28 Mayıs 2014 Çarşamba

aklın kamusal ve özel kullanımları

aklın kamusal ve özel kullanımları tanımları dolayımında son derece kişisel bir ileti: “ ‘başkalarını da ilgilendir’ olduğunda konuşma başkalarını ilgilendiren üç yüz yıllık egemen konuşma pratiklerinden nasıl kurtulur?” e. köker; kamusal alan; sy. 539 aklın özel kullanımı  öznellikler alanına aklın kamusal kullanımı  nesnellikler alanına tâbi kılınmışsa olguda tarihsel ve radikal bir yanlış söz konusu ‘gibidir’! aynı dinin varoluşunda olduğu gibi… binlerce yılın kuşatıcı aşılmış yargılarından kurtulmaya yönelindiğinde, eski yanlışların yanlış olduğu bilgi haline dönüştüğünde, başka bir ‘radikal yanlış’ aşmayı kolaylaştırır ya, belki böyle bir sürece benzetilebilinir… ancak benzer süreçlerin ilksel yönelimleri, keşifleri, yeniden üretimleri salt entrikasal kurgular ile biçimlenmemiştir. aynı olguyu güncellikler içinde, farklı politik ayrışma ve çıkışlarda, tekniklerin makro uygulamaları var olan gerçekliğin her bir defasında yeniden bir kez daha ele geçirirlerken vb. görülebilir… *** söyleşilerde, dolaşımdaki pek çok söylemle karşılaştırıldığında, aydınlanma kavramlarının ilk kez bu denli kavranılmış olduğunu duyumsuyorum, aklın kamusal ve özel kullanımlarının aydınlanma projesindeki yapısal öneminin vurgulanması gibi… ancak söz konusu kurguda köklü bir yanlış olduğu fark edilebilirse, yönelimlerimizi netleştirebileceğiz. toplumbilim – aydınlanma özel sayısında James schmidt’in makalesi, kant’ın ‘aydınlanma nedir?’ e verdiği yanıtı değerlendirirken şunları yazmış: “aklın özel kullanımda pasif olarak hareket eden kişinin çevresi, mutlak “kamusal amaçları” savunma ve hatta geliştirme amacını matuf olan “yapay bir sözleşme” ile sarılır. bu özel kullanımda kişi bir “bir makinanın parçası” olarak işlev görür ve bu durum kesinlikle tartışmaya kapalıdır.” (toplumbilim s.11 sy.29) schmidt bu cümle öncesi kant’ın yaklaşımı irdeliyor: “kant’ın zihninde ‘her şartta kişinin aklının kamusal kullanımını mümkün kılan özgürlük, bütün her şeyin en saf formudur.” yeryüzü tarihinin farklı kurgularına itaat etmemek, uyum sağlamamak da özgürlük kavramına dolayımlı ise, kant’ın bu yaklaşımının tahakkümün tanımı bağlamında önemli bir nokta olduğu söylenmeli. kant'ın aydınlanma yanıtına dönersek: “oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez. (…) ne var ki, her yandan: ‘düşünmeyin! aklınızı kullanmayın!’ diye bağırıldığını işitiyorum. subay: ‘düşünme, eğitim yap!’, maliyeci: ‘düşünme, vergini öde!’, din adamı: ‘düşünme, inan!’diyorlar. (kant, toplumbilim s.11 sy.18.) böyle bir zeminde kamusal alan ve bu alanda söz söyleme özgürlüğü, kamuya ilişkin taahhütlere dair “katılımı” hatırlatmanın vasıtasıydı: bu alan tarihsel olarak greklerdeki ‘polis’ ve ‘oikos’ ayrımının (pazarda ve topluluk meclislerinde yarışmacılıkla sağlanan kamusal hayatla, ‘oikos’a dayalı özel hayatın) devamı sayılabilirdi. ahmet çiğdem, kamusal hayat, sy. 504. *** foucault neden şu soruları sormuş olabilir? : “şimdimiz nedir? mümkün deneyimlerin şimdiki anlamı nedir?” “kendi bilgimizin nesnesi olan özneler olarak nasıl oluşturulduk? iktidar ilişkilerini uygulayan veya onlara itaat eden özneler olarak nasıl oluşturulduk? kendi hareketlerimizin ahlaki özneleri olarak nasıl oluşturulduk?” kant'ın tanımları ile foucault’nun soruları arasında neden-sonuç ilişkisi söz konusu! ki fuko’nun yaklaşımı sorunun tüm bağlamlarını anımsatıyor… *** bu değiniyi/anımsatmayı/itirazı yazmam nasıl mümkün oluyor? hangi dışsal faktörler etkiyor olabilir? ya da bir akademisyen yazma/düşünme/çalışma sürecinde dışsal bir etkinin yönelimlerini sürüklediğini belirttiğinde özgürlükten mi tahakkümden mi daha çok söz etmemiz gerekir? kant'ın duyduğu cümleleri fazlasıyla duymayı sürdürüyoruz: güvenlikçiler (üstelik hem özelleri hem genelleri var artık), maliyeciler, imamlar ve sistemin aslı daha nice mesleği, psikiyatrlar, şirketler, bankalar; hep birlikte önce ‘düşünme, borçlan!’ diyorlar, ardından ‘düşünme, öde!’; üstelik iktisaden olduğu kadar ahlak düzlemlerinde bile… kavramaya yönelten bir olgu olarak pratik durumlar ve sıçrama ilişkisi kurulmuştu. yıllar önce toplumbilim’in aydınlanma özel sayısını altlarını çizerek okumuşum; önerildikten sonra tekrar okudum. bedenimin, mekanımın aradaki yıllarda kullanımı nedeniyle (pratik!) şimdi çok daha başka türlü anlıyordum cümleleri… ancak heyhat! bütün bu yıllar boyunca maruz kaldıklarıma dair hukuk felsefesi, felsefe hukuku vb. alanlarda, değil yetkin birine, anlamaya yatkın birine de rastlamadım. işleyişin makinasallığı hiçbir kamusal-özel ayırımı içermiyordu. özel olan da politikti! aynı süreçte okuma-anlama çabasını terk etseydim ya da kuşakdaşlarım gibi erken göçseydim bu hayattan, dillendirme iletme olanağı olmayacak pek çok ‘uygulama’ !! ey hayat!! maruz kaldığımız hayat ve sıçrayan kavrama !! fuko’nun sorusuna verilen yanıt, “şimdiki durumumuz”, böylesidir! ‘herkese iyi gelecek’ spotlu reklamların tüm yılı kapladığı süreçte tüm özgürlük yanlılarının ve düşlerinin ve kamusal söz taleplerinin, sürece yayılmış soykırım teknikleriyle telef edildiği bir yıl geçirdik: “iyi ve kötü görecelidir, kime göre iyi/kötü?”, oluşturulmuş bedenlerin refleksif tepkileriydi artık. gündelik yaşantımız yani özel ve kamu ayrımlarının tümüyle anlamsızlaştığı alan; bedenlerin, mekanların, ihtiyaçların, imgelerin delindiği, kodlandığı, ticarileştiği, fütursuzca kullanıldığı, belki hiç fark edilmedik işlevlere tabi kılındığı uygulamalarla kuşatılmış durumda. kurumların adları bile çok farklı: toplu konutlar idaresi, denetimli serbestlik müdürlüğü, suç işlemeyi önleme amirliği!!!! eşdeyişle; olumlanarak ve özgürleşmeye yöneltilerek tanımlanmış, kurgulanmış, savunulmuş olan süreçlerin, mikro tahakkümlere vardığı/sürdüğü bir tarihsel gerçeklik içindeyiz. toplumbilim'i yeniden okuduğum hafta öncesi bir yakınımla telefonda söyleşirken kant’ın değinisine koşut durumları paylaşmıştık: sesler duyuyorduk: on yıl önce oturulmuş, yıkılmış ve yerine yenisi yapılmış bir binadaki elektrik faturasında ödenmemiş iki liralık borcu tahsil etmeye gelen görevli, işsiz olup yaştan emekliliğini bekleyen çaresiz bir emekçinin kapısına gelip ahret soruları soran sigorta görevlisi; evlerde çalıştırılan gündelikçilerin peşine takılan sigorta ceza görevlileri; yıllardır oturduğunuz evinizin çevredeki yapı dönüşümleri nedeniyle değeri arttığı için artan vergileri toplama memuru; olağan, doğal ve güvenli çalışan doğalgaz sistemlerinizi tümüyle dış mekanlara çıkartmak için tebligat ve kapama işlemi yapanlar ve sonra dairelerinizi tekrardan boydan boya borular döşeyerek işgal etmek için bekleyen rekabet halindeki şirket temsilcileri, cam kesiciler, elektrikçiler, boru takıcılar; her biri için ayrı işlem, her işlem için yapılan ‘yapay sözleşmeler’, ödemeler için sırada bekleyenler, liste sonsuz biçimde uzayıp gider… bu ortamda aydınlanma sorusu yer ve anlam değiştiriyor… tarih boyunca; din, felsefe, bilim, aydınlama gibi adlarla anılan sıçrama noktalarının, insanın yeryüzünü anlama çabasına getirilmiş eksik açıklamaların, sürdürülemez olduğu yeni bir sıçrama eşiğine varmış değil miyiz? (tarihteki anlara ilişkin, ‘hristiyanlık, felsefenin popüler yansımasıdır.’ tanımları anımsayarak) schmidt’in yazısının son cümlesini bu bağlamda anlamak gerekir: “kant başıboş spekülasyonun ve imanın uygulanması tehlikelerine dikkat çekmek suretiyle, aydınlanmanın kendisi için bir kalkan olduğunu iddia edebildi.” (tb, sy.32.) korunma gereksinimine dair şu değini de önemli: “aklın asıl işlevi kavramları/düşünceleri çelişkilerden bağımsızlaştırmak ve “sesli aklın özdeyişlerini”spekülasyonların sofistike saldırılarından korumaktı.” itaat tekniklerinin; hegel ve heidegger’in mikro tahakkümsel tanımlarından da geçerek sessiz aklı ya da olası tüm imgesel yönelimleri istilâ ettiği bir çağda aydınlanma nedir ya da özgürlük nedir sorularını sormaya gereksinimimiz var. aklın özel kullanımı, schmidt’in aktarımına göre (sy.29) mesleki bir toplumsal sözleşmeye aidiyetle sınırlı ise; aynı anda çok sayıda fabrikada çalışır olmuş dijital atmosferdeki bedenlerin anlık fark ediş, beğeni, aidiyet, randıman, katılım, tüketim alışkanlıkları/kullanımları, enerji ya da zihinsel yönelimlerinin sözleşmelere içerilmesi, birer sözleşme olarak işlerlik kazanması nasıl tanımlanabilecek ve gerçekleşecektir? (marx: ‘emek gücünü satacağın işvereni seçme özgürlüğü’ anımsanmalı ve “mendellson aklın kamusal ve özel kullanımlarını, aklın mesleki ve mesleki olmayan kullanımları arasındaki bir karşıtlık olarak yeniden ele aldı (…) susan shell kant’ın ‘bir kamu görevlisinin söylemi’ni aklın ‘özel kullanımı olarak ele almasını tuhaf bulur fakat meselenin peşinden gitmez (…) ronald beiner, aklın özel kullanımı karşısında aklın kamusal kullanımına öncelik veren kant’ın öncülüğünün ‘liberal düşüncenin en önde gelen başlarının birisi tarafından geleneksel liberal önceliklerin alt üst edilişi gibi bir şey olabileceğini belirtir.” (schmidt, aydınlanma neydi, dipnot 85, sy.35) soruyu başka bir şekilde yineliyelim: tarih boyunca aklın kamusal ve özel kullanımları konusunda fikir geliştirmiş kişilerin maruz kaldıkları hangi durumlar neredeyse başka bir tarih anlatımı/yazımı gerektirecek hangi olgular söz konusudur ki böyle bir tanım ve gerçeklik algısı belirmiştir? hangi deneyimler bu sorunsallaştırmayı oluşturmuştur? ‘kamusal’ toplumsal sözleşme ile ilgili görevle uğraşan kişiyi niteleyen ‘özel’in karşıtı ve görevi dolayısıyla yaptığı işlere zarar vermeksizin özgürce tartışma düzlemi ise (29); kant’ın bu düzlemi ‘okuyucuların dünyası’ ya da ‘kozmopolit bir toplum’, ‘türedi bir geleneğin’ 18. yüzyılın ikinci yarısında aldığı biçim, olarak algıladığını belirtiyor schmidt: ‘edebiyat dünyasını istila eden dergi/kitap furyasını okuma, tartışma ve eleştirme zevkleriyle de kendilerini gösteren ve kentlerin yerlileri olan bir okur kitlesi demekti. böylece; ‘bir okur kitlesini’ niteleyen okur yazar insanlar olarak, kant’ın askerleri, yurttaşları ve rahipleri, büyük bir imanla akıllarının özel kullanımıyla yürürlüğe giren emirleri eleştirme haklarını saklı tutarlar.’ (tb 30.*) “devletin insanların ruhlarını araştırıp açığa çıkarma hakkı olmadığı gibi insanların zorla onları rahatlatacak ve topluma kazandırabilecek itiraflar yaptırma hakkı da yoktur?” (schmidt, tb 30.) öyleyse kamusal aklın kullanımlarının sınırı nedir ya da kalmış mıdır? örneğin “kentsel dönüşüm” söylemleri ve pratiğinin; özelleştirme süreçleri ve tüketicilerin seçme eğilimlerinin dönüştürülmesi (ya da sabitlenmesi) süreçleri de olduğu bir düzlemde; tüm reklam, gösterge, kod ve söylemlerin; yukarıdaki tanımın ihlali olduğu gerçeği nasıl dile dönüştürülemez olarak kalır? yasayı, anlamı yeniden tanımlamayı gerektirecek önemde olgular nasıl olur da toplumsal bilincin paylaşmadığı, kamusal söz alanında tartışma konusu bile olmayan konulardır. çok basit bir örnek; hayatın tüm anları o denli fütursuzca kullanılıyor ki; yöresel yemek tarifi yaptırılan kadınlar spotlarla yayına konurken (ki kant’ın okur kitlesinin günümüzde reyting ölçüm cihazı takılmış mekanlar ve çip takılmış bedenlerle ekranda görünen söylemlerin biyoteknolojik söylem akışkanlığının düzenlemeleri olarak anlaşılması mümkün); yemek tariflerinin değil taşrada/yerelliklerde modern bir dile özenme hallerinin; dil ve söylemlerdeki “oynamalar” aracılığıyla (gerçek hayattaki ve kamera karşısındaki dil farkları) arzuların, yönelimlerin seyircilerde yeniden üretiminin asıl gösterilmek istenen şey olduğu saptanabilir. konu ile ilgili yaratıcı bir makale ayrıntı dergi s.1’de okunabilir: marc neocleaus; ‘barışçıllaştırma rüyası: birikim, sınıf savaşı ve av’. başlıktaki barışçıllaştırma, ‘pacification’ sözcüğünün karşılığı olarak kullanılmış ki kant’ın cümlesindeki kişinin pasifliği ile sistemin/egemenliğin güvenceliği arasındaki ilintiyi doğrudan kurabiliyoruz. “barışçıllaştırmanın (pacification), on altıncı yüzyılın sonlarındaki machua’dan tutun da on dokuzuncu yüzyıldaki general thomas-robert bugeaudl, general gallieni’ye, yarbay lyautey’e ve yirminci yüzyılda bunların yerini alan roger trinquier ve david galula’ya kadar bütün kilit teorisyenlerinin, barışçıllaştırmadan imhayı değil de inşayı esas alan bir savaş olarak söz etmelerinin nedeni budur. barışçıllaştırmanın temel uygulamasının, toplumsal düzeni (yeniden) inşa etme hedefindeki devasa bir toplum mühendisliği becerisinden başka bir şey olmamasının nedeni de budur. bu yeni düzen içinde inşa edilecek şey ise birikim için güvenli bir temeldir.” (ayrıntı dergi; s.1; sy. 52-53) marx'ın ‘ilkel birikim’i ile barışçıllaştırma kavramlarını sınıf savaşımının asli bir yönelimi olarak, son 500 yıldır dayatılan en kayda değer talebin (bırakın biriksin!) bütünleyicisi olarak var etme arayışıyla, insan -avcılığını sürecin merkezine yerleştirmek amacında olduğunu belirtiyor yazar. çünkü, “kapitalist birikimin temel koşulu, işçilerin tasarruf haklarından mahrum edilmeleridir”, “ücret dışındaki bir geçim aracından koparmak için zor ve şiddet kullanmak” gerekmektedir. “ücretleri zorla kabul ettirme yöntemleri bulma çabasının ve insanları, üretken ve etkili işçiler rolünü benimseyen ve bu rol içinde kalma yolunda sürekli disiplin altına almak zorunda oluşunun nedeni budur.” kant’taki pasif kişinin sözleşmeyle kurduğu ilişkinin (emeğini “seçtiği” işverene satma özgürlüğü/zorunluluğunun), tüm çevresiyle birlikte bir düzenlemeler silsilesine tabi olduğu çıkarımını(!) hiçbir sözleşme ve yasa belirtmiyor!! (bu durum yazılı olmayan anayasa örneklerini anımsatıyor). kant’ın cümlesinde kullandığı “çevrilir”, “kuşatılır” sözcüğünü anlattığı durum engels tarafından şöyle dillendiriliyor: “herkesin evi bir çembere alınmışlık içinde, her yerde yasa koruması altında karşılıklı yağmalama…” (akt: neocleaus; ayrıntı dergi s.1 sf.54) makale, emeğin tarihsel biçimlerinin bilindik yöntemler, yani ‘özgürlük’ ile zorunda bırakılmışlık’ dışında biçimleri olduğunu belirtiyor: “gerçekte sözleşmeli (özgür) fakat yine de zorlanmış (özgür olmayan) emeğin çeşitli biçim ve dereceleri, sanayileşmiş ülkelerde olduğu kadar sömürgelerde de 19.yy. sonlarına kadar varlığını sürdürmüştür.” “özgür” ücretli emekçi sınıfı, o zamandan itibaren biçimsel olarak özgür olup da maddi olarak zora koşulan emeğin yönetiminde merkezi bir yer edinen insan avcılığı aracılığıyla oluşturulmuştur. (sy.57.) “o halde barışçıllaştırma ‘barış’, yasa ve düzen kıyafetleri giydirilmiş bir savaş edimidir(…) çalışmaya müsait, hazır ve nazır, kağıtları düzenlenmiş, bedenleri ve zihinleri uysal işçilerden müteşekkil bir rüya ve direnişten, isyandan ya da kalkışmadan uzak, güvenli bir birikim rüyası.” (sy.58.) ancak insan avcılığı biçimlerinin tarihinde önemli olan “birikim için avcılıktır(…) kaynaklar, birikimi amaçlayan, mülk olarak temellük edilmektedir.” (günümüzde zihinsel mülkiyet vurguları, ‘korsan’ ve korsan-avcılığı söylemlerine değiniyor daha sonra neoclaus.) “böylelikle barışçıllaştırmanın büyük gizemi tam da sermayenin gizemidir: ücretli emek mevcut olmalı; sürekli ve düzenli olmalıdır(…)” (sy.60.) tarihi ve aydınlanmayı, süreçler ve bağlamlar düzeyinde anlamlandırabilmek amacıyla, olguyu başka bir dille anlatan lyotard’a danışabiliriz: “derin bir şekilde savaşçı ve yağmacı olan bu imparatorlukta çalışma ve ekonomik girişim, despotun elindeki gerçek ya da potansiyel silahlardan başka bir şey asla değildir.” “benden hayatta kalmanı satın al, der colbert yabancıya, ama bunun bedeli olarak bütün satın alma araçlarını kaybetmen gerekiyor ve ben burada senin can çekişmeni temsil edeceğim.” (lyotard; libidinal ekonomi; sy.260-261) “bir av, hareket etmeyi bırakmış organik bir bedendir; canlı etin kabuğu sessiz ve hissiz kalır. burada müşterinin keyfi hem organikliği hem de ölümü ister. (…) (318) “teori hareketsizleştirmekten alınan keyiftir.” (315) “müşteri [ki aynı zamanda ‘çalışan’, ‘üretici’, ‘sözleşmeli emekçi”] avdır.” (319) “tam da etrafı gözlediğini sandığı sırada aslında kendisi gözleniyordur.” (319) seçtiği anda “seçiliyordur”!** aynı güncel demokrasilerde olduğu gibi!!! tasfiye edilmiyorsa tasnif ediliyordur. ergin olmama durumu yer yüzündeki var olma durumumuzdur. heidegger’in ‘varlığın ortaya fırlatılmışlığı.’(?) “pazarlıkçı beden ve kurban beden soyguna ve yıkıma soyunan barbarın da aralarında bulunduğu müşterilerden oluşur. onlara bir şey satılır. onların altınları yağma edilir. himayeci set fransız olan ile barbar olan arasındaki sınırı çizer, bunlar muhafaza edilecek özne ile yok edilecek müşteridir.” (lyotard) lyotard soyut resmin olguyu nasıl aktardığını anlatır: “hareketsizleşme kutbu müşteri-bedenin üstüne yerleştirmiştir.” (318) “kaba bir soyut, yalnızca sistem aracılığıyla işler; o teorik bir şeydir, başka bir anlamda, renkli bedeni felç olmaya götürür; ama büyük ressamlar bu bedene hareket kazandırmaya yönelirler. müşteri, tablonun (metnin) kurbanı haline gelir ve bu tablo kıpır kıpırdır. (...) soyutla büyülenme, belirli bir keyif mevkisidir. (…) “bu salınım değil, enerjinin gizlenmesidir; enerjinin bu yerden ve bu yerde öfkeyle atılmasıdır.” (…) [tablonun derisi olan] müşterinin bedeni kendine gelir, bu yapboza bağımlılığı doğrultusunda birleşir. bu etkinlik midir, edilginlik midir?” (319) sanırım gereksiz, uzatılmış bir aktarım olmadı. yine kant’ın cümlesine vardık. bilinir ki “yeni liberal” yaftalı son süreçlerde koruma duvarları kaldırılmış ve yeryüzü vahşetleri çeşitlenmiştir ve katmerlenmiştir. av aynı zamanda seçme, yerleştirme, kalite kontrol, aşırı kar potansiyeli gibi nice kavramla birlikte gerçekleşmektedir. ve yine de kant’ın, hegel’in, heidegger’in giderek daha katmerli tanımladıkları tahakkümün cimleleri dolayındayız… (ve giderek daha renkli bir devinimin eşlik ettiği bir zamansal akışta) eğer aydınlanma bu durumu fark etmek ise son iki buçuk yüzyıl çaresizliğimizi keşfettiğimiz süreçlerdir. ki foucault’un sorularının nedenidir. aydınlanmanın tarihsel anlamı bu türden aralıkta belirginleşir. Kamusal alan, güç ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi olarak; tarih boyunca belirmiş sorunların ‘fayda’, ‘sözleşme’, ‘hak’, ‘özgürlük’ gibi kavramlar dolayımında rasyonelize edilişine yöneliştir. dinsel söylemlerin “parçalanmasıyla kamusal alanın oluşması arasındaki ilişki, dinlerin modern toplumlardaki işlevlerinin anlaşılması için vazgeçilmez bir özellik kazanır: çünkü kamusal alnın gereksindiği özne, özçıkarının çağrısını dinleyen bir öznedir-dinsel çağrıyı değil.” (kamusal alan, kamusal din ve kamusal akıl; a. çiğdem ‘kamusal alan’ içinde sy. 507) “ancak dinlerin kamusal alana girişleri, formal ya da prosedürel rasyonalitenin ölçütlerine uymak yerine, rasyonalite sorununun kenarından geçmek bu sorunun görmezlikten gelinmesiyle mümkün olabilmektedir.” (çiğdem sy. 506) aynı süreçlere ve sonuçlarına tüm yeryüzünde tanık olmayı sürdürüyoruz. kamusal alan, “nesnel ilkeler ve değerler üzerine kurulu öznelerarasılık” ise rasyonalitenin salt faydacılık olarak algılanışı ile nesnellik ilkesi zaten tümüyle devre dışı kalmıştır.” “rasyonalite kavramının toplumsal kavranışı, toplumsal rasyonalite, prosedürel ya da değil, toplumsal öznelerin rasyonellik iddialarının haklılaştırılmasını gerektirir.” (…) “kamusal akıl, öyleyse, ilkin bireylerin kantçı anlamıyla ‘sorumlu ve özerk’ bir donanıma kavuşmasının aracı olmalıdır. kamusal alanın rasyonel örgütlenmesi, kamusal alandaki toplumsal öznelerin rasyonel bir etkileşim ve eyleşim biçimini benimsemelerinin toplumsal ve iktisadi gereklilikleri, bu benimsemenin ‘etik’ meşruiyetine gölge düşürmemektedir.” “kamusal alan, toplumsal düzenin bütünü üzerinde konuşmaya mecali kalmamış bir kırılganlığın gizlenme alanı olarak tedavüle sokulmaktadır (509). ‘kültür endüstrisi’ ya da ‘idare altına alınmış dünya’ gibi (…) temalar, aydınlanmayla başlayan evrensel kötülüğün sonuçları değil, kamusal alanın kültürel ve politik işlevlerinin kaybolması, daha doğrusu kamusal alanın kültürel ve politik işlevlerinden arındırılması, bu işlevlerinin giderilmesinin sonuçlarıdır.”, bu yaklaşımdaki problem söz konusu mecali kalmamışlık durumunun, kant’ın cümlesinde dolaylı ve içkin olarak gözlemlenebilen ‘sermayenin gizeminin’ (‘birikim olsun!’) ve tarihsel süreçlerin tümlüğünün parçası oluşunun ıskalanmasıdır. o, mecali olmama durumu, siyaset kürsülerindeki “muhabbet” dilinden(!) medya düzeneklerine, tüm kamusal söylemlerde gözlemlenebilecek bir haldedir. gündelik haberler her gün dayak yiyen, ölen, kaza geçiren, bedensel-sosyal-kültürel travmalar geçiren işçiler, çalışanlar, kadınlar, çocuklar, toplulukları gösteriyor ve onları temsil eden her birey/topluluk olmadık yaptırımlara tabi tutuluyor. akademik ya da estetik her dillendirme etkisizleştiriliyor ve düşünce hayatının nasıl sönümlendiğini görüyoruz. çünkü aydınlanma sürecinin ardında güç ilişkilerinin aktörü olan, “üretken işbirliğinin düzenleyicisi olarak oynadığı geleneksel rolden ayrılan sermaye, bir zorla ele geçirme aygıtı biçimini alma eğilimi gösterir.” ([sanırım] mandarini; devrim zamanı negri; önsöz; sy.22) ‘patriyarkal pazarlık’ diye anılan süreçlerin bile gereksizleştiği/geçersizleştiği zamanlardır söz konusu olan (a. bora; kamusal alan; sy.553) olgu kant’ın cümlesinde nasıl beliriyor? bir işleme tabi kılınarak, bir makinanın parçası gibi olmak için tüm çevresiyle birlikte yapay bir sözleşmeye sarılan kişinin; yani/aslında durmaksızın zorla ele geçirilen bedenlerin iki yüz yıl sonunda mecali kalmamışlık durumu yaşamalarından doğal ne olabilir? yasa ve sözleşmeler, bu tarihsel bağlam ve anlamda tek taraflı ve manipülatif bir işlev görürler. güncel tüm sözleşmelere bakıldığında görülebilecek bir manzara: iş sözleşmeleri, kredi sözleşmeleri , kira sözleşmeleri, mali/iktisadi ilişkiler; sigorta ve tıp sözleşmeleri (örneğin ameliyata girerken imzalananlar; alım-satış sözleşmeleri: tüm olası olacaklardan siz sorumlusunuz ve sürekli borçlusunuz!!) mecali kalmamış sözlerin akışı böyle tarihsel bir yolculuğun yansımasıdır. ‘kamusal alan’ adlı derlemenin editörü meral özbek sunum yazısında; “(negt-kluge’ye metinleri dolayımında), kamusal alanın sınıfsal içeriğini vurgulayarak; özellikle proleter kamusal alan, tecrübe ve ‘ilişkisellik’ ilkesinin altını çizerek geliştiren bir okumanın daha doğru ve ufuk açıcı olduğunu düşündürüyor diye yazmış. böyle bir yönelimle ’21.yy. diyalektikleri’ adlı kitapta naney hartsock’un marx’ı, foucault’un yaptığı gibi, “tabi kılınmış özneye ilişkisel bir kuram sağlandığı şeklinde okunabileceği” tespitini izleyebiliriz: “kapital’deki artı değer kuramını ya da yabancılaşmış emek ile ilgili makaleyi (…) insanların yaşamlarını başkalarına ait nesnelere dökerek nasıl kendilerini tabi kılınmış halde oluşturduklarının öyküleri olarak okumak mümkündür.” hegel'in tarihin ya da aklın hilesi olarak tanımladığı durumu açmayı gerektirir. “kolektif tarihin hiç beklenmeyen bir sonuç üretmek için bireylerin, hatta tek tek ulusların tutkularını ve niyetlerini onlara çaktırmadan kullanma biçimiydi. (jameson, diyalektiğin direngenliği, 21.yy diyalektikleri içinde, sy.179) aynı kitapta ira gollobin, “temel insan yeteneklerine ve becerilerine kazınmış emeğin değerine dönük yadsımayı” bilgi ve bilgelik belireli ortaya çıkmış bir dalavere olarak aktarıyor ki kölelerin ahmak, aptal olanlar ve öğrenemeyenler oldukları yargısına eklemli olduğunu belirtiyor. (21.yy diya., sy.334) “marx, işçinin kendi etkinliği ile olan ilişkisini ona ait olmayan yabancı bir etkinlik olarak kuramlaştırır: ıstırap olarak etkinlik, zayıflık olarak kuvvet, hadım edici kendine yabancılaşma olarak vücuda getirme” (naney hartsock; sy.304) christopher j. arthur; marx’ın çelişkileri çözmek için niçin üretime yönelmeyi gerekli bulduğunu soruyor: “bu ancak sermaye kavramının gerçekleştirilmesi talebinden doğar. ‘sermaye dolaşımdan doğamaz ve dolaşımdan ayrı olarak doğması da aynı ölçüde olanaksızdır.’ (marx) çözümün bizatihi değer üretici etkenin (emeğin) satın alınmasında yattığı söylenir. bununla birlikte burada incelenmemiş bir ön koşul vardır, o da bir emek piyasasının olması gerektiğidir.” dipnot: “marx, kapitalizmin kökeninin doğal bir önerme olarak özgür emek temelinde açıklanamayacağını bıkmadan usanmadan vurgular.” (arthur, sy.297) bütün bunlardan nihai olarak anlaşılması gereken olgu; “hükmedilenlerin sürekli boyun eğmesini garantilemek için hükmedenlerin hizmetinde olmak” ile anlatılan durumun tarihselliğidir. (cümle: istvan meszaros; diyalektik dönüşümler (…); 21.yy. diyalektikleri; sy.199) ergin olmama durumu bu olgunun çerçevesinde anlaşılabilir (20.yy’da kant’ın kavramsallığına katkılar olarak okunabilecek freud’un ‘sonradanlık’ (machtröglichkeit) ve husserl’in ‘tamamlayıcılık’ kavramlarını anımsatan f. jameson (sy.180) olgunun nasıl süregittiğini de belirtmiş olmaktadır): “… sermaye/ücretli emek ilişkisi toplumsal yaşamın çekirdeği olduğu sürece, çoğu insan erişkin olarak uyku dışındaki yaşamının büyük bölümünü işyerinde “başka birinin planlarını yerine getirmek için harcar”*** dünyadaki erişkinlerin en zengin %1’inin küresel varlıkların %40’ına sahip olduğu, en zengin %10’unun dünya toplamının %85’ine sahip olduğu ve alttakilerin yarısının zenginlikten sadece %1 pay aldığı bir eşitsiz gelişme dünyasında başka birinin planlarını yerine getirmek için ‘eşit fırsat’tan söz etmenin ne anlamı vardır?” (sistematik bir küreselleşme diyalektiğine doğru; tony smith; 21.yy diyalektikleri içinde; sy.260) naney hartsock: “makro düzeydeki güç süreçleri, yani bireysel yaşamlarda sergileniyor olabilmelerine rağmen ancak toplumun bütün düzeyinde tam olarak anlaşılabilen süreçler odak noktasındadır. toplumsal ilişkilerin bütününü bireysel bir perspektiften anlayabileceğimizi iddia etmek, her yeri hiçbir yerden görebileceğimizi iddia etmek kadar nafile bir çabadır ama geniş ölçekli toplumsal güçler üstüne odaklanmak öznenin farklı yönlerine ışık tutar.” hartsock marx’ın “tabi kılınmış özneye ilişkin bir kuram sağladığını” bu noktada belirtiyor. Bu bağlamda kant’ın “her şartta kişinin aklının kamusal kullanımını mümkün kılan özgürlük, bütün her şeyin en saf formudur”. başka bir anlam ifade etmiyor mu? aktarılan yönelimlerin “toplamından”, tamamlanmamışlığından ziyade hiç başlanmamış bir aydınlanmadan söz etmek bile mümkün olabilir. insanlık tarihinin çaresizliğinin keşfedildiği/fark edildiği 250 yıllık bir aydınlanma tespitinden “sıçramak” ve “ilerlemek” daha mümkün olabilir (demokratikleşmesini tamamlamamış, hiç geçmemiş, o süreçte olan ya da tümüyle anlatıldığı küreselleşme karşıtı kitle hareketleri söylem çeşitliliği düşünülürse). böylesi bir yönelimde aklın kamusal ve özel kullanımı kavramlarının evrimi ve yeniden tanımlanmaları üzerine düşünmek verimli olacaktır. nancy hartsock: tabi kılınmış olan gruplar, “yani belirli bir toplumsal konumda var oldukları ve bu nedenle dünyayı belirli bir şekilde görür hale geldikleri (mecbur bırakıldıkları) için problemsiz bir şekilde oluşmuş olarak görülmemelidirler.” (…) “tahakküm altındakilerin ‘özne konumları buralarda yerleşmiş olanlar tarafından öz bilinçli olarak kavrandığı’ zaman, buraların ‘etkili direniş yerlerine dönüştürülebileceği’ni savunuyor.” diye ohela sandoval’a atıfla belirtiyor (21.yy diyalektikleri; sy.309-310). “sömürüye uğrayanların yaşamlarını başlangıç noktası olarak alan bilgi, egemen gruplara kıyasla dünyayı daha iyi anlatır.” (sy.311) bu nedenle marx, “insan gruplarının tabi kılınmışlıklarını alt etme ve yaratıcılıklarını kendi amaçları için kullanma gücünü vurgular” diye ekliyor foucault’un söylemlerin evrimi ve bireylere etkilerine yönelen tutumunun aksine… (sy.312) “süreç içseldir… mücadele her zaman içsel olmuştur ve dış sahalarda eyleme dökülür.” (gloria anzaldua) “kişinin toplumsal yapıdaki yerleşimi değişmez, ama bunun anlamına ilişkin kavrayış çarpıcı bir değişime uğrar.” (sy.313) “özne konumlarının dönüşmesi gereken duruşları” (sy.311) oluşturan, baskıdan fazlasıdır. frederik jameson, emek gücünün metalaştırılmasıyla meydana gelen olumsuz kısıtlama ve şiddet deneyiminin diyalektik olarak, onun metanın öz bilinç olarak kazandığı deneyimin olumlu içeriğini ürettiğini belirttiğinde belki de bunu en açık biçimde ifade etmiştir.” (sy.314) aklın kamusal ve özel kullanımlarının tarih boyunca nasıl anlaşıldığı/anıldığı fark edildiğinde; gerçek hayatta yapılmış tanımların ötesinde işlerlikleri/anlamları olduğu ya da özgül koşullara özgü tanımlar oldukları, yani hayat ile dil arasında yarılmış bir düzlemi yansıttıkları daha belirgin görülebilecektir. thomas t. sekine’nin başkalarının bir çocuğun biyografisini yazması yerine “çocuk yeterince olgunsa” kendi otobiyografisini yazmasını, “diyalektik bir öznenin, sadece hegel’in tasarladığı ankete yanıt vermekle, tüm ‘otobiyografisi’ni açığa vurmasının sağlandığını” (o anket varlık, öz ve kavram öğretilerinden oluşur) belirtmesi aynı nedenledir. (sermayenin diyalektiği; thomas sekine; 21.yy diya.; sy.279) naney hartsock benzer bir vurguyla belirtir: “bence en önemli sorun, bugünün kaygılarına hitap eden adalet ve toplumsal değişim kuramları yaratmak için kuramsal araçları ve iç görüleri nasıl kullanabileceğimiz sorusudur.” (sy.315) *** bugün bu dolayımları görüyor, fark ediyor, biliyor olmamın; bedenimin, var oluşumun, “aklımın”, “enerjilerimin” kullanılabiliyor olmasına hiçbir çare olmadığını da yaşıyorum öte yandan... organik ve dijital tüm kuşatılmışlıklarını ve kullanılabilirliklerini modernlik sanan bir toplumun, küresel toplama kampları olarak tıkıştırıldıkları beton kentlerde; sermaye, iş gücü, yaratıcılık stokları/blokları oluşturdukları kadar; sınıfsal geçişlilik ve sistem güvenliği işlevleri/makinasallıkları oluşturdukları; ancak daha asli işlevlerinin algı yanılsaması stokları/bloklarına indirgenmişlikleri ile ilgili olduğunu düşünüyorum. ki kant dolayımında ilk sayfada belirtilmiş cümlelerin tamamiyle aynı düzleminde olduğumuzun göstergesidir: “bir makina parçası işlevi olarak tüm çevresiyle kuşatılan bireyin bu durumu kesinlikle tartışmaya kapalıdır”…!!! “gezegenimiz aklımızın beşiğidir, ama sonsuza kadar beşikte yaşanmaz” (e.tsiolkovsky; 21.yy diya; sy.340) * çağımızda bir mesleğe sahip pek çok insanın intiharlarını bu bağlamda anlayabiliriz. ** “türkiye’de seçimler at pazarlığı sürecidir.“ m.a. kılıçbay *** aslında uykunun tüm aşamaları; iş dışındaki yaşamın tüm anları da sürece netlikle eklemlenmiştir, yaşanılan yüzyıl itibariyle…