansıması toplumsal tarihsel olguların yersizyurdsuzlaşmasıydı. örneğin "işçiler araçlarının canlı olmasını istemiyor, çünkü canlı araç olmanın ne demek olduğunu, kendi deneyimlerinden biliyorlardı." (43) "insanlar, dilin aracılığıyla, birbirlerinin kafalarının içini, düşüncelerini de denetlemeye kalktı. bu da bir gelişme mi?" (37) "organik ve bilişim devrimleri" sonucu "bazı ülkelerin insanları, bazı insanların paraları, bazı insanların ise canlı cansız araçları arttı. (52) "insan kullanmak ve makine kullanmak benzer durumlardı" (53) "düzeni sağlamak için, düzeni sağlamlamak için; herkesi herkese, herkesi merkeze bağla." öteki amaçlardan biri, yatak odalarına dek insanların içine dalmaktı; onları, koltuklarına bağlarken, yaşama, düzene, toplumsal konumlarına bağlamaktı." (54) böylece insanlar, dört bir yandan denetlenmiş olacaklardı. iletişim çemberi içinde, tam bir kuşatma içinde tutulacaklardı. ecco medya " (55) "makinaların insana benzetilmesi teknik, insanların makinalara benzetilmesi 'taktik' bir işti." (55) emekçi robotlar, denetçi robotlar, yönetçi robotlarla bir ülkede o işle ilgili tüm alanları ele geçirmek; giderek yeryüzüne yayılmış robotlar imparatorluğu gibi adlar verilen oluşumlar gerçekleşti. (57) yeryüzünün belli ülkelerindeki belli halklara, belli görevler verildi (57). [ bir kez daha yineliyorum, bu değini 2000-2001 yılları dolaylarında notlanmıştı.]

araya girerek belirtilmeli ki hukuk, siyaset, toplum tarihlerinin gösterdiği gibi "tarih eşitsizlik tarihi olmuştu. insanlık ' hukuksal eşitliği' 'içeriksel eşitlikle' tamamlamaya girişmişti, son iki yüzyılda.. ( siyaset felsefesi; kemski; günümüzde felsefe disiplinleri s.472)....yukarıda sayılan olguların bu temayla bağıntısı ise klonlama, rol dağılımı, eğlence, oyun ile eşitlik yanılsaması oluşturmak olarak işliyor...
"osmos kronos sorunun çözümünün 'teknik' değil; amaç-araç ilişkisiyle bağlantılı "etik" bir sorun olduğunu, derinden derine seziyordu. (76) insanlar artık hücre çekirdeklerinden klonlanıyorlardı. kronos, klonlamanın, düzeni ve karalılığı sağladığını yadsımasa da genetik birörnekliğe yol açacağı kanısındaydı." (81) . dna, içinde "amaç" değil "olanak " taşıyordu. (86) ve sürü yaşamına geçilince,sürü mü amaç, biri mi amaç? (87) olacaktı ! [ bunları yeniden yazarken bende bir kâhinlik durumu mu var acaba diye aklıma gelmiyor da değil!]





[ bu yazının devamı henüz aktarılmadı : kişisel hayatımdaki nesneler dolayında değiniler ve kamu alanlarındaki kimi gösterge/ iletilerden örnekler; amaç-araç ilişkisi ile biyolojik düzenlemeler arasındaki ilişkilerin mevcut teknolojilerle nasıl biçimlendiğini göstermek amacıyla konu ediliyor. ]
[ ..... ] işaretinin bu yazı bloga geçirilirken notlanmış değiniler olduğunu bir kez daha anımsatıyorum.




güncel değiniler :"uzaklardan bir negatif öjenizm örneği";ceyhun balcı;cumhuriyet bilim-teknik 6.04.2012
                          "bilim adına genetik kıyım yapılıyor"; sol-portal haber, 7.nisan.2012