28 Mayıs 2014 Çarşamba

aklın kamusal ve özel kullanımları

aklın kamusal ve özel kullanımları tanımları dolayımında son derece kişisel bir ileti: “ ‘başkalarını da ilgilendir’ olduğunda konuşma başkalarını ilgilendiren üç yüz yıllık egemen konuşma pratiklerinden nasıl kurtulur?” e. köker; kamusal alan; sy. 539 aklın özel kullanımı  öznellikler alanına aklın kamusal kullanımı  nesnellikler alanına tâbi kılınmışsa olguda tarihsel ve radikal bir yanlış söz konusu ‘gibidir’! aynı dinin varoluşunda olduğu gibi… binlerce yılın kuşatıcı aşılmış yargılarından kurtulmaya yönelindiğinde, eski yanlışların yanlış olduğu bilgi haline dönüştüğünde, başka bir ‘radikal yanlış’ aşmayı kolaylaştırır ya, belki böyle bir sürece benzetilebilinir… ancak benzer süreçlerin ilksel yönelimleri, keşifleri, yeniden üretimleri salt entrikasal kurgular ile biçimlenmemiştir. aynı olguyu güncellikler içinde, farklı politik ayrışma ve çıkışlarda, tekniklerin makro uygulamaları var olan gerçekliğin her bir defasında yeniden bir kez daha ele geçirirlerken vb. görülebilir… *** söyleşilerde, dolaşımdaki pek çok söylemle karşılaştırıldığında, aydınlanma kavramlarının ilk kez bu denli kavranılmış olduğunu duyumsuyorum, aklın kamusal ve özel kullanımlarının aydınlanma projesindeki yapısal öneminin vurgulanması gibi… ancak söz konusu kurguda köklü bir yanlış olduğu fark edilebilirse, yönelimlerimizi netleştirebileceğiz. toplumbilim – aydınlanma özel sayısında James schmidt’in makalesi, kant’ın ‘aydınlanma nedir?’ e verdiği yanıtı değerlendirirken şunları yazmış: “aklın özel kullanımda pasif olarak hareket eden kişinin çevresi, mutlak “kamusal amaçları” savunma ve hatta geliştirme amacını matuf olan “yapay bir sözleşme” ile sarılır. bu özel kullanımda kişi bir “bir makinanın parçası” olarak işlev görür ve bu durum kesinlikle tartışmaya kapalıdır.” (toplumbilim s.11 sy.29) schmidt bu cümle öncesi kant’ın yaklaşımı irdeliyor: “kant’ın zihninde ‘her şartta kişinin aklının kamusal kullanımını mümkün kılan özgürlük, bütün her şeyin en saf formudur.” yeryüzü tarihinin farklı kurgularına itaat etmemek, uyum sağlamamak da özgürlük kavramına dolayımlı ise, kant’ın bu yaklaşımının tahakkümün tanımı bağlamında önemli bir nokta olduğu söylenmeli. kant'ın aydınlanma yanıtına dönersek: “oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez. (…) ne var ki, her yandan: ‘düşünmeyin! aklınızı kullanmayın!’ diye bağırıldığını işitiyorum. subay: ‘düşünme, eğitim yap!’, maliyeci: ‘düşünme, vergini öde!’, din adamı: ‘düşünme, inan!’diyorlar. (kant, toplumbilim s.11 sy.18.) böyle bir zeminde kamusal alan ve bu alanda söz söyleme özgürlüğü, kamuya ilişkin taahhütlere dair “katılımı” hatırlatmanın vasıtasıydı: bu alan tarihsel olarak greklerdeki ‘polis’ ve ‘oikos’ ayrımının (pazarda ve topluluk meclislerinde yarışmacılıkla sağlanan kamusal hayatla, ‘oikos’a dayalı özel hayatın) devamı sayılabilirdi. ahmet çiğdem, kamusal hayat, sy. 504. *** foucault neden şu soruları sormuş olabilir? : “şimdimiz nedir? mümkün deneyimlerin şimdiki anlamı nedir?” “kendi bilgimizin nesnesi olan özneler olarak nasıl oluşturulduk? iktidar ilişkilerini uygulayan veya onlara itaat eden özneler olarak nasıl oluşturulduk? kendi hareketlerimizin ahlaki özneleri olarak nasıl oluşturulduk?” kant'ın tanımları ile foucault’nun soruları arasında neden-sonuç ilişkisi söz konusu! ki fuko’nun yaklaşımı sorunun tüm bağlamlarını anımsatıyor… *** bu değiniyi/anımsatmayı/itirazı yazmam nasıl mümkün oluyor? hangi dışsal faktörler etkiyor olabilir? ya da bir akademisyen yazma/düşünme/çalışma sürecinde dışsal bir etkinin yönelimlerini sürüklediğini belirttiğinde özgürlükten mi tahakkümden mi daha çok söz etmemiz gerekir? kant'ın duyduğu cümleleri fazlasıyla duymayı sürdürüyoruz: güvenlikçiler (üstelik hem özelleri hem genelleri var artık), maliyeciler, imamlar ve sistemin aslı daha nice mesleği, psikiyatrlar, şirketler, bankalar; hep birlikte önce ‘düşünme, borçlan!’ diyorlar, ardından ‘düşünme, öde!’; üstelik iktisaden olduğu kadar ahlak düzlemlerinde bile… kavramaya yönelten bir olgu olarak pratik durumlar ve sıçrama ilişkisi kurulmuştu. yıllar önce toplumbilim’in aydınlanma özel sayısını altlarını çizerek okumuşum; önerildikten sonra tekrar okudum. bedenimin, mekanımın aradaki yıllarda kullanımı nedeniyle (pratik!) şimdi çok daha başka türlü anlıyordum cümleleri… ancak heyhat! bütün bu yıllar boyunca maruz kaldıklarıma dair hukuk felsefesi, felsefe hukuku vb. alanlarda, değil yetkin birine, anlamaya yatkın birine de rastlamadım. işleyişin makinasallığı hiçbir kamusal-özel ayırımı içermiyordu. özel olan da politikti! aynı süreçte okuma-anlama çabasını terk etseydim ya da kuşakdaşlarım gibi erken göçseydim bu hayattan, dillendirme iletme olanağı olmayacak pek çok ‘uygulama’ !! ey hayat!! maruz kaldığımız hayat ve sıçrayan kavrama !! fuko’nun sorusuna verilen yanıt, “şimdiki durumumuz”, böylesidir! ‘herkese iyi gelecek’ spotlu reklamların tüm yılı kapladığı süreçte tüm özgürlük yanlılarının ve düşlerinin ve kamusal söz taleplerinin, sürece yayılmış soykırım teknikleriyle telef edildiği bir yıl geçirdik: “iyi ve kötü görecelidir, kime göre iyi/kötü?”, oluşturulmuş bedenlerin refleksif tepkileriydi artık. gündelik yaşantımız yani özel ve kamu ayrımlarının tümüyle anlamsızlaştığı alan; bedenlerin, mekanların, ihtiyaçların, imgelerin delindiği, kodlandığı, ticarileştiği, fütursuzca kullanıldığı, belki hiç fark edilmedik işlevlere tabi kılındığı uygulamalarla kuşatılmış durumda. kurumların adları bile çok farklı: toplu konutlar idaresi, denetimli serbestlik müdürlüğü, suç işlemeyi önleme amirliği!!!! eşdeyişle; olumlanarak ve özgürleşmeye yöneltilerek tanımlanmış, kurgulanmış, savunulmuş olan süreçlerin, mikro tahakkümlere vardığı/sürdüğü bir tarihsel gerçeklik içindeyiz. toplumbilim'i yeniden okuduğum hafta öncesi bir yakınımla telefonda söyleşirken kant’ın değinisine koşut durumları paylaşmıştık: sesler duyuyorduk: on yıl önce oturulmuş, yıkılmış ve yerine yenisi yapılmış bir binadaki elektrik faturasında ödenmemiş iki liralık borcu tahsil etmeye gelen görevli, işsiz olup yaştan emekliliğini bekleyen çaresiz bir emekçinin kapısına gelip ahret soruları soran sigorta görevlisi; evlerde çalıştırılan gündelikçilerin peşine takılan sigorta ceza görevlileri; yıllardır oturduğunuz evinizin çevredeki yapı dönüşümleri nedeniyle değeri arttığı için artan vergileri toplama memuru; olağan, doğal ve güvenli çalışan doğalgaz sistemlerinizi tümüyle dış mekanlara çıkartmak için tebligat ve kapama işlemi yapanlar ve sonra dairelerinizi tekrardan boydan boya borular döşeyerek işgal etmek için bekleyen rekabet halindeki şirket temsilcileri, cam kesiciler, elektrikçiler, boru takıcılar; her biri için ayrı işlem, her işlem için yapılan ‘yapay sözleşmeler’, ödemeler için sırada bekleyenler, liste sonsuz biçimde uzayıp gider… bu ortamda aydınlanma sorusu yer ve anlam değiştiriyor… tarih boyunca; din, felsefe, bilim, aydınlama gibi adlarla anılan sıçrama noktalarının, insanın yeryüzünü anlama çabasına getirilmiş eksik açıklamaların, sürdürülemez olduğu yeni bir sıçrama eşiğine varmış değil miyiz? (tarihteki anlara ilişkin, ‘hristiyanlık, felsefenin popüler yansımasıdır.’ tanımları anımsayarak) schmidt’in yazısının son cümlesini bu bağlamda anlamak gerekir: “kant başıboş spekülasyonun ve imanın uygulanması tehlikelerine dikkat çekmek suretiyle, aydınlanmanın kendisi için bir kalkan olduğunu iddia edebildi.” (tb, sy.32.) korunma gereksinimine dair şu değini de önemli: “aklın asıl işlevi kavramları/düşünceleri çelişkilerden bağımsızlaştırmak ve “sesli aklın özdeyişlerini”spekülasyonların sofistike saldırılarından korumaktı.” itaat tekniklerinin; hegel ve heidegger’in mikro tahakkümsel tanımlarından da geçerek sessiz aklı ya da olası tüm imgesel yönelimleri istilâ ettiği bir çağda aydınlanma nedir ya da özgürlük nedir sorularını sormaya gereksinimimiz var. aklın özel kullanımı, schmidt’in aktarımına göre (sy.29) mesleki bir toplumsal sözleşmeye aidiyetle sınırlı ise; aynı anda çok sayıda fabrikada çalışır olmuş dijital atmosferdeki bedenlerin anlık fark ediş, beğeni, aidiyet, randıman, katılım, tüketim alışkanlıkları/kullanımları, enerji ya da zihinsel yönelimlerinin sözleşmelere içerilmesi, birer sözleşme olarak işlerlik kazanması nasıl tanımlanabilecek ve gerçekleşecektir? (marx: ‘emek gücünü satacağın işvereni seçme özgürlüğü’ anımsanmalı ve “mendellson aklın kamusal ve özel kullanımlarını, aklın mesleki ve mesleki olmayan kullanımları arasındaki bir karşıtlık olarak yeniden ele aldı (…) susan shell kant’ın ‘bir kamu görevlisinin söylemi’ni aklın ‘özel kullanımı olarak ele almasını tuhaf bulur fakat meselenin peşinden gitmez (…) ronald beiner, aklın özel kullanımı karşısında aklın kamusal kullanımına öncelik veren kant’ın öncülüğünün ‘liberal düşüncenin en önde gelen başlarının birisi tarafından geleneksel liberal önceliklerin alt üst edilişi gibi bir şey olabileceğini belirtir.” (schmidt, aydınlanma neydi, dipnot 85, sy.35) soruyu başka bir şekilde yineliyelim: tarih boyunca aklın kamusal ve özel kullanımları konusunda fikir geliştirmiş kişilerin maruz kaldıkları hangi durumlar neredeyse başka bir tarih anlatımı/yazımı gerektirecek hangi olgular söz konusudur ki böyle bir tanım ve gerçeklik algısı belirmiştir? hangi deneyimler bu sorunsallaştırmayı oluşturmuştur? ‘kamusal’ toplumsal sözleşme ile ilgili görevle uğraşan kişiyi niteleyen ‘özel’in karşıtı ve görevi dolayısıyla yaptığı işlere zarar vermeksizin özgürce tartışma düzlemi ise (29); kant’ın bu düzlemi ‘okuyucuların dünyası’ ya da ‘kozmopolit bir toplum’, ‘türedi bir geleneğin’ 18. yüzyılın ikinci yarısında aldığı biçim, olarak algıladığını belirtiyor schmidt: ‘edebiyat dünyasını istila eden dergi/kitap furyasını okuma, tartışma ve eleştirme zevkleriyle de kendilerini gösteren ve kentlerin yerlileri olan bir okur kitlesi demekti. böylece; ‘bir okur kitlesini’ niteleyen okur yazar insanlar olarak, kant’ın askerleri, yurttaşları ve rahipleri, büyük bir imanla akıllarının özel kullanımıyla yürürlüğe giren emirleri eleştirme haklarını saklı tutarlar.’ (tb 30.*) “devletin insanların ruhlarını araştırıp açığa çıkarma hakkı olmadığı gibi insanların zorla onları rahatlatacak ve topluma kazandırabilecek itiraflar yaptırma hakkı da yoktur?” (schmidt, tb 30.) öyleyse kamusal aklın kullanımlarının sınırı nedir ya da kalmış mıdır? örneğin “kentsel dönüşüm” söylemleri ve pratiğinin; özelleştirme süreçleri ve tüketicilerin seçme eğilimlerinin dönüştürülmesi (ya da sabitlenmesi) süreçleri de olduğu bir düzlemde; tüm reklam, gösterge, kod ve söylemlerin; yukarıdaki tanımın ihlali olduğu gerçeği nasıl dile dönüştürülemez olarak kalır? yasayı, anlamı yeniden tanımlamayı gerektirecek önemde olgular nasıl olur da toplumsal bilincin paylaşmadığı, kamusal söz alanında tartışma konusu bile olmayan konulardır. çok basit bir örnek; hayatın tüm anları o denli fütursuzca kullanılıyor ki; yöresel yemek tarifi yaptırılan kadınlar spotlarla yayına konurken (ki kant’ın okur kitlesinin günümüzde reyting ölçüm cihazı takılmış mekanlar ve çip takılmış bedenlerle ekranda görünen söylemlerin biyoteknolojik söylem akışkanlığının düzenlemeleri olarak anlaşılması mümkün); yemek tariflerinin değil taşrada/yerelliklerde modern bir dile özenme hallerinin; dil ve söylemlerdeki “oynamalar” aracılığıyla (gerçek hayattaki ve kamera karşısındaki dil farkları) arzuların, yönelimlerin seyircilerde yeniden üretiminin asıl gösterilmek istenen şey olduğu saptanabilir. konu ile ilgili yaratıcı bir makale ayrıntı dergi s.1’de okunabilir: marc neocleaus; ‘barışçıllaştırma rüyası: birikim, sınıf savaşı ve av’. başlıktaki barışçıllaştırma, ‘pacification’ sözcüğünün karşılığı olarak kullanılmış ki kant’ın cümlesindeki kişinin pasifliği ile sistemin/egemenliğin güvenceliği arasındaki ilintiyi doğrudan kurabiliyoruz. “barışçıllaştırmanın (pacification), on altıncı yüzyılın sonlarındaki machua’dan tutun da on dokuzuncu yüzyıldaki general thomas-robert bugeaudl, general gallieni’ye, yarbay lyautey’e ve yirminci yüzyılda bunların yerini alan roger trinquier ve david galula’ya kadar bütün kilit teorisyenlerinin, barışçıllaştırmadan imhayı değil de inşayı esas alan bir savaş olarak söz etmelerinin nedeni budur. barışçıllaştırmanın temel uygulamasının, toplumsal düzeni (yeniden) inşa etme hedefindeki devasa bir toplum mühendisliği becerisinden başka bir şey olmamasının nedeni de budur. bu yeni düzen içinde inşa edilecek şey ise birikim için güvenli bir temeldir.” (ayrıntı dergi; s.1; sy. 52-53) marx'ın ‘ilkel birikim’i ile barışçıllaştırma kavramlarını sınıf savaşımının asli bir yönelimi olarak, son 500 yıldır dayatılan en kayda değer talebin (bırakın biriksin!) bütünleyicisi olarak var etme arayışıyla, insan -avcılığını sürecin merkezine yerleştirmek amacında olduğunu belirtiyor yazar. çünkü, “kapitalist birikimin temel koşulu, işçilerin tasarruf haklarından mahrum edilmeleridir”, “ücret dışındaki bir geçim aracından koparmak için zor ve şiddet kullanmak” gerekmektedir. “ücretleri zorla kabul ettirme yöntemleri bulma çabasının ve insanları, üretken ve etkili işçiler rolünü benimseyen ve bu rol içinde kalma yolunda sürekli disiplin altına almak zorunda oluşunun nedeni budur.” kant’taki pasif kişinin sözleşmeyle kurduğu ilişkinin (emeğini “seçtiği” işverene satma özgürlüğü/zorunluluğunun), tüm çevresiyle birlikte bir düzenlemeler silsilesine tabi olduğu çıkarımını(!) hiçbir sözleşme ve yasa belirtmiyor!! (bu durum yazılı olmayan anayasa örneklerini anımsatıyor). kant’ın cümlesinde kullandığı “çevrilir”, “kuşatılır” sözcüğünü anlattığı durum engels tarafından şöyle dillendiriliyor: “herkesin evi bir çembere alınmışlık içinde, her yerde yasa koruması altında karşılıklı yağmalama…” (akt: neocleaus; ayrıntı dergi s.1 sf.54) makale, emeğin tarihsel biçimlerinin bilindik yöntemler, yani ‘özgürlük’ ile zorunda bırakılmışlık’ dışında biçimleri olduğunu belirtiyor: “gerçekte sözleşmeli (özgür) fakat yine de zorlanmış (özgür olmayan) emeğin çeşitli biçim ve dereceleri, sanayileşmiş ülkelerde olduğu kadar sömürgelerde de 19.yy. sonlarına kadar varlığını sürdürmüştür.” “özgür” ücretli emekçi sınıfı, o zamandan itibaren biçimsel olarak özgür olup da maddi olarak zora koşulan emeğin yönetiminde merkezi bir yer edinen insan avcılığı aracılığıyla oluşturulmuştur. (sy.57.) “o halde barışçıllaştırma ‘barış’, yasa ve düzen kıyafetleri giydirilmiş bir savaş edimidir(…) çalışmaya müsait, hazır ve nazır, kağıtları düzenlenmiş, bedenleri ve zihinleri uysal işçilerden müteşekkil bir rüya ve direnişten, isyandan ya da kalkışmadan uzak, güvenli bir birikim rüyası.” (sy.58.) ancak insan avcılığı biçimlerinin tarihinde önemli olan “birikim için avcılıktır(…) kaynaklar, birikimi amaçlayan, mülk olarak temellük edilmektedir.” (günümüzde zihinsel mülkiyet vurguları, ‘korsan’ ve korsan-avcılığı söylemlerine değiniyor daha sonra neoclaus.) “böylelikle barışçıllaştırmanın büyük gizemi tam da sermayenin gizemidir: ücretli emek mevcut olmalı; sürekli ve düzenli olmalıdır(…)” (sy.60.) tarihi ve aydınlanmayı, süreçler ve bağlamlar düzeyinde anlamlandırabilmek amacıyla, olguyu başka bir dille anlatan lyotard’a danışabiliriz: “derin bir şekilde savaşçı ve yağmacı olan bu imparatorlukta çalışma ve ekonomik girişim, despotun elindeki gerçek ya da potansiyel silahlardan başka bir şey asla değildir.” “benden hayatta kalmanı satın al, der colbert yabancıya, ama bunun bedeli olarak bütün satın alma araçlarını kaybetmen gerekiyor ve ben burada senin can çekişmeni temsil edeceğim.” (lyotard; libidinal ekonomi; sy.260-261) “bir av, hareket etmeyi bırakmış organik bir bedendir; canlı etin kabuğu sessiz ve hissiz kalır. burada müşterinin keyfi hem organikliği hem de ölümü ister. (…) (318) “teori hareketsizleştirmekten alınan keyiftir.” (315) “müşteri [ki aynı zamanda ‘çalışan’, ‘üretici’, ‘sözleşmeli emekçi”] avdır.” (319) “tam da etrafı gözlediğini sandığı sırada aslında kendisi gözleniyordur.” (319) seçtiği anda “seçiliyordur”!** aynı güncel demokrasilerde olduğu gibi!!! tasfiye edilmiyorsa tasnif ediliyordur. ergin olmama durumu yer yüzündeki var olma durumumuzdur. heidegger’in ‘varlığın ortaya fırlatılmışlığı.’(?) “pazarlıkçı beden ve kurban beden soyguna ve yıkıma soyunan barbarın da aralarında bulunduğu müşterilerden oluşur. onlara bir şey satılır. onların altınları yağma edilir. himayeci set fransız olan ile barbar olan arasındaki sınırı çizer, bunlar muhafaza edilecek özne ile yok edilecek müşteridir.” (lyotard) lyotard soyut resmin olguyu nasıl aktardığını anlatır: “hareketsizleşme kutbu müşteri-bedenin üstüne yerleştirmiştir.” (318) “kaba bir soyut, yalnızca sistem aracılığıyla işler; o teorik bir şeydir, başka bir anlamda, renkli bedeni felç olmaya götürür; ama büyük ressamlar bu bedene hareket kazandırmaya yönelirler. müşteri, tablonun (metnin) kurbanı haline gelir ve bu tablo kıpır kıpırdır. (...) soyutla büyülenme, belirli bir keyif mevkisidir. (…) “bu salınım değil, enerjinin gizlenmesidir; enerjinin bu yerden ve bu yerde öfkeyle atılmasıdır.” (…) [tablonun derisi olan] müşterinin bedeni kendine gelir, bu yapboza bağımlılığı doğrultusunda birleşir. bu etkinlik midir, edilginlik midir?” (319) sanırım gereksiz, uzatılmış bir aktarım olmadı. yine kant’ın cümlesine vardık. bilinir ki “yeni liberal” yaftalı son süreçlerde koruma duvarları kaldırılmış ve yeryüzü vahşetleri çeşitlenmiştir ve katmerlenmiştir. av aynı zamanda seçme, yerleştirme, kalite kontrol, aşırı kar potansiyeli gibi nice kavramla birlikte gerçekleşmektedir. ve yine de kant’ın, hegel’in, heidegger’in giderek daha katmerli tanımladıkları tahakkümün cimleleri dolayındayız… (ve giderek daha renkli bir devinimin eşlik ettiği bir zamansal akışta) eğer aydınlanma bu durumu fark etmek ise son iki buçuk yüzyıl çaresizliğimizi keşfettiğimiz süreçlerdir. ki foucault’un sorularının nedenidir. aydınlanmanın tarihsel anlamı bu türden aralıkta belirginleşir. Kamusal alan, güç ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi olarak; tarih boyunca belirmiş sorunların ‘fayda’, ‘sözleşme’, ‘hak’, ‘özgürlük’ gibi kavramlar dolayımında rasyonelize edilişine yöneliştir. dinsel söylemlerin “parçalanmasıyla kamusal alanın oluşması arasındaki ilişki, dinlerin modern toplumlardaki işlevlerinin anlaşılması için vazgeçilmez bir özellik kazanır: çünkü kamusal alnın gereksindiği özne, özçıkarının çağrısını dinleyen bir öznedir-dinsel çağrıyı değil.” (kamusal alan, kamusal din ve kamusal akıl; a. çiğdem ‘kamusal alan’ içinde sy. 507) “ancak dinlerin kamusal alana girişleri, formal ya da prosedürel rasyonalitenin ölçütlerine uymak yerine, rasyonalite sorununun kenarından geçmek bu sorunun görmezlikten gelinmesiyle mümkün olabilmektedir.” (çiğdem sy. 506) aynı süreçlere ve sonuçlarına tüm yeryüzünde tanık olmayı sürdürüyoruz. kamusal alan, “nesnel ilkeler ve değerler üzerine kurulu öznelerarasılık” ise rasyonalitenin salt faydacılık olarak algılanışı ile nesnellik ilkesi zaten tümüyle devre dışı kalmıştır.” “rasyonalite kavramının toplumsal kavranışı, toplumsal rasyonalite, prosedürel ya da değil, toplumsal öznelerin rasyonellik iddialarının haklılaştırılmasını gerektirir.” (…) “kamusal akıl, öyleyse, ilkin bireylerin kantçı anlamıyla ‘sorumlu ve özerk’ bir donanıma kavuşmasının aracı olmalıdır. kamusal alanın rasyonel örgütlenmesi, kamusal alandaki toplumsal öznelerin rasyonel bir etkileşim ve eyleşim biçimini benimsemelerinin toplumsal ve iktisadi gereklilikleri, bu benimsemenin ‘etik’ meşruiyetine gölge düşürmemektedir.” “kamusal alan, toplumsal düzenin bütünü üzerinde konuşmaya mecali kalmamış bir kırılganlığın gizlenme alanı olarak tedavüle sokulmaktadır (509). ‘kültür endüstrisi’ ya da ‘idare altına alınmış dünya’ gibi (…) temalar, aydınlanmayla başlayan evrensel kötülüğün sonuçları değil, kamusal alanın kültürel ve politik işlevlerinin kaybolması, daha doğrusu kamusal alanın kültürel ve politik işlevlerinden arındırılması, bu işlevlerinin giderilmesinin sonuçlarıdır.”, bu yaklaşımdaki problem söz konusu mecali kalmamışlık durumunun, kant’ın cümlesinde dolaylı ve içkin olarak gözlemlenebilen ‘sermayenin gizeminin’ (‘birikim olsun!’) ve tarihsel süreçlerin tümlüğünün parçası oluşunun ıskalanmasıdır. o, mecali olmama durumu, siyaset kürsülerindeki “muhabbet” dilinden(!) medya düzeneklerine, tüm kamusal söylemlerde gözlemlenebilecek bir haldedir. gündelik haberler her gün dayak yiyen, ölen, kaza geçiren, bedensel-sosyal-kültürel travmalar geçiren işçiler, çalışanlar, kadınlar, çocuklar, toplulukları gösteriyor ve onları temsil eden her birey/topluluk olmadık yaptırımlara tabi tutuluyor. akademik ya da estetik her dillendirme etkisizleştiriliyor ve düşünce hayatının nasıl sönümlendiğini görüyoruz. çünkü aydınlanma sürecinin ardında güç ilişkilerinin aktörü olan, “üretken işbirliğinin düzenleyicisi olarak oynadığı geleneksel rolden ayrılan sermaye, bir zorla ele geçirme aygıtı biçimini alma eğilimi gösterir.” ([sanırım] mandarini; devrim zamanı negri; önsöz; sy.22) ‘patriyarkal pazarlık’ diye anılan süreçlerin bile gereksizleştiği/geçersizleştiği zamanlardır söz konusu olan (a. bora; kamusal alan; sy.553) olgu kant’ın cümlesinde nasıl beliriyor? bir işleme tabi kılınarak, bir makinanın parçası gibi olmak için tüm çevresiyle birlikte yapay bir sözleşmeye sarılan kişinin; yani/aslında durmaksızın zorla ele geçirilen bedenlerin iki yüz yıl sonunda mecali kalmamışlık durumu yaşamalarından doğal ne olabilir? yasa ve sözleşmeler, bu tarihsel bağlam ve anlamda tek taraflı ve manipülatif bir işlev görürler. güncel tüm sözleşmelere bakıldığında görülebilecek bir manzara: iş sözleşmeleri, kredi sözleşmeleri , kira sözleşmeleri, mali/iktisadi ilişkiler; sigorta ve tıp sözleşmeleri (örneğin ameliyata girerken imzalananlar; alım-satış sözleşmeleri: tüm olası olacaklardan siz sorumlusunuz ve sürekli borçlusunuz!!) mecali kalmamış sözlerin akışı böyle tarihsel bir yolculuğun yansımasıdır. ‘kamusal alan’ adlı derlemenin editörü meral özbek sunum yazısında; “(negt-kluge’ye metinleri dolayımında), kamusal alanın sınıfsal içeriğini vurgulayarak; özellikle proleter kamusal alan, tecrübe ve ‘ilişkisellik’ ilkesinin altını çizerek geliştiren bir okumanın daha doğru ve ufuk açıcı olduğunu düşündürüyor diye yazmış. böyle bir yönelimle ’21.yy. diyalektikleri’ adlı kitapta naney hartsock’un marx’ı, foucault’un yaptığı gibi, “tabi kılınmış özneye ilişkisel bir kuram sağlandığı şeklinde okunabileceği” tespitini izleyebiliriz: “kapital’deki artı değer kuramını ya da yabancılaşmış emek ile ilgili makaleyi (…) insanların yaşamlarını başkalarına ait nesnelere dökerek nasıl kendilerini tabi kılınmış halde oluşturduklarının öyküleri olarak okumak mümkündür.” hegel'in tarihin ya da aklın hilesi olarak tanımladığı durumu açmayı gerektirir. “kolektif tarihin hiç beklenmeyen bir sonuç üretmek için bireylerin, hatta tek tek ulusların tutkularını ve niyetlerini onlara çaktırmadan kullanma biçimiydi. (jameson, diyalektiğin direngenliği, 21.yy diyalektikleri içinde, sy.179) aynı kitapta ira gollobin, “temel insan yeteneklerine ve becerilerine kazınmış emeğin değerine dönük yadsımayı” bilgi ve bilgelik belireli ortaya çıkmış bir dalavere olarak aktarıyor ki kölelerin ahmak, aptal olanlar ve öğrenemeyenler oldukları yargısına eklemli olduğunu belirtiyor. (21.yy diya., sy.334) “marx, işçinin kendi etkinliği ile olan ilişkisini ona ait olmayan yabancı bir etkinlik olarak kuramlaştırır: ıstırap olarak etkinlik, zayıflık olarak kuvvet, hadım edici kendine yabancılaşma olarak vücuda getirme” (naney hartsock; sy.304) christopher j. arthur; marx’ın çelişkileri çözmek için niçin üretime yönelmeyi gerekli bulduğunu soruyor: “bu ancak sermaye kavramının gerçekleştirilmesi talebinden doğar. ‘sermaye dolaşımdan doğamaz ve dolaşımdan ayrı olarak doğması da aynı ölçüde olanaksızdır.’ (marx) çözümün bizatihi değer üretici etkenin (emeğin) satın alınmasında yattığı söylenir. bununla birlikte burada incelenmemiş bir ön koşul vardır, o da bir emek piyasasının olması gerektiğidir.” dipnot: “marx, kapitalizmin kökeninin doğal bir önerme olarak özgür emek temelinde açıklanamayacağını bıkmadan usanmadan vurgular.” (arthur, sy.297) bütün bunlardan nihai olarak anlaşılması gereken olgu; “hükmedilenlerin sürekli boyun eğmesini garantilemek için hükmedenlerin hizmetinde olmak” ile anlatılan durumun tarihselliğidir. (cümle: istvan meszaros; diyalektik dönüşümler (…); 21.yy. diyalektikleri; sy.199) ergin olmama durumu bu olgunun çerçevesinde anlaşılabilir (20.yy’da kant’ın kavramsallığına katkılar olarak okunabilecek freud’un ‘sonradanlık’ (machtröglichkeit) ve husserl’in ‘tamamlayıcılık’ kavramlarını anımsatan f. jameson (sy.180) olgunun nasıl süregittiğini de belirtmiş olmaktadır): “… sermaye/ücretli emek ilişkisi toplumsal yaşamın çekirdeği olduğu sürece, çoğu insan erişkin olarak uyku dışındaki yaşamının büyük bölümünü işyerinde “başka birinin planlarını yerine getirmek için harcar”*** dünyadaki erişkinlerin en zengin %1’inin küresel varlıkların %40’ına sahip olduğu, en zengin %10’unun dünya toplamının %85’ine sahip olduğu ve alttakilerin yarısının zenginlikten sadece %1 pay aldığı bir eşitsiz gelişme dünyasında başka birinin planlarını yerine getirmek için ‘eşit fırsat’tan söz etmenin ne anlamı vardır?” (sistematik bir küreselleşme diyalektiğine doğru; tony smith; 21.yy diyalektikleri içinde; sy.260) naney hartsock: “makro düzeydeki güç süreçleri, yani bireysel yaşamlarda sergileniyor olabilmelerine rağmen ancak toplumun bütün düzeyinde tam olarak anlaşılabilen süreçler odak noktasındadır. toplumsal ilişkilerin bütününü bireysel bir perspektiften anlayabileceğimizi iddia etmek, her yeri hiçbir yerden görebileceğimizi iddia etmek kadar nafile bir çabadır ama geniş ölçekli toplumsal güçler üstüne odaklanmak öznenin farklı yönlerine ışık tutar.” hartsock marx’ın “tabi kılınmış özneye ilişkin bir kuram sağladığını” bu noktada belirtiyor. Bu bağlamda kant’ın “her şartta kişinin aklının kamusal kullanımını mümkün kılan özgürlük, bütün her şeyin en saf formudur”. başka bir anlam ifade etmiyor mu? aktarılan yönelimlerin “toplamından”, tamamlanmamışlığından ziyade hiç başlanmamış bir aydınlanmadan söz etmek bile mümkün olabilir. insanlık tarihinin çaresizliğinin keşfedildiği/fark edildiği 250 yıllık bir aydınlanma tespitinden “sıçramak” ve “ilerlemek” daha mümkün olabilir (demokratikleşmesini tamamlamamış, hiç geçmemiş, o süreçte olan ya da tümüyle anlatıldığı küreselleşme karşıtı kitle hareketleri söylem çeşitliliği düşünülürse). böylesi bir yönelimde aklın kamusal ve özel kullanımı kavramlarının evrimi ve yeniden tanımlanmaları üzerine düşünmek verimli olacaktır. nancy hartsock: tabi kılınmış olan gruplar, “yani belirli bir toplumsal konumda var oldukları ve bu nedenle dünyayı belirli bir şekilde görür hale geldikleri (mecbur bırakıldıkları) için problemsiz bir şekilde oluşmuş olarak görülmemelidirler.” (…) “tahakküm altındakilerin ‘özne konumları buralarda yerleşmiş olanlar tarafından öz bilinçli olarak kavrandığı’ zaman, buraların ‘etkili direniş yerlerine dönüştürülebileceği’ni savunuyor.” diye ohela sandoval’a atıfla belirtiyor (21.yy diyalektikleri; sy.309-310). “sömürüye uğrayanların yaşamlarını başlangıç noktası olarak alan bilgi, egemen gruplara kıyasla dünyayı daha iyi anlatır.” (sy.311) bu nedenle marx, “insan gruplarının tabi kılınmışlıklarını alt etme ve yaratıcılıklarını kendi amaçları için kullanma gücünü vurgular” diye ekliyor foucault’un söylemlerin evrimi ve bireylere etkilerine yönelen tutumunun aksine… (sy.312) “süreç içseldir… mücadele her zaman içsel olmuştur ve dış sahalarda eyleme dökülür.” (gloria anzaldua) “kişinin toplumsal yapıdaki yerleşimi değişmez, ama bunun anlamına ilişkin kavrayış çarpıcı bir değişime uğrar.” (sy.313) “özne konumlarının dönüşmesi gereken duruşları” (sy.311) oluşturan, baskıdan fazlasıdır. frederik jameson, emek gücünün metalaştırılmasıyla meydana gelen olumsuz kısıtlama ve şiddet deneyiminin diyalektik olarak, onun metanın öz bilinç olarak kazandığı deneyimin olumlu içeriğini ürettiğini belirttiğinde belki de bunu en açık biçimde ifade etmiştir.” (sy.314) aklın kamusal ve özel kullanımlarının tarih boyunca nasıl anlaşıldığı/anıldığı fark edildiğinde; gerçek hayatta yapılmış tanımların ötesinde işlerlikleri/anlamları olduğu ya da özgül koşullara özgü tanımlar oldukları, yani hayat ile dil arasında yarılmış bir düzlemi yansıttıkları daha belirgin görülebilecektir. thomas t. sekine’nin başkalarının bir çocuğun biyografisini yazması yerine “çocuk yeterince olgunsa” kendi otobiyografisini yazmasını, “diyalektik bir öznenin, sadece hegel’in tasarladığı ankete yanıt vermekle, tüm ‘otobiyografisi’ni açığa vurmasının sağlandığını” (o anket varlık, öz ve kavram öğretilerinden oluşur) belirtmesi aynı nedenledir. (sermayenin diyalektiği; thomas sekine; 21.yy diya.; sy.279) naney hartsock benzer bir vurguyla belirtir: “bence en önemli sorun, bugünün kaygılarına hitap eden adalet ve toplumsal değişim kuramları yaratmak için kuramsal araçları ve iç görüleri nasıl kullanabileceğimiz sorusudur.” (sy.315) *** bugün bu dolayımları görüyor, fark ediyor, biliyor olmamın; bedenimin, var oluşumun, “aklımın”, “enerjilerimin” kullanılabiliyor olmasına hiçbir çare olmadığını da yaşıyorum öte yandan... organik ve dijital tüm kuşatılmışlıklarını ve kullanılabilirliklerini modernlik sanan bir toplumun, küresel toplama kampları olarak tıkıştırıldıkları beton kentlerde; sermaye, iş gücü, yaratıcılık stokları/blokları oluşturdukları kadar; sınıfsal geçişlilik ve sistem güvenliği işlevleri/makinasallıkları oluşturdukları; ancak daha asli işlevlerinin algı yanılsaması stokları/bloklarına indirgenmişlikleri ile ilgili olduğunu düşünüyorum. ki kant dolayımında ilk sayfada belirtilmiş cümlelerin tamamiyle aynı düzleminde olduğumuzun göstergesidir: “bir makina parçası işlevi olarak tüm çevresiyle kuşatılan bireyin bu durumu kesinlikle tartışmaya kapalıdır”…!!! “gezegenimiz aklımızın beşiğidir, ama sonsuza kadar beşikte yaşanmaz” (e.tsiolkovsky; 21.yy diya; sy.340) * çağımızda bir mesleğe sahip pek çok insanın intiharlarını bu bağlamda anlayabiliriz. ** “türkiye’de seçimler at pazarlığı sürecidir.“ m.a. kılıçbay *** aslında uykunun tüm aşamaları; iş dışındaki yaşamın tüm anları da sürece netlikle eklemlenmiştir, yaşanılan yüzyıl itibariyle…

12 Mayıs 2012 Cumartesi

gecikmiş bir 21.şubat yazısı olarak anneler gününde annemin dili olarak ana dili




21 şubat ana dili günü, doğallıkla, yitirilme, yok olma, tehdit altında ya da konuşacak kimsesi kalmayan dillerle ilgili yaklaşımları dert ediniyor. öte yandan bir yazarın, şairin, yönetmenin dilinden söz ettiğimizde, büyük bir dilin hayatı kavrayışındaki çeşitlilik/çokanlamlılık türünden bütünlüklü bir sözcük/anlam dizgesi ile karşı karşıya olduğumuzu duyumsarız. bir dilin örneğin hint-avrupa dil öbeğinden birçok aşamada güncel haline geldiğini biliriz. bir yazarın özgün dili de yapıtları boyunca oluşur, biçimlenir ve 'dillendiğinde' hemen ayırt edebileceğimiz bir tanıma/tanımlama/ayırdedilme ilişkisi belirir. politik bir söylemin dili de böyle oluşur. kimi coğrafi yörelerin tarih boyunca sözcüklerinin özgünlüğünü , çeşitliliğini sürdürdüğüne rastlarız. ya tek tek sıradan insanlar, gelişme yıllarının koşullarının belirlediği bir sürecin sonunda, kendi dillerini oluşturmazlar mı? 

günümüz yeryüzünde tek tek bireylerin mantık, anlam, söylem olarak kendilerine özgü bir 'dilleri' olduğunu söylemek giderek zorlaşıyor. daha çok tektipleşmelerden, kitle kültüründen, herkesin aynı mimik/davranış/cümle kalıplarını yinelediği otomatiğe bağlanmış modernliklerden söz edebileceğimiz küreselleşme ortamında, dil sorunları çok daha başka işleyişlere/biçimlere de evriliyor.

her çocuğun annesi ile ilişkisinde, doğallıkla o dilin genel adı çerçeveyi belirler görünüyor. oysa kişilerin kültürleri, hayatı kavrama ve açıklama düzlem ve biçimleri; hayat bilgileri ; daha önce büyüdükleri /yaşadıkları çevreler; eğitimleri ya da çevrenin genel eğitim düzlemi , çok özel bir kavrayış ya da iletişim dilini de oluşturabilir. (ya da tv-bilgisayar-dijital çağ öncesi biraz daha böyleydi...)

bunları yazma nedenim şu : biten yüzyılın ülke sosyal-siyasal-kültürel tarihinin  anlatılarını içeren hangi kitabı okusam, rastladığım isimlerin büyük çoğunluğuna çocukluğumdan kulak doygunluğum var : defalarca duymuşum, çoğunlukla yeni birini farketmişim duygusu yaşamıyorum. tümünü annemin ağzından duymuşum, onunla başkaları arasındaki tartışma ve dialoglarda...annem 1950'lerin ilk yarısında anadolu'dan gelmiş ve istanbul'un merkezinde bir kenar mahallede yerleşmişti. ilkokul sonrası istanbul'da biçki nakış kursuna giderken ve sahil kasabasında büyümek ve deniz yolu etkileşimi nedeniyle istanbul'a aşina... cumhuriyet'in yetiştirdiği ilk kuşağın tümünde görülen  yenilikçi, çağdaş, modern sıfatlarını alan her şeye yatkın...bir yanda dikiş dikiyor, diğer yanda istanbul toptancı esnafıyla didişiyor, halleşiyor...doğu toplumlarına özgü filmlerde çokça rastlanan bir küçük dükkânda geçiyor hayat ama o filmlerde daha sabit/durağan bir mekan-toplum vardır. bu  çevre bir kente geçiş sosyolojisi oluşturuyor. daha yerleşik bir nüfusun yanı sıra sürekli değişen , sayıları giderek artan bir kente göç nüfusunun, kente ilk gelip birkaç zaman idare edip daha kalıcı bir yerleşim için başka bir kent alanına gittiği bir bölge... üç kızkardeş, her biri farklı sınıflardan insanlarla evlenmiş ama çocukluğumdan beri farklı sınıfları sosyolojik olarak gözlemiş olmak gibi bir sonucu olmuştu benim için...bir tür çehov'un  anlatısını ömrüm boyunca izledim denilebilir...teyzemin kocası 60'lı yılların ilk yarısında öldüğünden istanbul ticaretinde işleri üstlenmek zorunda kalmıştı. 60'lı yıllarda çevremde çalışan kadınlar vardı. o günün 'kapalı toplumu' bile bugünkü manzaraların çok dışındaydı... (bu yıl gösterime giren ; ingiltere'de 1960'larda terzilerin çalıştığı bir iş yerindeki grevi konu alan 'kadının fendi' adlı film olgunun genel manzarasına dair bir fikir verebilir.)

annemin dilindeki politikayı belirleyen asıl olarak cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kuşak ve babasının yenilikçiliği ve onunla ilişkisi değildir, bunlar varoluşunun zeminini oluştursa da... siyasi tarihte "abana olayı" olarak geçen, 1950 seçimleri sonrası kendilerine oy verilmediği için cezalandırmak için, kırşehir'in ilçe, abana'nın köy yapılması kararı, kişisel olarak -olasıdır ki tüm yörede- bir travma olarak da yaşanmıştır. cumhuriyetin tüm ideal umutlarının berhava olduğu bir diktatörlükle karşılaşmak... aynı süreç kişisel hayatında da düşlerinin gerçekleşmeyeceği bir umutsuzluk süreci oldu olasıdır ki...babasının yenilikçi ve açık fikirliliğinden kocanın daha kapalı  ve küçük çevresine geçiş ile abana'nın siyaseten tasfiyesi ve bu iki durumdan kurtulmak için mücadele aynı sürecin parçalarıdır. bu ülkenin de tarihidir. kamusal hayat ve özel hayat o zamandan beri kısıt ve zulüm tehdidi ile sürüyor...o gün demokrasi kavramının evrensel ölçütlerini ve nedenselliklerini anlamamış olanların demokrasiye geçiş sandıkları uygulamalar, 60'lı yıllarda tip ve üniversite ve işçi gençlik kongrelerini basan zorbalıklarla, kanlı pazarda eli satırlı miting baskınlarıyla devam ettiğinden, bunu bir politika biçimi/bilgisi haline getiren barbarlık, 1 mayıs 1977 mitingini aynı biçimde dağıttı, 70'li yılların katliamlarına bu anayasa bize fazladır/boldur lafları eşlik ediyordu, cunta uygulamalarının destekçileri ile sivas katliamı destekçilerinin aynı eğilimler olduğunu görmemek olası mı? bir kez siyaseti böyle deneyimleyince , hep o deneyimi yineleyenlerin, nasıl bulunamayan failler ve derin devlet olarak kaldıkları bile çıkarsanabilir. her türlü demokratik olmama yaklaşımı ile kapitalistleşme ve sermayenin yoğunlaşma süreçleri 60 yıl boyunca koşut ilerledi. hiçbir darbe ve hiçbir seçim bu olguyu değiştirmedi.                                                                                                     

1969'un  kanlı pazar'ının ertesi günü , kamyonlara doldurulup dolmabahçeye götürülüp namaz kıldırılan köylülerin amerikan filosunu protesto eden üniversite gençliğine saldırtılması ertesi, dükkana gelen bir "köylüsüyle" gazete manşetleri üzerinden nasıl şiddetle kavga ettiğini, ve o adamın da olaya katıldığının ortaya çıktığını, o çocuk gözümle anımsıyorum. dükkan bir siyaset meydanı gibiydi. toplumun dönüşümleri, değişen sosyolojik profillerle gözlenirdi. ama annem bir akademisyen gibi tartışırdı. tartışmanın dolayımları, osmanlıdan geçer, cumhuriyetin ilk döneminin iç tartışmalarına mutlaka değerdi. mantık, düşünsel tutarlılık olağandışıydı. (çok güzel mantı yapması da belki bu nedenledir!) bu vargı şimdiye ait, o günün çocuk öznelliğinin dışında bir tanım... onu 80'li yıllardan sonra tanıyanlar için bu anlatılar düşsel görünebilir. yaşlanmış ve yorulmuştu. bir de oğlunun cunta koşullarında cezaevinde tutuluşu ve oralarda maruz kalınanlar, tanıklıklar, babasının da oğlunun da siyaseten süründürüldüğü bir ömrün tanıklıkları... çocukluğunun ve gençliğinin yenileşme, çağdaşlaşma ve sonrasında sosyal politikaların iyileşeceği umudunun, bir ömür boyunca nasıl ordan oraya sürüklendiğini yaşamıştı. ve o ilk gençlik çağına özgü cumhuriyete mutlak inanç ile bu her türlü kötülüğün/fırsatçılığın/ gericiliğin egemen oluşu arasındaki farkı düşünsel olarak açıklayabilmesi zordu. onun kuşağının benzer sosyal karakterleri için de aynı durum sözkonusudur. ama tüm gençlerle onyıllarca yakın düşünsel paylaşımları vardı. 50'li, 60'lı yıllarda  çevredeki ilerici öğrencilerle dertleşirdi; 70'li 80'li yıllarda devrimci gençlerle dialog halindeydi. onlarla dertleşir, fikir alışverişinde bulunur; diğerleriyle sıkı biçimde tartışır, didişirdi. ama sosyolojik  olarak, kentsel bir geçiş noktasında, modern bir kılavuz gibiydi ...  aile, din, siyaset, kültür tartışmalarında , o yıllarda, her olayda daha ileri, öncü fikirlere eğilimliydi ...ince memed'in hangi cümleyle başladığını bilirsiniz... "o güzel insanlar o güzel atlara bindiler ve gittiler." dedemin yaşlılığı sırasında basılmış bir kitaptı... oysa kaç kuşak ardından aynı cümleyi kurabilecek durumdayız.. kendi nüfusunu durmaksızın telef eden, süründüren , tüketen bir toplum... kendi nüfusunu ve değerlerini yok ettiği için,nato görevleriyle, yeniden devşirmeler üretebileceği çevresindeki ülkelere sarkan/bozan bir taşeron görevi sadakati ! nereye kadar ?

ne insan hayatı, ne de toplumun bir dönemi  böyle bir yazı ile geçiştirilebilecek/anlatılabilecek türden değildir. bu değini düzleminde değinmek istediğim, sadece annemin dilidir. o yıllarda ne televizyon bilgisayar var, ne de iletişim ortamı/teknolojisi bugünkü hızında...bu insanları bilgi ile buluşturan heyecanın nedenlerini anlamadan hiç bir olguyu doğru açıklayabilmak olası değildir. günümüz toplumunun heyecanlandıkları şeylere bakın ve medyayı dolduran bir yığın kelli felli adam sürüsünün söylem ve bilgi düzlemlerindeki tutarsızlıkları,mantık ve dil ve içtenlik yoksunluğunu, hiç bir süreci devamlılık içinde anlayamamışlıklarını, hangi nedenin hangi sonuca yol açtığını farkedemeyişlerini, açıp okusalar bulacakları en basit bilgilerin bile hiç olmamış hallerinin gerçek diye savunucusu kesilmelerini nasıl açıklayabilirsiniz, ahmaklık ve kurnazlığın pragmatik bir halinden başka...  o kuşağın algı ve kavrama düzlemi nasıl oluşmuştu? nasıl bu denli içsel ve içtenlikli biçimde oluşmuştu? elbette kişisel bir durumdan sözetmiyorum. o kuşak cumhuriyetin en hızlı dönüşüm geçirdiği süreçte, değişimi bu coğrafyada olan en kapsamlı haliyle tanımıştı; ardından II. paylaşım savaşı yılları; çokpartili hayata geçme tartışmaları kaçınılmaz bir politikleşme dönemi zinciri oluşturuyorlardı. ama çok daha önemlisi, aşağıdan bir aydınlanma talebi geleneksel eğilimleri zorluyordu. köy enstitüleri, edebiyat alanındaki devinim, sendikal hareketlilik (1947'de sendikalaşma serbest bırakıldığında  çok kısa bir sürede olağandışı bir kitlesel sendikalaşma anımsanabilir..) , eğitimin yaygınlaşması , kentselleşmenin hız kazanması vb... ortaya çıkan kavrama ve algı ile 70'li yıllarda kullanıma giren  "bilinç" kavramı/sözcüğü arasında doğal bir ilişki var. bilinç, bir toplumun yeryüzünü anlama, gecikmişliklerini sıçrayarak telafi etme anlamlarına geldiği kadar , yaşanılan çağın gerçeklerini farketmek anlamına da geliyordu; olabildiğince... olduğundan fazlasını abartacak halimiz yok... şu görünen toplum ve yönetim ve çoğunluk durumuna baktığınızda bir arpa boyu yolun bile gidilmemiş olması bir yana nasıl onbin yıl önceki algılama düzeylerinde sürtüldüğü ortalıkta görünüyor. bütün bu sorunlarda netlikle bilinmesi gereken şey; bir toplumun öncü ve ortak akıl kılavuzlarının çok değişik zor kullanımları aracılığıyla onyıllardır baskı altında ve katliamlara uğrayarak hayatlarını sürdürüyor oldukları ve demokratik değer ve tanımlarla hiç tanışmamış eğilimlerin küresel güçler ve stratejiler gereği tüm sermaye ve yeraltısallık biçimlerinin taşeron sahipliği rolüne giydirilmiş olduklarıdır.

annemin tanık olduğu hayata bakıp şu sonucu da çıkarabilirim : eğer 1950'lerde toplum bir dirayet ve sıçrama gösterebilseydi, yani iktidarın ilk uygulamalarının evrensel -tarihsel normlara uygun olamadığını, girilen ilişki biçimlerinin kendi ülkelerinin  çıkarlarına aykırı olduğunu farkedebilselerdi; ülkenin demokratik bir yönetim kültürü oluşabilirdi. çünkü bir yüzyıl içinde iki kez sıçrama yapmak az rastlanır bir durumdur. cumhuriyet osmanlının eleştirisiydi ve 68-78 kuşağı hem cumhuriyetin halledemediklerinin hem de cumhuriyetin eleştirisi. eleştirel düşünce modernliğin içsel repertuarını kavramakla ilintilidir. şu anda ortalıkta yönetirmiş gibi dolaştırılanlar,  böylesi bir kavrayıştan yoksunluklarını eleştiriden korkularına borçlular. çünkü  " batı geleneğinde 'neyi bilebilirim?' sorusu akıl kavramının dönüşümüyle bağıntılıdır." ve üstelik 300-400 yıldır da belirgin biçimde tanımlanmış bir olgudur. annemde düşünsel mantık ve kültürel dışavurumlar düzleminde böyle bir sorun görmedim. kuşağında da... yaşlılıklarından sözetmiyorum , çünkü hayatları pek çok yoksunlukla geçmiştir, böyle bir kendi toplumlarının ötesinde düşünsel kavrayışın altyapısına sahip değillerdi. 80 darbesinde bu altyapıdan sayılabilecek kurumların nasıl el değiştirilip, kapatıldığı da anımsanabilir : halkevlerinden sendikalara, sanat kurumlarından sürgün sanatçılara... abana elektromekaniğin ortaklık yapısı da ilk o zaman değişmemiş miydi? kurucu ortak olan maden-iş hisseleri kimbilir ne oldu? oysa yeryüzü tarihi aklın olduğu kadar ilişkiselliklerin değeri, anlamı, olumsallığı üzerinden biçimlenir. kişilerin, toplumların hayatında her müdahale travmalara neden olduğu kadar, şeylerin doğal işleyişlerinin doğasını da bozar. ortalık neden ganimete konmuş avantacılar manzarasından geçilmiyor, hâlâ anlamadınız mı?

bu yazının annemin diliyle ilintisini kurmakta güçlük çekebilirsiniz. bu yazının dili de benim dilim değil ! blogda ilettiğim yazılar da benim asıl dilimi çok yansıtmıyorlar. düzenleme yardımı olmazsa kayda geçirememekten kaygılandığım daha uzun soluklu yazıları okumak gerekir. şunu düşünüyorum. dedem (ağababam), annem ve bende devamlılığı olan ve benden sonrası olmayan bir algı, kavrayış, dil yaşadık, deneyimledik. bu nedenle tüm yazılarımda böyle bir sürecin, bilgi ve düşünümlemenin güzergâhını farketmek gerekir. bu üç kuşakta bir yineleme değil kopuşlarla , sıçramalarla ilerleyen eleştirel bir devinim olmuştur. ne yazık ki şu iletişim çağında insanların hayatlarından daha belirgin izler kalacağı koşullarda değiliz. her türlü an, im, imge; kontrol, tasallut, sömürü ve kârlılık kuşatmasında kullanılıyor ama bir ömrün anlamı, tanıklığından hiç bir iz bırakılmıyor !

belki böyle şeyler üzerine yazmak için bir başlangıç olmuştur. ama şakanın ötesinde ,yıllar uzadıkça ve daha garabet nüfuslarla karşılaştıkça, annemin dilinin 21- şubatta anılmaya değer olduğuna "inanıyorum"! hele benden sonra böyle bir cümle kuracak kimse olmadığına göre...















http://www.dailymotion.com/video/x6h0cn_ruhi-su-ynce-memet_music




  http://www.canyucel.net/can-yucel-shttp://www.canyucel.net/can-yucel-siirleri-2/can-yucel-%E2%80%93-tuhaflik.htmliirleri-2/can-yucel-%E2%80%93-tuhaflik.htmlhttp://www.canyucel.net/can-yucel-siirleri-2/can-yucel-%E2%80%93-tuhaflik.html

22 Nisan 2012 Pazar

2009'un kimi haberlerini okuma denemesi...


iletişim çağı ve çokluğunda, algılarımızın bir başkasıyla hiçbir iletişim ve özdeşlik kuramayacak kadar öznelleştiği zamanlarda, bedenlerimiz mikro labaratuarların kod çalışması alanlarına dönüştürülmüşken, tarih boyunca kazanılmış tüm haklar yok varsayılırken, yeryüzünde ve çevremizde olup biteni nasıl anlarız ? 2009 ocak ayında notlanmış aşağıdaki yazının kimi gündelik haber akışlarını, belli bir zaman ardı sıralığında, kendi çevremdeki olayların öznelliği ile birlikte okuma denemesi olarak algılanmasını tercih ederim. eğer bize haber diye sunulan ve bizde oluşan bütünsel manzaradan daha gerçek bir manzara söz konusu ise ya izlediğiniz kanalları değiştirin ya da bir psikiyatra görünün ! [    ] parantezi şimdiki zamanda eklenmiş notlar..
aslında metnin orjinalini bulamadım. daha kötü olan  ilk yazımını aktardım . bulursam değiştiririm ...



ankara 409. sokakta koç ailesi doğal gaz zehirlenmesinden kurtarılır ve alt katlarındaki yedi öğrenci ölür. her bir ölü öğrencinin adları, konumları, ilişkileri, hayatları önemlidir ve ilginçtir! ölmek için mi seçilmişlerdir; bir kazayı telâfi için mi, yapısal bir düzenlenişin iptali için mi? böyle sorular sormak 20 yaşlarındaki insanların ölümlerine ağıt yakarak, anlamadan 'geçmekten' daha doğru ve insani olmalıdır. çünkü kamu alanına sürülen her "olayın" görünenin çok dışında/ötesinde bir nedenle oluştuğuna dairdir konu !

olaydan en fazla bir hafta önce islamcı radyolardan birinde zat-ı muhteremlerden birinin savı şudur : "bakın göreceksiniz, onun çığlığı daha güçlü çıkacaktır" (!) "ışık ve çığlık" özdeşliğine dair bir bağıntıyı okuduktan sonra cümleyi duyduğum için, bu olguya dair bir söz olarak yorumladım önce.. ardısıra algılarıma değen haber ve cümleleri şöyle yorumladım: yılbaşı gecesi biyo-metafizik iktidarın hazırladığı kurbanlar listesidir sözkonusu olan... ölenlerden birinin ablası, cansu , kardeşinin ölümüne çığlıklar atmaktadır. gerçekten çok güçlüdür bu çığlık! (20 gün sonra tv görüntülerinde iki çığlık daha görürüz: babalarını yitiren iki genç kadının haber oluşları; biri ergenekon davasında babasının içeri alınmasına tepki olan...)

diğer öğrencinin babası gata'da hasta olarak yatmakta imiş... (birkaç gün önce yeni yıl dolayısıyla yazdığım mektupta aynı yaşlardaki bir genç kıza ; babasının şehit değil devrimci olduğunu yazmış, anımsatmıştım.) ve garip bağıntılar kuran bir aklım olduğundan olsa gerek; israil saldırısında bir baba ölür: 48 yaşında, bbc muhabirinin babası; görevinden istifa etmiş bir hâkim...

diğer öğrencilerden beşi izmir'den gelmiştir. ülkenin doğal politikacıları değil de işgalcileri gibi olan tiplerinin "izmir'i istiyorum" dediği izmir'den... nasıl bir toplumdur ki bu beş gencin cenazesini 'istediğin izmir'i hangi kârlılık ya da taşeronluk için istiyordun deyip; bu sözü söyleyenin kapısının önüne koymayı akıl edemeyen bir toplum hâli...(oysa yıllar geçtikçe o politikacıların mekanları önünde  artan ölen nüfus sayısı hitler kamplarından farksız bir durumda olunmadığını gösteriyor.)

5 ve izmir kavramları/konumları önemli...her şey böylesi konumlar üzerinden tasarımlanıyor : mısır gezisi ile ankara ölümleri; aynı başkabağın hindistan gezisi sonrası hindistan'da otele terör saldırısı bağıntısı gibidir.
ertesi gün fatih'te bir anne-kız (yaşları 75 ve 45) yine doğal gazdan ölü bulunuyorlar (annenin adı zübeyde).

israil saldırısında ilk günlerde ölenler iki ikiz kız; ve dört çocuğu ve karısıyla bir hamas lideri ve şu rastlantıya bakın : aynı günlerde i.ü. rektörünün hukuk-etik dışı ataması yapılıyor; türk lirası biçim değiştirerek tedavüle sokuluyor -ki bunun anlamı tüm ülkenin değer sistemlerinin bir darbe yoluyla el değiştirmesi ve bir kez daha topluca soyulmadır-; şeş tv açılıyor trt tarafından ve israil harekatı gerçekleşiyor.:

bütün bu olayların salt aynı olay olduğunu söylemekle yetinmeyeceğim; aynı konum, nokta, durum etrafında örüntülenmiş, tasarlanmış, planlanmış, taammüden bir soykırım süreci olduğunu ( şu olayların şöyle bir sıralanmasıyla bile) söylemek gerekir. 2009 yılına çok özel bir dinci-kapitalist darbe ile girilmiştir. [ardısıra yıllarda olanlar abd'yi daha fazla onların bölge temsilcileri olacaklarına dair güvence verdikleri için, daha az güvence verdikleri içen tasfiye edilen diğer darbecilerin yargılanması gibi değil midir? uzatılmış ve yayılmış 9-12 mart ikilemi gibi...] darbe zaten iktidarda olanların paranoid ya da mc cartist hezeyanlarla kendileri gibi olmayan herkesin varoluş koşullarına yöneliktir.



bu ülkede teknik anlamda mekân siyaseti ile toplumsal akılları/aklı yönlendiren/ yanılsatan/ kodlayan kamusal senaryo üretimi; kendileri gibi düşünmeyenleri telef eden sistematik soykırım mekanizmalarının
kurumsallığı ile birlikte işletilmektedir.

tarih öncesine dair söylenmiş, "cemaatleri düzenlemek için kullanılan can alıcı sözcük adaletti"; bu çağda bu arkaik yönetimin mantığında böyle bir "can alıcı" biçimi gündelik hayatın parçası haline getirmiştir. [iş kazaları, kazalar, doğal felaketlerde artan ölüm oranları , 'altına hücum' döneminin vahşetine benzemiyor mu?]

bu coğrafya; tüm bilimsel söylemleri, insanî anlayışın tarihsel repertuarını, kamusal olayları, hayatın gündelik işleyişlerine dair verileri; tüm uluslarıyla yanlış anlamakta; ancak bununla da yetinilmeyip her eğilimin kendi öznel dil ve ilişki sınırlarında herkesin herkesi aynı yöntemlerle telef etmesinin göstergesel doruklarında hiçbir topluluğun diğerini; ama bireylerin kendilerini bile anlayamadıkları bir varoluş krizi yaşanmaktadır. herkes salt bu "göstergesel iletişim" (!) aracılığıyla iktidarı, sermayeyi, konumları, kenti, şu ya da bu imgeyi, şu ya da bu ganimeti tümüyle gaspedebileceği bir motivasyon ile saldırıyor; ama hiç bir cümle, söz, söylemin ne yöne evrildiği anlaşılamayan garip bir güç mücadelesi; ve çok ötelerde belirlenmiş kimi stratejilerden söz etmek gerekir. -ki bu demokrasi söylemleri çağında hiç bir kamusal demokratik karşılığı olmayan [geçen yıllardaki kuzey afrika hareketlerinde görüldüğü gibi]-

bu notlar yazıldıktan sonraki günlerde şu cümleye rastladım : "sonuç olarak türkiye cumhuriyeti'ni kuruluş ilkelerinden saptırarak başka bir cumhuriyet kurmak ve bu arada, bop-gop planları çerçevesinde (....) uzun erimli bir plana göre yürümektedirler. rektör atamaları da dahil hiç bir şey rastlantıya bırakılmamıştır." prof. dr. s. çelik; cumhuriyet bilim-teknik 113; s.14

gazze'ye israil saldırısı ile i.ü. rektörünün atanmasının aynı olgu ve zamanlama oluşu değişen paraların sayısal-konumsal-göstergesel verilerinin ardındaki niyetlerle koşuttur: salt kendi toplum ve cemaatleri ve kendileri gibi olmayanların değil; tüm coğrafyaya, yeryüzüne dair hazineleri mülklerine geçirme ihtirası; -hem arkaik dinsel tahayyüller hem de "çağdaş" kapitalist ruh hallerinin karışımı bir tür faşizm olarak anlamak gerekir - ; ki bu ihtirası, tüm dişil bedenselliklere yönelik hem arzu-güdü ekonomileri, hem yapısal muhafazakar kurnazlıklar bağlamında düşünmek gerekir. çünkü bütün bu olguların tümü atanan rektörün 'sıcak yuva' şirketinde buluşmaktadır. çünkü erkek faşizmlerinden başka bir şey olmayan türk-islam kapitalizmi, tarihteki barbarlık olgularının geç-yinelemelerinden başka bir şey değildir; imaj olarak kuşanılanların bir önemi yok. [bu önemsizlik birkaç yılda netlikle görünen sermaye ilişkilerindeki değişim, çevre ülkelerdeki krizlerdeki yoğunlaşmalar gibi somut sonuçlara bakıldığında tabii ki önemli; ama uzun tarihsel süreçlerde bakıldığında arkaik gericilik ve istilacılık ve hükümdarlık olgularının insanlık tarihinde olumlanabilecek hiçbir sürece karşılık düşmediği bellidir.]

aynı süreçte şeş tv, kürtler ankara'yı ele geçirmediklerine göre, başka bir konum siyasetini oluşturmakta. toki'nin son iki yılda istanbul'da yaptığı yapıları kuşatan başka bir yapı silsilesini hangi amaçla tasarlamış olduğunu da ekleyebiliriz : hava akışını bile engelleyen, daha önceki yapıların soluk almasını engelleyen bir mimari yapı ile doğal gaz ölümleri diye sunulan durumlar bir benzerlik taşımıyorlar mı? hava, aynı zamanda 'teori' kavramını da içerdiğine göre teoriye karşı bir yapı stratejisi mi yoksa mekanların özerk işlevlerine etki, kim bilir belki de havacılara karşı bir kuşatma...
 ve olaylar doğal gaz ölümlerinin , diğer pek çok şey gibi, kanıksanmasıyla sürüyor. hiç kimse organik-yapısal düzenlemelerin başka bir mantığa eklemli olabileceğini;  hiç düşünmüyor ve düşünülemeyince, tüm coğrafyada tahakküm konulu bir araştırma yapılmadığında; 'o kadar da belirgin, görünür bir tahakküm olup olmadığı düzeyinde algılanıyor gündelik hayat.

küresel, bölgesel, yerel ve kişisel soykırımların*; özellikle 2009 yılına yönelik kurgulanmış olduğunu ve gelecek yıllara dair model ve at pazarlıklarını, güç mücadelelerinin sürdürülmesi olarak anlamak çok olası...(sonraki günlerde beliren her tarafın kazılması, silahlar bulunması gibi gelişmeler de taraflar arasındaki seçim sürecinde at pazarlığı/güç mücadelesi olgusunun dışında değil: ama böyle bir karmaşanın netleşmesi çok zaman sonra; coğrafyanın yeniden düzenlenmesi belirginleşince anlaşılıyor. medyada manşet olan tüm haberler sırasıyla abd, nato, ab, cemaatler, sermaye ve medyanın kontrol ettiği kanaat önderlerinin ikna edilmesi için kurgulanmış olaylar dizisi olarak okunduğunda daha anlaşılır oluyorlar.

                                                            *                                        *

"çapulcu çetelerle sınırlı kalmaktan ziyade ulusların tamamını ele geçiren türden iç savaşlar, kaçınılmaz bir şiddet kaynağı olarak iyi komşuluk ilişkilerine bağlıdır."    (reemtsma ; vahşeti kavramak; ayrıntı yayınları)

kişisel tanıklıklarım çevresinde son 60 yılı salt şu cümle dolayımında hiçbir kamusal söylemde görülmemiş bir biçimde anlatabilirim : "bir komşunun (....) arkasında bıraktığı, diyelim ki bir arazi parçası bir fırsata dönüşmüştür."      jan philipp reetsma; cogito 44-45; 272

son yıllarda, her türlü melânet, kaotik durumlar, kitleler için olumsuz sonuçları olan krizlerden; ya da durum ne olursa olsun, bir 'fırsat' görenler böyle bir yarım yüzyıllık "sosyolojik evrimin" sonucudurlar ve yineliyorum; hiç söz edilmemiş ve fark edilmemiş bir biyo-politik ve mekan siyasetlerine dair hikayeleri içerir. son yıllarda tüm "olaylar" bu at pazarlıklarıyla koşut olan mekân, nesne, konum, varlık pazarlıkları ile doğrudan ilgili olduğundan, hiçbir olay kamuya sunulan biçimleriyle sınırlı değildir. gerçeklik böyle ise başka bir haber dili, iletişim mantığı ve kurgusu zorunlu hale gelmiştir.

bu fırsatçılık sürecinin uygun medya tablosu bush, sarkozy, erdoğan, afrikalı katliamcı beşir, avrupa ve ortadoğu sağcı liderleri gibi kitle soykırım görevlileri ve yeni kapitalist teknolojilerin organizma kontrol aletleri müdürlerinin; medya ve futbol sektörleri yöneticileriyle birlikte görüntüleridir. binyıl dönüşümünün gerçek gladyosunu oluşturan bu topluluk, biten yüzyılın gladyosunu halklar oyalansın diye orta malı haline getirirken; bilinenden çok daha farklı bir tahakküm düzeneğini tüm beden ve mekanlar üzerinde kurumsallaştırmaktalar.



2005; 9. istanbul bienalinde phil colins'in çalışması durumun  erken mi geç mi olduğunu bilemeyeceğimiz fark edilişini yansıtıyor.
 son birkaç gün, yani yukarıdaki cümleleri okuduğum günden sonraki gece; on yıldır pek çok sanal şiddete maruz kalmama rağmen, tümünden daha kötü bir şiddet uygulaması birkaç gece sürdü... [yaklaşık 3,5 yıl sonra bu sayfaları elektronik ortama geçirirken, tam bu paragrafa geldiğimde gece yarısını geçmiş saatlerde,başka bir mekanda, dışarıdan yoğun ateş sesleri geldi !!!) şunu düşünüyorum: son 15 yılda hiç bir günüm yok ki, tek başıma sanal uzamımda güç mücadelelerinde o gece varoluşumun kimler tarafından kuşatıldığından tedirgin olmadan uyuyabileyim... aynı süreç yeryüzünde teknolojinin egemen olduğu ve güvenlik sorunlarının , toplum psikolojileri ile oynanarak, en önemli konu haline getirildiği süreç ! **
                                                       
                                                          *                                             *

yıllardır ilk kez çevrede yaşayan insanlarla aynı tiyatro salonunu paylaşmıştık oysa..  demek ki alıntılardaki değinilerin tersine imajlar oluşturulmasına dönük sanal düzenlemelerden sözetmek gerekir. estetik alandan örnekler vermek, tüm söylemlerin dil-anlam bağlamlarının vardığı yeri görmek açısından ilginç olabilir : "biz kazanamadık ama aşka da kazandırmadık" mahmut derviş kitabı... biraz önce radyoda bir sahne oyunu dolayımında konuşuluyordu. bir mazlum-zalim hikayesi: kişilerin nasıl masum ve zalim oldukları; korku ve gerilim ile bu konumların nasıl rol değiştirdikleri konu ediliyormuş. her eğilimin her bir örnek temsilcisi aracılığıyla balans ayarının yapıldığı bir hayattan başka bir hayat olmadığı düşünülürse ve böylesi bir süreçler dizisinin, beden-mekan-imajlar çevresinde olup bitenleri ört bas etmeye dönük; mc cartist programlara eklemli; her eğilimin faşistleştiği bir iklimde tüm zamanlara yayıldığı düşünülürse, sonradan olacaklara çok da şaşırmamak gerekir.

sürecin tümüne yön veren asıl olgu olarak cogito 44'de "muhafazakarlığın ideolojik künyesi" başlıklı makaleyi anımsatmak istiyorum. diğer tüm eğilimler, niyetleri ne olursa olsun göstergelerle oynayarak oyalanmaktan öte bir gerçekliğe sahip değiller. [sermaye ve kurumların son iki yıldaki gaspı bu tanımları doğrulamıyor mu?]

bir muhalefet tarzı, anlayışı, yönelimi; hiç bir yerde  görülmüyor; olguların teknik, göstergesel, kültürel, politik yönelimlerini ardısıra dizip, okuyabilen... [ son iki yıl için durum değişti; referandum öncesi ve sonrasından başlayarak giderek belirginleşen direniş politikaları sözkonusu, ancak henüz 21. yüzyıl kapitalizmi - gerici metafizikçiler işbirliğinin nasıl bir pratik işleyiş içinde oldukları yeterince kavranabilmiş değil...]

oysa olguların tümünün ardında; bilimsel, disiplinlerarası ve makro dolandırıcılık biçimleri; mikro uygulamalar aracılığıyla imgelerin kontrolü/kodlanması/ticaretinden, nesnelerin konum ve devinimlerinin ticaretine dek uzanan çeşitlilik...toplumların yerleşikliği ya da devinimi; fizik ya da tinsel düzenlenimler; düşünceler, eğilimler; sermaye; kentsel ve sınıfsal rant, konum ve yazgılar; ve akla gelmedik diğer her şeyle oynanabilen bir kontrol/tahakküm tekniği ve toplumu oluşumu...

bu süreç hiç fark edilmemiş de değildir elbette : örneğin mart 2004 tarihli bir dergide şunlar yazılmış : "düzen, merkezi siyaset üzerine binen ve çeşitli tıkanıklar yaratması kaçınılmaz olan basıncı seyreltmek amacıyla siyaseti yerelleştirmek istemektedir.(........) zaaflı olan mekan hakimiyetini bu kez dolaylı yollardan pekiştirme niyeti de vardır."    (gelenek 80; 18)

"sermayenin şimdiki hedefi doğrudan kentlerdir; yani sanayiye ve modern işçi sınıfına ev sahipliği yapan kamusal alanlardır. söz konusu olan işte bu kamusal alanları birer ticarethaneye dönüştürme saldırısıdır. (bu nedenle) 28 mart yerel seçimlerinin rant paylaşımı seçimi olduğu açıklık kazanır."     (gelenek 80;78)

para politikaları; mekan, beden, imge politikalarından ayrı değildir. şunu bile düşünmek gerekiyor : yirmi-otuz yıllık bir enflasyon ve çok sıfırlı paranın oluşturulması, ve binyıl başlangıcında altı sıfırın atılması; binlerce yıllık zaman ve küresel ekonomi düzenlemelerinin başka bir mantıksallığının gereği bile olabilir. olgunun böyle olmasından söz etmiyorum. yeryüzünde çok başka türden bir vahşi egemenlik mantığının oluşunun farklı coğrafyalarda, kimlerle paylaşıldığını işaret etmek istiyorum. parasal göstergelerin birkaç yıl başka bir biçimde (resimde) ceplerinizi, topraklarınızı, elden ele geçerek dolaşıyor oluşu; bir insan/ dil /altın/ kent/ kadın avcılığı gibi de kurgulanabilir. yeryüzü tarihi böyle bir para metafiziği bilgisini de içerir çünkü...konuyu bildiğimi söyleyemem. ama sıradan bir gözlemle bile, paraların dolaşımının oluşturduğu devinim, kârlılık, metafizik, alışkanlık ve imaj biçimleri; diyelim ki siyasal gericilik ya da rasyonel kentlilik temsilleri olarak; göstergelerin farklılaşması aracılığıyla; belki tarih boyunca yeterince fark edilmemiş; konunun kuramsal uzmanlarının bilgisi dışında kalmış/ unutulmuş sonuçları içerir. bunları nereden çıkarsıyorum? her bir beden harcama kapasitesi olan cebindeki/kartındaki paranın teknoloji ve akılsal sayım yoluyla izlenmesi yoluyla sıkı kontrol ve aidiyet şemalarına tâbi kılınıyor. bütün bunlardan söz etme gereği, yani hiç de rasyonel olmayan yaklaşım biçimleri nereden icap olmuştur? sorun erdemli yöneticilerin olup olmaması ile ilgilidir. sekiz yıldır para politikalarıyla oynamalar ile büyüme söylemleri ve sermaye dengeleri ve kârlılık oranları artışları karşılaştırmalarla açıklanabilir değil midir? büyüme, terazinin bir kefesinde ise diğer kefede toplumsal kesimlerin sefalet ve boyun eğmişlikleri; biyo-ekonomik ve biyo-teknolojik uygulamaların zorbalığı; ve direnenlerin ölü bedenleri yok mu?

50 liraya fatma aliye resmi konulması, izmir konumunu, "hilafete geri dönelim" diyen aliye'yi anlatan piyasaya sürülü kitapları yazan bıyıklı yazarı; yerel seçimde ele geçirilmesi gereken "iki" konumlu stratejik yerleri (!) vb anımsatıyor. [4+4+4'e gelene dek nerelerden geçilmiş? ebced hesabıyla hayatı algılayanların, eğitim deyince mahalle mektebini tabletli rahlelerle yad edenlerin akletme tarzlarının farklılığını fark etmek gerekiyor! aman yanlış anlaşılmak istemem; bu akıl biçimlerine bulaşmak filan istemem; rasyonalizmi eleştirebilirim ama öncesine dönmek için asla değil.  ama gözlemlediğim, böyle bir sayısal metafizik toplumuyla akıl yürüten bir pragmatizmle karşı karşıyayız. durumu anlatabilmek için daha pek çok gösterge hikayesi anlatmak gerekiyor]. türk parasını koruma kanununu değiştirenler; ülkenin her parçasını, mekanını, insanını her gün bir kez daha soymaktadırlar. "kötü adamları" yakalamak için yapılan kazı faaliyetleri ile nato merkezli güvenlik konsepti silahları bulunmakta, altın avcılığı için yurdun değişik yerlerinde kazı izinleri verilmekte; seçimlerde yerellikleri ele geçirdiklerinde ülke manzarasının nasıl bir hal alacağını düşünebiliyor musunuz? [aynen böyle oldu : şimdi altın, bor, petrol olasılığı alanları toptan satıldı; orman,dere, tarım alanları, bitki çeşitliliği, hayvancılık, özelleştirmeler yoluyla fabrikalar herşey tarûmar, satılık ve "kârlı".]

'sonuna kadar gideceğiz' söylemini kullananların, israil'de gazze'nin , türkiye'de muhafazakarların bilinçdışının yansıdığı "düşman" üretimine yönelirken; 1950'lerden beri nato işlevlerine tâbî kılınmış taşeron nüfusa yön veren aynı kötü adamların; bu tarihsel soygun düzeninin yeni süreçlerinden de fırsatlanabilmek için manevralarından başka bir kamusal hareket yok ! gelişme, büyüme, hareket diye sunulan tüm haberler salt bu manevranın yansımaları... muhafazakar kapitalist dolandırıcıların hareket alanlarının, kullanabildikleri kurum, finans, teknik, ilişkilerin genişlemesi büyüme olarak sunulmaktadır. (ankara belediyesi ile haşim kılıç'ın damadı arasındaki 'kârlı takas' haberi bunlardan sadece biri...) öte yandan bu hareketliliğin abd'nin ırak'tan çekileceği yıl; ardından bırakacağı bölgenin nasıl düzenleneceğine dair kararlarla ilgili olduğu görülemez bir vak'a mıdır?

6.1.2009
baykal 'biz polise güvenmiyoruz' açıklamasını yaptıktan iki gün sonra chp'li belediye başkanları gözaltına alınıyorlar. böylece fatma aliye ve ellilikler ilişkisinin aynı zamanda maliyenin (fat-ma ali-ye) muhalifleri iktisat açısından tahakküm edeceği ve 02'lik başbakanlık konumunun bekçilik kurumu olarak durumu teminat altına alacağı anlaşılıyor.! ama bu dil politikası kadın ve ekonomi arasındaki ilişkileri de kendi haline bırakmamış anlaşılan... "maaile", ailece, soy sop, hep birlikte anlamına geldiğinden, maliye ile birlikte sözcüğün iki anlamı dinsel, cemaatçi faşizmdir ve giderek daha net biçimde görülecektir. aynı gün gazze'de bm okulunun israil tarafından bombalanması da olasıdır ki aynı nedenledir. arapların tayyip'e güvendikleri haberleri ise; gazze olayı aracılığıyla bölge ülkelerinin düzenlenmesi kurgusu sırasında, araplarla türklerin kandırılmışlıkları ve ahmaklıkları açısından hiç bir farkları kalmadığı, tanrı nazarında eşitlendikleri anlaşılıyor !(nedim gürsel'in kitap yasağı tam bu durumun yansımasıdır.)

                                                   *                                    *

sözlükte gaze (ing) : gözünü dikip bakmak   (sözlük s.93)

nasıl bir rastlantı ise, haftalar önce, yunanistan'da bir gencin öldürülmesi sonrası olaylar dolayımında 'gözünü dikip bakma' eylemi yapanlarla ilgili haberler ve fotoğraflarla dolu gazete manşetleri... türkiye cumhurbaşkanı yunanistan'a teşekkür ediyor, işbirliği nedeniyle...

yky sanat dünyamız 93. sayısını birkaç ay önce almıştım.2009 aynı zamanda 93 sayı konumu demek !! (ebced hesabıyla düşünüyoruz ve konum bilinciyle !) bir gazeteci 'israil katile zaman kazandırıyor' diye yazmış. kazanılan zaman 2009 ve 1. ay konumudur ! sözlükte aynı sayfada garage, genetic, gem ve daha pekçok sözcük var doğal olarak ! garage önemli; çünkü akp'li belediye cihangir 'de büyük bir garaj alanını yıkıp alışveriş merkezi yapmak istiyor (ki kimsesi olmayan birinin mülk bağışı ve bu yöntemin  nasıl bir mülk kontrolü tekniği olduğu ayrı bir konu). yunanistan'daki ölüm sonrası afişler : "alexis kardeşimizdir" hangi uluslararası diplomasi bu genç ölüler ve çocuklar üzerinden hangi küresel ileti teatisini çalıştırıyor dersiniz ?

görme alanıma giren durumlara bakarak çok net olarak söylüyorum: akp belediyesinin garaj yıkımı ile gazze saldırısı aynı "işlemdir", ve saldırının asıl sorumlusu aynı zamanda akp'dir.akp bu nedenle de sahtekardır. dil, yapı, temsiliyet vb. ilişkilerindeki dolandırıcılıkları nedeniyle sahtekardır. tarih boyunca eleştirdikleri bilgileri keşfettikçe (yeryüzünün dilsel-yapısal kurgulanışı); o bilgilerin rasyonalite ve erdem formuyla bileştikleri uzun süreçleri hiç anlamadıkları için, ganimet sanıp cihat nesnesi gibi arazilere, bedenlere, sözcüklere, değerlere saldırıyorlar...

7.1.2009
dün gece yukarıdaki cümleleri notlayıp bıraktım.
dün tüm haberler gazze ile doluyken bugün medyada hiçbir gazze haberi yoktu. gündem birden değişmiş ! ergenokon operasyonu haberleri ve yalçın küçük, kemal gürüz, kanadoğlu haberleri...

dolandırıcılık; "cennetin ele geçirilmesi"***; 2008 ve 2009 yıllarına dönük tüm fırsatçı-islamcı kurnazlar takımının 21. yüzyılda ülke, toplum vizyonları, hepsi bu...

ve haberler : "türkiye filistin'de kan dökülmesini engellemek için çaba harcıyor". böyle bir çabanın tek gerçek karşılığı vardır : akp hükümetinin istifası ve akp'nin siyaseten intihar etmesidir!
çünkü akp olmasaydı ortadoğu'da onbinlerce insan ölmez, abd bu denli talan edemez ve filistin'in kazanılmış hakları ve demokratik filistin hareketi pek çok kurnaz yöntemle böyle tasfiye edilemezdi. akp siyaseten ve iktisaden 1950'lerden bu yana kurumsallaşan taşeron akımın devamı olan dolandırıcılar ittifakıdır. işte bu nedenle, bu teknoloji ve iletişim çağında bu denli farkındasız, bilgisiz bir cemaat toplumu oluşuyor : "yıkıma karşı dine akın eden bir ülke uçurumdan atlayan koyun sürüsüdür" lafı bu nedenle bilimsel bir doğruluk içeriyor. ve bu dönemle ilgili nihai bir suç varsa; tüm balkanlar-ortadoğu- kafkasyada halkların biyo-genetik, yapısal temsiliyetlerinin metazori tekniklerle gasp edilmesidir. türk-islam sentezci ahmakların genetiklerini bu geniş bölgede her türlü kurumun ve nüfus düzenlemelerinin tepesine oturtmak asıl amaçları olmuştur. sürecin ab ve abd 'nin yayılmacı küresel siyaset düzenleme sürecine paralel olduğu görülmez değildir! [son iki yıldır izlediğimiz sistem içi rekabet ve hesaplaşmalar gibi görülen tutuklamalar, hukuk kurumlarının istilası vb. gerçekleştirilen kanlı entrikaların suçlarının olası bir sorunsallaştırımından osmanlı ve acem tezgahlarıyla kurtulma çabalarına benzemektedir. ve tüm medya sözü edilen 'aynı takım'la doldurulmuştur.]
                                                                     
                                                            *                              *
mekân sorunları, nesne ekonomisi, cennetin ele geçirilmesi, savaş, fırsat, para politikaları, biyo-teknolojik uygulamalar, eğlenceli bir medya/kitle ortamı; bilimsel ve basit dolandırıcılıklardan filan sözettik. bu sözcüklerin 1960'ların sonunda yazılmış bir romanda nasıl yanyana kullanılabildiğini görürsek; bütün bu olguların ne kadar tarihsel-yapısal bir mekanizmanın parçası olduğunu da anlayabiliriz.

1950'lerde alanı yaratmış olan bilgisayar insanları kuşağından bir fizikçi ile sektörün yeni kuşağından, genç, özgür ve muhalif insanlardan oluşan küçük bir şirketinden , yaratıcı projeler üreten iki kişinin konuşması ve konu savunma sektörünün mantığına dair :

"aynı problem üzerinde çalışmak için birbirine bağlanmış eş dev bilgisayarlar dizisi; bu bir sistem tasarımcısının cenneti. başka hangi koşullar altında bu kadar keyifli bir şey yapma fırsatını yakalayabiliriz ki? nesnenin ekonomisi tamamen gülünç ve şaşırtıcı. yalnızca savunma birbirine bağlı bir sürü dev boyutlu bilgisayar için para saçabilir."            (369)

40 yıl önce yazılmış bu roman cümlelerini, gazze savaşından, yeryüzünde öncelikli sektörlerden, güncel davaların ardındaki güçlerden ayrı düşünebilir miyiz? ama sorunu, ardındaki teorik-yapısal kurguyu anlamak için daha çok çaba gerekiyor; alıntılanan paragraftaki olgu, foucault görüşleri bağlamında şöyle okunabilir :

"erk, münhasıran olumsuz da değildir; daha baskıcı boyutlarının yanı sıra, haz ve anlam da üretir -yoksa, diye sorar foucault, erk bu kadar baştançıkarıcı ve güçlü olur muydu?" "foucault, bir gözetim içselleştirilmesinin nasıl geliştiğini, mekanın nasıl siyasal bir sorun olarak kabul edilmiş olduğunu, erk ilişkilerinin nasıl basitçe hasım olmaktan çok heterojen olabildiğini vb. gösterir." "hepimiz zaten düzenlenmişiz, zaten erk ağlarına katılırız, zaten erk operasyonları içinde oluşturulmuşuz -erkin yukardan baskı yaptığı 'özgür bireyler' gibi nosyonlar, bütünüyle anlamsızdır. foucault, bu tutumun 'her yerde erk görme'yi ya da marksizmin herşeyi iktisata indirgemesi gibi, herşeyi erke indirgemeyi gerektirmediğine inanıyordu. aksine sorunun, erkin özgül yöntemlerle ve stratejilerle nasıl işlediğini; modern batı toplumunda giderek artan bireylerin disipline edilmesi gibi önemli geçişlerin nasıl gerçekleşmiş olduğunu ve erkteki değişimlerin siyasal ve ekonomik boyutlarının nasıl gösterilebileceğini anlamak olduğunu belirtiyordu."  (ideoloji; m.barret; sarmal yayınları 150,151,152)

oysa hiç teorik bir sorunsaldan söz etmiyorduk. mikro ve makro, yanılsamalı ve gerçek pek çok olguyu sıralarken anılan romanda şunlar yazılmış: "savunmanın retoriği elbette, insanın savunulduğudur. (....) (oysa) savunma roket depolarının savunulmasıdır, insanların ya da çevrenin değil, bunlar hariç tutulacaktır" (368)

gazze'de konum, mekan, zaman, temsiliyet vb.ile ilgili olduğu kadar belki de yeni savaş araçları deniyorlardır; kim böyle bir olgu olmadığını söyleyebilir ki... yarım yüzyıldır haksızlık ve kötülüklere karşı çıkmış  aydınları eleştirdikleri durumları yargılayan davalarda sanık yapanlar; azınlık ve aydın cinayetlerinin ve katliam suçlularını en az cezayla kurtarmaya çalışıyor. tarihin dibindeki iman-inanç kurnazlığı-icadı-ticareti, siyaset ve ticaret kurnazlıklarıyla karışarak günümüzün manzarasını oluşturdular. bu ülkede gerçek bir ergenekon varsa, 1950'lerde nato'ya bağlanarak oluşturulan ve 50 yıldır intikam için yapılandırılmış olan ve son yıllarda küresel katliamlara dek sürekliliği olan mekanizma olarak vardır.

gazze savaşında ara bulucu rolüne geçmiş tüm "adamlar", bu konum-zaman-mekan savaşında sürecin böyle olmasından memnun uluslararası çetenin değişik ülkelerdeki temsilcileri : mafyanın basit teknikleri: saldırtan, durumdan fayda uman kurtarıcı rolündedir. yeryüzünün bu tekniklerle (!) de işletildiğini fark edip fark etmemeyi seçmektir bilinçlilik durumu...[ kendimi bu tanıma sığdırıp melanetlere bulaşmadan kurtarmışım. ama zaman geçtikçe görülen o ki tarihte tam olarak çözümlenmemiş tüm akıl, teknik, mantık, bilinç sorunlarıyla halleşmeden, yani bilinç yaygınlaşıp, belki geç aydınlanma diyebileceğimiz bir dalga olmadan, tarihte çok rastlanan geriye dönme sorunlarından kurtulmak güç olabilir.]

ay bitiyor, savaş da bitiyor. birinci ay konumu uygun küresel-siyasal nesne düzenlemeleri ile tamamlanmış oluyor : amerika'da 'hepimiz biriz' sloganı ile başkan değişiyor ! böylece ortadoğu'da savaşın, amerikan seçimleriyle ilgili olduğunu da anlıyoruz. [aradan geçen birkaç yıl sonra tv programlarında 'bölgedeki savaşların amerikanın kendi içindeki farklı politikaların rekabetinin yansımaları olduğu' doğrudan söylenebiliyor.] yine böylece anlıyoruz ki, olası bir değişim dalgasına karşı kitlelerin maniple edilebileceği (ırk-din vb.) kimi konular sıcaklaştırılmış, bir tedbir olarak... bir taşla kaç kuş vurduklarını varın siz hesap edin. [artan insan ve doğa katliamları böyle bir sonuç olarak da anlaşılmalı.] oysa yeryüzüne egemen kılınan değişimcilik söylemlerinin hepsi aynı sahtelik damgasını içeriyorlar : dolandırıcı yeryüzü partisinin farklı din ve dillerdeki akraba temsilcileri, birbirleriyle kâr ortağı olmanın gereği olarak; her dil, din, ırktan kitleleri ahmaklaştırarak, kurnazlıklarını tescil ettirmeye çalışıyorlar. israil'in çekilirken söylediği "gerekirse yine gelip aynısını yaparız" tehdidi ile "hepimiz biriz" kampanyası aynı küresel-askerî reklam şirketinin yansımaları gibi tınlıyorlar :

yineliyorum ama kaçınılmaz biçimde her yineleyişte farklı bir olguyu fark ediyoruz, çünkü : bir ülkede askerler dışlanıyor (sezgilerim  dışlananların gündelik varoluşlarında dinsel aidiyetlerin önemsiz olanlardan seçildiğini sanıyor!); öteki ülkede askerler başka silahlı güçleri devre dışı bırakmak için içselleştiriliyor ve okullar, kadınlar, çocuklar saldırıya uğruyor; bir başka ülke savaştığı ülkeden askerlerini çektiğinde, vietnam savaşının deneyimi nedeniyle, sistem değişikliklerine yol açmayacak bir coğrafya bırakmayı amaçlıyor ve bunun en kolay yolu da çevredeki ülkelerin kapitalizme yedeklenmiş, sahtekar ve dinsel iktidarlara devredilmesi ve kitleleri dinsel bir retorik tepki düzleminde, geleneksel kölelik zincirlerine bağlı olmayı sürdürebilecekleri bir kültürel ortam yaratarak dizginlemek gerekiyor...denklem karmaşık ve çelişkili görünüyor ama tarih boyunca başka bir denklem işlemediki!...fark; hız, teknoloji, öznellik ve şizofreni artışlarında. öyle ki ayasofya'daki 16 yıllık inşaat iskelesinin sökülecek olması haberi bile, bu yapısal kurgunun parçası gibidir : "gazze'de ölüm, israil'de sevinç." "içimizdeki çocuk"u öldürmek içinmiş bu son yılların tüm çocuk ölümleri, nüfus düzenlemesi stratejileri meğerse !







*kişisel soykırımlar deyişini; nüfus, emlâk, varlık ve uzam politikaları bağlamında anlamak gerekir ve sanıldığından daha yaygın, sosyo-kültürel düzenlemelere içkin olduğunu düşünmek gerekir. örneğin mahalle baskısı araştırmalarında ortaya çıkan sonuçlar o, gerçek  mekan,toplum, ilişkileri düşününce o kadar komik. **bir varsayım olarak, yaşadığım an'ların (bana yaşatılan) bilimsel deneyler (!) oluşu; birey ve yeryüzü arasındaki     beden-mekan konumları açısından durumu değiştirmez. (herşeyden önce bana rağmen birşey yaşatılmaktadır!) ( örnek : "sinaptik engelleme kritik bir seviyenin altına inerse, tüm beyin üzerinde aniden eşzamanlı ateşleme yayınımı olduğu görülmüştür." cum. bilim teknik 1138; 12)
*** 2008 ilkbaharında islamcı bir radyoda konuşan ulemanın cümlesi olarak duydum . daha sonra çok kullanıldı. şimdi reklamlarda sıradan pazarlama cümlesi !


























14 Nisan 2012 Cumartesi

mektup 1995/1996

mektup 1995/1996

önbilgi; 2012
bu mektup başlangıcından anlaşılacağı üzere hem belli bir kişiye, bir dialogun ertesinde yazılmıştı; hem de anonim bir yok'a, herkese yazılmıştı ve hiçkimseye gönderilmemişti. ancak sonraki yıllarda gelişen olgu ve tartışmaların (demokrasi, eğitim, kültür, bilim, din vb.) başka çözümleri de olabileceğini, yaşanmakta olanların mutlaka  böyle yaşanması gerekmediğini anımsatan değiniler, zayi olmakta olan bir toplumun  nasıl basireti bağlanmış bir sürece 'kazık çaktığını' duyumsatıyor. gündelik olanla tarihsel olan, ontolojik olanla bilgi felsefelerine dair olan arasındaki ilişkilerin çözümleri olduğunu da duyumsatıyor. özel olanla kuramsal ve kamusal olan arasındaki ilişkiler ve o yıllarda daha 'yaygın' olan söylem çözümlemelerine dair okumalar görülüyor. böylece günümüzün hiç kimsenin birbirini anlamadığı iletişim düzlemine geçmeden önce ne türden sorunsallaştırma  olanakları olduğu da anımsanıyor. kimi alıntılar belirtilmemiş, belirtilenleri de doğrulayabilecek verilerden yoksunum. kimi anlam düşüklüklerini gidermek için birkaç vurgulayıcı değişiklik yaptım. özel hayatlara değinilen  kimi bölümleri çıkardım, daha çoklu örneklem alanının azaltılması, bağlamın anlamını eksiltmiş olabilir ama yine de günümüze dair başka perspektifler olduğunu anımsatmasını paylaşmak istedim.




                                                 

                                                                             'şeniden key büved mânend-i dîden.'  mevlâna; mesnevi
                                                                             'işitmek görmek gibi olabilir mi?'


sen her kim sen;

yazının ya da sözün çaresiz kaldığı, sürgün edildiği, kendini imha ettiği, çile çektiği ya da kullanıcısı tarafından reddedildiği bir gezegenden; mektup yazımı zor. bunu gecikmiş bir mektup gerekçesi kabul edebilirsin.
öte yandan , bir sözcük dizisinin hangi algı coğrafyasında dolaştığını anlamadan/ belirtmeden ortalıkta dolaşan sözcük dizilerini algılamak mümkün müdür?

                                                      *                                       *
                                                           
yeryüzüne tanrı uzaklığında durup söylenen söz vahiydir (açınlamadır).

                                                       *                                        *

ne kuşkular üretir bir cümle bu? özenti mi (nietzche'nin son mektupları..), kasıntı mı, delilik mi, edebî kitch mi...?
bu cümleden ne anlaşılmalı? tanrının ölümü, intiharı, öldürülmesi temaları çoktan tescil edilmişti değil mi? allah baba'nın varoşlarda, kuytularda süründüğü de öyle... belki sorun bu.. insan ve tanrı özdeşse (birbirlerini yaratanlar olarak); çok-tanrılılık kolaycılık, bir tür pragmatizmle teke indirgenmişse; sözkonusu temaları, insanın varoluşunun bir parçası olarak, süreçler olarak düşünmek gerekir. bir kara parçasında, bir düşünce ikliminde yapılan, örneğin tanrının ölümü tespiti ya da tescili, bir öncülük, öngörüş olduğu kadar; ard süreçlerin, farklı iklimlerin/kara parçalarının aynı tespite ulaşması özdeş de değildir ya da olmayabilir.

                                                       *                                         *

tanrı katından tanrı kadar uzağa kaçmağa (yeryüzünün ta kendisi neden olmasın?) ve oradan baktığı sanısı/oyunu içinde konuşan, misyonunu yerine getirememiş oğlum (bu isa olmalı !) şöyle dedi : "sen de erkeksin", sen bile erkeksin anlamında.."bile" ya da  "de" eki bir olumsuzlama mıdır yoksa aksi mi? ya da ne kadar öyle ya da böyle? arka planları açımlamak gerekiyor.
bu sözün hangi yeryüzü tarihi ve kişisel tarihler üzerinden söylendiği, söyleyen ve söylenilenin "okunmaları" olmadan anlaşılamaz.

                                                       *                                          *

yüksek akademisyenler (!) yaşadıkları dönemi açıklayabilme yetkinliğine her zaman sahip olabilmişler midir?
örneğin akademisyen olmayan birinin ekolünden de söz edebiliriz, değil mi? 'aziz nesin' düşüncesinden söz edilebilir mi? edilebilirse, yaşadığı dönemin örneğin felsefi gelişmelerinden ne kadar beslendiğini söyleyebiliriz? oysa her sözü, hayatı bütünlüğü içinde anlamışlık, içkinleştirmişlik ve etkileme içermiyor muydu?

                                                                          *

açımlama ve açınlama...

                                                                           *

hakikaten o uzaklığa gidile-çekile-ulaşıla/bilinmiş midir?
vahyin hakikatle ilişkisi bu soruda gizlidir.
vahiy ve kavram ilişkisi de belki bu noktadan başlayarak kurulabilir. ("kavram bir kuştur" deleuze)

vahy bir görme biçimidir. başka bir şey değil. egemenlik içermediği ve hayat-göz-dil arasındaki mesafeleri zorladığı oranda; hakikat üzerine söz söyleme, ona yaklaşma çabası olarak düşünebiliriz, algılamanın bir biçimi olarak... kutsallığı her insanın, canlının/cansızın kutsallığı kadardır. daha fazla değil. "benim kâbem insandır. kuran ve kurtaran" ve/ya/ni günün aşağılık ruhlar cennetinin özneleri !!

                                            

bu sayfada vurgulanmak istenenler; "çeşm":göz kavramı ile birlikte düşünülmelidir. hani bir göz vardır. her yerde her şeyi gören.
büyük bir yaratıcılık. neden gereksinim duyulmuştur böyle bir düşe...
ve bu düş nasıl büyük bir kontrol mekanizmasına dönüşmüştür?
sonuçta olan, gereksinimin kaynağını açıklayamaz.
çünkü, olan, açıklanamıyordu. bir algı karmaşasının/farklılığının düzenlenmesi çabasıdır belki de...

                                                      *                                              *

"duyusal algıya dayanan dindar papaz" düşüncesinin mazide kaldığı itirazı yükselebilir. bir yanıt olarak yön işaretleri koyabilirim, belki korkularınız, kaygılarınız diner, özgürleşmenin ucunu yakalarsınız ümidi ile...

                                                     *                                              *

liberalizm modernizm kapitalizm süreçlerinde, bir kaç yüz yıldır insan icad edilmiş, yeniden yapılmışsa; öncesine dönmek için değil; orada ne söylendiği, duyumsandığı, algılandığı; bir ütopya için, benliklerin ve toplumsalın iade-i itibarı için önemlidir :
     "toplum normal insanı (icad edilmiş olarak da okunabilir bu mektup bağlamında-e.) yere göğe koyamaz.
      çocuklarını normal olma yönünde eğitir.
      normal insanlar geçen elli yıl boyunca belki de yüz milyon normal dost insanı katletmişlerdir.
      davranışımız yaşantımızın bir işlevidir. şeyleri görme biçimimize göre davranırız. eğer yaşantımız tarümar
      edildiyse, kendi benliklerimizi kaybetmişizdir."            [sanırım artaud ile ilgili bir metinden,notlanmamış]
örneğin locke alıntıları (1632-1704) bu bağlamda okunmalıdır. burjuva liberalizmi üstbağlamında değil.

                                                                             *

camilerde, kiliselerde, havralarda, her türlü kutsal mekanda yalvaran, yakaran, dua eden, acılarını ötelerdeki bir bilinmezlikte dindirmeye çalışan insanların varoluş acılarını en çok solcular, sosyalistler anlar. oluşan sol politika tarzlarına bakın. latin amerika solu, avrupa yeşil, komünist ve anarşist hareketlerinin çeşitlilikleri, kapitalist zamanların uzaysal entrikaları kadar, tarihsel arkaik kurguların mağduriyetlerinin de farkında bir algı  ve deneyim çeşitliliği yansıtırlar, bazen bilinç-dışı biçimlerde...
umut sanatın ekseni, rusya-atlantik ötesi eksenine alternatif oluşuyla da; "bunun adı yeryüzünün sorunudur" diyenlerin tanımının ironisi bağlamında evrensel bir keşişleme oluşuyla da...

                                                                             *

vahy, tanrı, kutsal mekanlar... korkutuyor... orta sınıfların ve statik merkezcilerin öğretilmiş modern kaygıları ile orta anadolu kökenli kapitalist şeriatçıların saldırgan tarihsel paranoyalarının; bu kavram, mekan, yaşantıları algıladığını kim söyleyebilir?
ruhi su ve nazım hikmet'i güzel anladığını bildiğim, içimde akıp duran tınının "sol kaygıları" için pusulasının iki yönünden iki imleme :

1. kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi
    kâh inerim yeryüzüne seyreder alem beni
            kâh giderim medreseye hu çekerim hak için
            kâh giderim meyhaneye dem çekerim aşk için    (nesimî)

2."karamazof kardeşler'de ivan, "eğer tanrı yoksa her şey mübahtır" diye söylediğinde, "eğer benim yansıtılmaz süper egom ortadan kaldırılabilirse, iyi bir bilinçle her şeyi yapabilirim" demez. der ki : "eğer varolan yalnızca bilincimse, irademin bir hükmü yok demektir.............."
"....incil'in hiç bir yerinde tanrıların, şeytanların ve meleklerin varlığı hakkında bir argüman yoktur. insanlar ilkin tanrı'ya "inanmadılar" ; onlar, diğer manevi varlıkların durumunda olduğu gibi, o'nun varlığını yaşantıladılar. sorun tanrı'nın var olup olmadığı sorunu değildi ; bu özel tanrı'nın tüm tanrıların en büyüğü olup olmadığı, ya da o'nun tek tanrı olup olmadığı ve çeşitli manevi varlıkların diğerleriyle ilişkisinin ne olduğu sorunuydu. bugün, tanrı'nın güvenilirliği, farklı manevi varlıkların manevi hiyerarşideki yeri vb. konularda değil, fakat tanrı'nın ya da benzeri manevi varlıkların var olup olmadığı konusunda genel bir tartışma vardır."

"günümüzde aklıbaşındalık, büyük bir oranda, dış evrene -kişilerarası uzama ve insan birlikteliklerinin alanına- uyum yeteneğine dayanır görünür.
bu dış insan dünyası, hemen hemen tamamen ve bütünüyle içsel olandan yabancılaştığı için, içsel dünyanın herhangi bir kişisel doğrudan farklılığı, zaten vahim riskler taşır.
fakat toplum, farkında olmasa da, içsel olanın açlığını çekmektedir. bu yüzden "içsel olan"ın varlığını 'emin' bir yolla hissetme ihtiyacı, bu konudaki ikircikli tutum da aynı şiddette olmakla birlikte, muhteşemdir. örneğin, son 150 yıldır, bu kayalıklarda gemisi kazaya uğrayan sanatçı listesinin uzunluğu, hayret verici değildir -hölderlin, john clare, rimbaud, van gogh, nietzsche, antonin artaud....
bunların dışındakiler, yalnızca karşılaştıkları manevi alanlarda değil,, aynı zamanda bu meşguliyetle uğraşmış arkadaşlarının düşmanlıklarından kaçarak karşılaşacakları risklerin adamakıllı bir gerçekçi tahminiyle birlikte, istisnai niteliklere sahiptirler -gizlilik, kurnazlık ve hilekârlık kapasitesine...."

                                                                          *

algı- çeşmullah- algı (ütopya)  !

                                                                           *

"pozitivizme karşıtlık içinde, metafiziksel dil idealizmi yandaşları için dil, veri olan dilden ve konuşma etkinliğinden çok daha fazla bir şeydir. dil, bir idenin, logos'un, aklın bir görünüşü, bağımsız oluşan bir tinsel yaşamın meyvasıdır. dil, bir idenin, logos'un, aklın bir görünüşü, bağımsız oluşan bir tinsel yaşamın meyvesidir. dil, bu anlamda, daha antikçağda (.....) mutlak ve tanrısal bir özün açımı olarak anlaşılmıştır." (günümüzde felsefe disiplinleri 482)
heidegger'in "dil, varlığın ışıyarak örtüsünü açtığı yerdir" yaklaşımını dışarıda bırakarak; dil iktidarın olabilmesinin de koşuludur.
işaret edebileceğim yer mehmet sincar'ın cenazesidir. yakınlarının, dostlarının, köylülerinin büyük suskunluğu tanrısaldır.
bu mektup paragraflar arasındaki  * *  bölümlerinde gerçek sözünü söylemektedir.başkaldırıların sınırsız zeminlerini oluşturmak, tahakküm yapıları ile bir çizgi film kahramanı gibi düşsel bir dünyada ama tam da  gerçek dünyanın izdüşümü olan bir gerçeklikte direnebilmek, didişebilmek için...

                                                                           *
".......alternatif bilgi kuramları vardır. bu olguyu görmezlikten gelmek yanılgılara sürekler. onu tanımak ise bir tolerans işidir. klasik ingiliz bilgi kuramı bir algı bilgisi kuramıydı. locke için algı bizim tinimizin temel işlevidir ve tüm bilginin kaynağıdır. locke , kuşkusuz "anlama" ile "algılama"yı özdeşleştirir. hume tinin her akt'ı algıdır der : "kızmak, sevmek, düşünmek, hissetmek, görmek : bunlar algılamadan başka bir şey değildirler."       (186)

açınlama başkaldırı yakarı büyüksus sonrası bilgi kuramlarına değinmek saçma mı görünüyor? yazarın yeni araştırmaların yönelim tarzlarını devrimci bulduğu yaklaşıma dair değinileri de açıklayıcı olabilir :
 
"1. mikrofiziğin "olasılık önermeleri"nden makro fiziğin "zorunluluk önermeleri"ne, zorunluluğu    olasılığın bir
     sınır durumu olarak görmekle geçilebilir ki, bununla bilgi kuramında "inanç önermeler"inden yola çıkarak
     bunları "bilgi önermeleri"ne dönüştürme koşullarını araştırabiliriz.
 2. inanç, tinsel yaşamın temelidir. o sadece bilgi ve eylemle ilgili de değildir., tersine bir karardır ve bu
     nedenle  salt istençten çıkar. çünkü ancak belirli bir inanç tutumuna dayanılarak karar verilebilir.
 3. bu inanç hem kuramsal bilginin aksiyom, hipotez ve postulatlarında, hem de empirik olguların yorumunda
     yatan şeydir. ne var ki,inanç, kabul, umut, olgu, deyiş, hipotez, olanak, olasılık ya da tutum gibi çok
     çeşitli kalıplara sinmiş halde bulunabilir. işte bu kalıpların iyice araştırılması gerekmektedir.
 4. inancın bu rolünden kalkarak, alternatif felsefelerin, mantıkların, matematiklerin, bilimlerin, dinlerin ve
     sanatların temelini oluşturan perspektiflerin çeşitliliği ortaya konabilir.
 5. tüm bu alanlarda inançtan bilgiye doğru bir geçiş, ne var ki, tek tek elden geçirilmesi gereken çok çeşitli 
     kanallarla olur. geçiş, klasik olmayan mantıkların "belki", "olabilir", "zorunlu" vb. nüanslarıyla çalışmalıdır.
 6. böylece aynı zamanda şimdiye kadar ki bilgi kuramının bilen özneyi bilinen nesnenin karşısına koyan
     özne-nesne şeması, günümüz kuantum fiziğinin dayandığı şema ile sıkı bir ilişki içinde aşılabilir.
 7. bununla kuşkusuz bilginin alanı sınırlanmış  oluyor. çünkü bilgi belli bir inanç formu içerir. ama bilginin
     alanını sınırsız olarak genişlemiş de buluruz. bilgimizin sınırları, klasik bilgi kuramının sandığı gibi, hiç de
     genel ve a priori şeylerde takılıp kalmaz; tersine, ancak durumdan duruma değişen saptamaları gerektirir.
     beş duyunun sınırları uzunca bir süredir aşılmıştır. bilincin sınırları, gözlem alanları sınırsızca genişlemiştir.
     bir dilin eleştirilmeden benimsenip kullanılmasından ötürü oluşan yanıltıcı çıkarımlardan sakındığımız ve
     kendi kabullerimizi sert bir eleştiriye tâbi tuttuğumuz takdirde, önümüzde bilgi olanaklarının sınırsız
     zenginliği öylesine açılır ki........ günümüzde bilgi bir macera ve tehlikelerle dolu cesur bir atılımdır. "
                                                                                          ( günümüzde felsefe disiplinleri )
                                                                         
                                                                               *

                                       angeolopoulos'un 'leyleğin geciken adımı'nda özne-nesne ayrımını belirsizleştiren
                                       rastlaşma sahneleri... 'ulis'in bakışı'nı neden bir başka yönetmen çekemezdi ?
                                       angeolopoulos'u farklı kılan nedir? onun algı sistemi nasıl çalışmaktadır; nasıl gör-
                                       mektedir ? ilk bakışın masumiyetini arayan bir insanın algısını nereye koyabiliriz?
                                       çağdaş yeryüzüne sığar mı?
                                                                               
                                                                                   *
 hakikatler ve görünüşler çevreni ayrımını yok eden bir algının oluşumundan/varlığından söz ediyorsak; sözü ve yaşamı greenwich ya da kâbe türü bir nokta ile ilişki içinde kurmak sonraki yüzyıla özgü "eşşek denklemi" olur, olsa olsa...

                                                                                  *

"zorunluluğu us için açık olmayan ya da deneysel olarak doğrulanabilir olmayan bir önermenin doğruluğunu kabul etmemiz bizden istenmemelidir. locke, kimi din önermelerinin (bilgiden ve ussal inançtan ayrı olarak) bir inan konusu biçiminde benimsenebileceğini kabul etmeye hazırdı, fakat açınlama olduğu söylenen şeyin gerçekten açınlama olduğunun, açınlamadan bağımsız olarak, us yoluyla kanıtlanmış olması koşuluyla; yalnız başına açınlama savlaması, ne denli içten olursa olsun, doğruluğun güvencesini taşımaz."      (425)

"tanrıdan esinlenen bir kimse, esinleme yoluyla başkalarına daha önce duyum ya da düşünümle edinmiş olmadıkları bir basit ide iletemez... aktarmalı açınlamadan farklı olarak özgün açınlama, tanrının herhangi bir kimsenin zihninde dolaysız olarak yaptığı ilk izlenimdir ve buna sınır koyamayız; öteki, o izlenimlerin başkalarına sözcüklerle ve kavramlarımızı birbirimize iletmenin doğal yollarıyla iletilmesidir."             (436)

"açık sezgisel bilgimize karşı olan hiç bir önerme tanrısal açınlama olarak kabul edilemez ya da o türden önermeler için uygun görülen onaylamayı elde edemez."              (437)

"kuruntu ve yanlışın aşırılıklarına kapılmak istemeyenlerin bu içerideki ışığın öncülüğünü sınava çekmeleri gerekir. tanrı peygamber yaparken insanı yok etmez.. insanın, esinlerinin tanrısal kaynaklı olup olmadığına karar vermesini sağlayacak olan yetilerini doğal durumunda bırakır."                   (444)

                                              *                                                             *
bu mektup yaşantı ve algı üzerinedir...
anlam ve algı karıştırılmamalıdır. anlamın osmanlıca karşılığı (arap fars kökenli olabilir, bilmiyorum), idrâk. algının karşılığı ise idrâk-i dakik : ince anlayış, tam algı !
bu mektup deleuze ve algılam, duygulam kavramlarına değinmeyecektir. düşünür ve kavramlar pop-reçete olarak algılanmaya elverişli olmasın diye... o kavramların öncesi süreçten alıntılar bu nedenledir. "kuram yaşantının dile gelmiş görüntüsüdür." bu mektup "kişiyle başlar ve kişiyle biter" sınırlarına hapsolmak istemez.
ama enflasyon, trafik, terör vb. canavarların bol olduğu bu ülkede tümünü besleyen bir algı canavarının her kişinin benliğine yerleşmiş olduğunu söylemek abartı mıdır? "arzuların kodlanması" türünden kavramlar hangi dolaşım hatlarında voltalamaktadırlar ?

                                                *                                                *

"...aslında ben a'ya hiçbir zaman aşık olmadım... benim ne istediğimi biliyordu... ilgisi çok hoşuma gidiyordu. hep b nasıl davranıyorsa tersini yapmaya çalışırdı. diyelim ki b gitar çalmamı istemezdi. bu tutku onunla ilk tanıştığımız zaman başlamıştı. uğruna herşeyden vazgeçtiği kız kolunda gitarla nasıl dolaşırmış.. a beni hep buna teşvik ederdi. birlikte gitar almıştık. bunun gibi bir çok şey."

"a ile ilgilenmemin bir nedeni de çok kıskanç olmam diye düşünüyorum. a'yı hiç kıskanmadım. fakat b'yi hastalık derecesinde çok kıskanıyordum. çok kötü günlerdi. hergün bu yüzden kavga ediyorduk. kendimi o kadar çaresiz hissediyordum ki bir şekilde rahatlamam gerekiyordu. bunu da aldatarak yaptım. ne zaman b'yi çok kıskansam a'yı arıyordum. benim kızdığım şey yaşamak istediği hayatı benden gizlemesiydi."

varlık durumlarına; cinslerin varlık durumlarına da dayanan bir yerden bakılırsa belirsiz bir şey yok. anlatıya katılmayan hemcinslerinin büyük çoğunluğunun yaşantıladığı, anladığı durumlar olduğu söylenebilir. hikayenin öteki tarafları için de aynı durum geçerlidir. algılananın düşmanı sayılabilecek dile dönüşmesi, söylemler içinde bir söylem oluşu; algılarla boğuşmaya ve yaşantıya/yaşama başka bir yerden bakışı çoğaltmayı gerektiriyor.

gitarla temsil olunan bir parçası olunmak istenen modern dünyaya bir paydada eklenme talebi şu ülkede kaç kadın ve erkeği dışında bırakır? dyp'nin anadolu beyaz eşya bayilerinden oluşan delegelerinin tansu çiller'i başkan seçmesinden; kentlere göçen kürtlerin uyum motivasyonlarına; kentli orta sınıfların -mış gibi oyunlarına; radikalliklerden duyulan korkuya dek aynı olguyla karşılaşmak şaşırtıcı mı? kadın-erkek ilişkileri de bu zeminde biçimlenmiyor mu? birlikte olduğun insanın durduğu yer, söylem ve ilişkileri, senin ait olmak istediğin dünyada yer açabilme imkan ve olasılıkları; ilişkilerin varlık-yokluk sorunu oluverir. ilişkiler kapitalist bir rekabet, pazarlık, pazar, savaş, kimlik, kültür göstergesi oluverir. ve nasıl dostoyevski orta sınıfların alt kesimlerindeki okumuşlarca tüketiliyorsa, nasıl köprü üstü aşkları, yaşanmayan bir duruma özlem ve tanıklıkla çok sevilip izleniyorsa; aşk da insanın varoluşunda benzer bir "işlevsellik" oranında yer buluyor !

                                                     *                                       *

ötekinin yaşamak istediği hayatı bilme gereksinimi...salt özel alanda değil toplum sözleşmesi bağlamında da ufuk açıcı görünmüyor mu? oysa yanında olmak istediğinizin tasarımlarını bilmek kadar önemli olan , hayatı düzenleyen "mekanizmaların" bedenler ve toplum üzerinde nasıl tasarımlara ve geleneklere sahip olduğunu bilmektir.

8 yıl önce...     ....de 'bir ev...diyelim ki ali ve ayşe misafirlerim... ilişkileri yeni ve kısa bir zaman sonra evleneceklerini henüz hiçbirimiz bilmiyoruz.. ayşe ile ikinci karşılaşmam. mutfakta bir şeyler hazırlıyorum. ayşe yardıma geliyor ve ilk izlenimlerimin tarihsel bir öngörüye dönüşeceği bir sohbet oluyor. o an fark edilmiş ve önemsenmemiş olanların pek çok insanın yazgı gibi yaşayıp sonlandığı süreçlere dönüşeceğini bilemezdik. [bir yanılsama yaratılmaması için yaklaşık 20 yıl sonra şu eklemeyi yapmalıyım, sözü edilen kişilerin yönsemelerinin ötesindeki düzenlemeler vurgulanmaktadır. ] o ayaküstü sohbette milyarlarca insanın konuştuğu türden sıradan sözcükler konuşulmuştu. ayşe bizim yaşamımızı anlamaya çalışıyordu: kurduğumuz söz dizisi, yaşam heyecanı, bilgiler toplamı, gelecek, ufuk, yaratı alanlarının gerçekliği...amaç neydi? : kendi hayat duruşu, düşleri, gelecek tasarısı ile ali'ninkilerin örtüşüp örtüşmediğini öğrenmek...

yaşamak istediği hayatı ötekinden gizlemek...[ güncel 4+4 tartışmaları, eğitimin nasıl şekillendirildiği meselesinde bir şey çağrıştırmıyor mu?]

[tarihsel metafizik işleyişler, hermenetik filan gibi konuları bilmek insan ilişkilerindeki basit dil ve anlaşma ve yönelme sorunlarını çözer mi? bu alan bilgi dışlaştırıldığında kötü gelişmeleri engelleyecek bir ortam sağlar mı? yoksa daha çok deli yaftası yemenize mi neden olur? susmak bu tarihsel egemenliğin ikiyüzlü hayat görünümlerine boyun eğmek anlamına mı gelir? bu soru "tanrı iyiyse dünyayı/insanı neden bunca kötülükle kuşatmış?" tarihsel tartışmasına yönlendirir. akıl vermiş, iyiyi ve kötüyü bizim bulmamızı istiyor !!! oysa tarihsel metafizik kurumsallıklar,  örneğin dil, ad ve anlam denkleminde öyle bir tahakküm ve kumpas kurgulamışlardır ki, hangi söz olguyu açıklamaya yetsin ! devrimcinin topluma etkisi de bu bağlamda ve derinlikte önemlidir. başka türlü bir hayata davet, anımsatma, düş sunumu; bu işlevlerin daha uygun biçimlerini bulmak. orhan alkaya "gölge ustası"nda bu konuyu tartışır.]

insan salt düşünen değil, kendi varlık çevreni ve durumu üzerine de düşünebilen bir yaratıktır.

                                                         *                                             *

sıradan insanları hira dağına iten nedenler, böylesi düzenlemelerin dolayımlamalarını içerirler. tanrı kelâmını taşa, kemiğe yazdıran o sıkıştırılmışlıktır. tanrı sözü bir çileden çıkarılmanın  yanılsamasının son dizesi olarak belirir.
tekzip gönderilmesi gerekmeyen bir kitap başlığı bu : "kusurları olan bir karakter: tanrı'nın biyografisi". yahudi dili incilinden incelenen bu karakter kimdir? :

"..birden çok kişiliği olan ve kişiliklerinin farklı yönleri zamanla ortaya çıkan bir erkektir. başlangıçta, tanrı kendi-imgesinin yansıdığı bir dünyayı yaratır, bu, kendisinin de kim olduğunu tam olarak anlamadığını ancak insanlıkla arasında başlayan ilişki sonucu kendini keşfetmesinin bir göstergesidir. derken bir anda, tüm dikkatler bahçedeki kadın ve erkekte yoğunlaşır. kadın ve erkeğin yaratıcılarına karşı gelmeleri, tanrı'nın kin dolu tepkisine neden olur ki bu da kendi iç çelişkisinin bir yansımasıdır. yaratılış 1'deki tanrı, gururlu, güçlü ve cömerttir. yaratılış 2'deki tanrı ise daha samimi ve uçarıdır. imgesi belirsizdir. ve bir anda yıkıcı olur; tufan iner yeryüzüne. ve böylelikle tanrı karakterinin içinden radikal bir yanlış geçer.

....kitabın sonunda, bay milles, yüce tanrı'nın yaşamının, neden olaylar ve söylevlerle başlayıp, eylemsiz ve sessiz son bulduğu sorusunu sorar. insanlığın yaratılmasında kullandığı kendi-imgesi ve kendini-anlamak için duyduğu bu istek, özünde trajediyi mi içermektedir?"       (yky; kitaplık eki; yaklaşık1995 sayılarından biri)

                                                  *                                              *

a'nın en son yazdığı mektup algıladığı beni anlatıyordu ve saldırgandı. ben de öfkeli, saldırgan ama kendisinden çok varoluş zeminlerine yönelik şeyler yazmıştım. bir söylem ve tutum serimlenmişti. gelen mektupta anlatılan benin yaşantısı ile benim arasında hiç bir bağıntı yoktu. iki sonuç mu çıkarmak gerekir? algı sınırlarını fazla aştığımdan algılanabilirliğim söz konusu olamamaktadır. iki: kurulan söylem, zorunlu olarak çevrelerinde olduğum, hiç bir içsel bağım olmayan birilerinin egemen kıldığı bir algının, hazır kalıp kabulü olarak yansımasıdır. ki bu da bir tür moderne eklemlenme özlemiyle ilintilidir. [çoook yıl sonra bu algı formunun genel bir iletişim tekniğinin bireyleri kuşatıcı uygulamaları olarak gündelikleştiğine tanık olduk]

                                                  *                                                  *

[bitmemiş , gönderilmemiş, hiç kimseye yazılmamış bir mektuptu. yıllar sonra herkesin herkesi dikizlediği ama hiç kimsenin hiç kimse, hiçbir olay/durum/kavramla  sahiden iletişim ve anlama ilişkisi içinde olmadığı çağın başlangıçlarında notlanmıştı..]