“ortadaki söylem sonunda, sadece onun söylemediği şeyin baskıcı varlığı olacak ve bu söylenmeyen, söylenen her şeyi içerden kemiren bir oyuk olacaktır.” Foucault; bilginin arkeolojisi; 38
topuğa takılı tel, kemik, damar, et arasında aralarında oynuyorlar, ayağımda bir oyma işlemi gerçekleşiyor. ızdırap kimi zaman dayanılmaz. ayağımı tüm mikro dengelerinin birbirlerine değmeyecekleri bir konuma yerleştirebilmem gerekiyor. olanaksız. komadan çıkmış gibi ayılıyorum. geçen süre nasıl geçmiş bilmiyor gibiyim.içinde bulunduğum durum içimi oymak için gerçekleşmiş değil mi? benim için gerçek salt böyle tanımlanabilir iken, diğer açıklama biçimleri içsel bilincim ve duyargalarıma değmiyor.
burası neresi? bu odada nasıl “ bulunuyorum”? bu dinginlik, tınısızlık durumu neden hiç oluşmamıştı? tüm dış tınılar, mekanın tüm gölgeleri bir anlık kıpırtısızlığa dönüşmüşler. durumumu yeniden algılayabilmem için bir “fırsat” (!); bir anlık sığınma/korunma ve kendi-olma duygusu… bu anın gerçekliği nedir? buraya nereden geldim? şıpıdak terliklerin özel bir ritmi ile bu duygudan sıyrılırken heyecanlanıyorum. nedense? beni hayata döndüren bir heyecan türüne tümüyle kapılmaktan çekinerek, bu anın gerçeğinin, daha önceki bir anın gerçekliği ile ilintili olduğunu anımsıyorum.
…………………
caddenin ortasında, kurban bayramı öncesi, bir kurban gibi kanlarım dökülürken, cep telefonu ile “çarpıldığımı” iletmeye çalışıyorum. kurbanlar ana artellerde kaçabiliyorlar ama henüz cep telefonu kullanana rastlanmadı. durumum biraz farklı: yıllarca hiç cep telefonu kullanmayıp; olur olmaz yerde garip bir telefon kullanma ahalisi oluşturanları eleştirirken; şimdi kanlar içinde yol ortasına uzanmış, çantalarıma yaslanmış bir halde telefonla konuşuyorum. bu anın gerçekliği salt böyle anlatılmış sayılabilir mi?anlatılan benim hikayem, kuşku yok. ve bu anın gerçekliğinin de bir başka an’da olduğunu savlıyorum. belki çarpmanın yarattığı bir travmadır. böylece tarih boyunca yapılamayanın peşine düşünüyorum: bana ‘ilk nedeni’ açıklayacak bir yetkili arıyorum. tüm yetkililer şu zamanlarda çok meşgul gibiler: genellikle pek bir şey açıklamadan tüm bedenleri elden geçiriyor gibiler… açıkladıklarında ise görünür realiteler(!) ile gerçek nedenlerin mesafeleri artıyor…
şıpıdak terliklerin müzikalitesi yaklaşıyor, bir gölge süzülüyor, kolunu uzatıyor, ilaç uzatıldığını sanıyorum, yine komada ya da yüksek tansiyonda mıyım acaba; dijital bir tını, ateş ve ölçme bu çağda böyle bir form edinmiş, vuruluyor ve uyanıyorum; içtenlikli muzip bir çift göz gülümsemesini örterek uzaklaşıyor; hayata ve kendime dönüyorum; şimdiki ana özgü görü resmini aklıma saklayarak..
………………………….. …………………………
o anın gerçekliğinin o andan önceki tüm anlarla ilişkili olmaktan kurtulamayacağını anımsıyorum. yığınla durum,cümle ,tutum, ilişki beliriyor…anımsanamayanların daha da çok olacağını biliyorum, sıralamam gerekiyor, hangisi daha önemlidir, seçemiyorum.belleğimin resim seçicisi ne kadar zayiat aldı, fark edemiyorum…bilgisayar oyunundaki renkli kutuların akışları gözlerimin önüne geldi. oyunun bir yerinde bir anlık kararsızlığın, özgün bir anın kararsızlığının oyun sonuna getirdiği anın aynı biyolojik zamansallığının yaşandığını fark ettim. ama bu kadar değildi…o andan bir hafta önce pek alışık olmadığım kentiçi araba yolculuğunda, hiç de alışık olmadık bir trafik kombinasyonunu fark etmiştik; şöförün hiç görme olasılığının olmadığı, yanında oturanın görebileceği istisnai bir denklem ânı… bilgisayar oyunu ile trafik oyununun, algı düzleminde tasarlanmış biyo-zamansal deneyi…”dur bakalım, şimdi n’ölecek” mi?, “….n’olacak” mı?
caddenin ortasında, kanı dökülen kurbanlara benzer biçimde iradem dışı titriyorum. renkli kutular her defasında yanıltıcılıklarını ve hızlarını artırarak ‘ iniyorlar’ . özgün çarpmaların piyasa temsilcilerini tüm gösterge alanlarında fark etmekten zaten yorgundum. ezilmiş ayağımın biraz yukarısında 6 ay önce bir suikast gibi kendiliğinden çarpılmış (!) an’ın kemik yanındaki izini görüyorum: bu ne rastlantıdır ki daha birkaç gün önce istanbul bienalinin üst anlamının istanbul sermayesi ile iktidar arasında yeni bir uzlaşı, pazarlık, paylaşım olduğunu fark edip, iletirken; şu altı aylık iki bacak zayiatının ortak şahsiyeti ıskalanabilinir mi? aynı süreçte hangi kurumların yönetimlerinin değişmiş olduğunu neden bienal kataloğunu elime aldığımda fark etmiş olabilirim?
“birbirinden kopuk olayların ortaya çıktığı alanı kendi saflığı içinde göstermek; onu hiçbir şeyin üstesinden gelemeyeceği bir yalnızlığın içine yeniden yerleştirmeye girişmek değil, yeniden kendi üzerine kapatmak değil, kendinde ve kendi dışındaki ilişki oyunlarını tanımlamak için serbest bırakmaktır.” m. foucault; bilginin arkeolojisi, 42
bu ilişki oyunları arasında bilgisayar ve trafik oyunları yanı sıra nesne metafiziği ve makro imge tahakkümü uygulamaları da var mıdır? tamam, somutlaştıralım: şu türden veriler; evdeki tüm konumlar farklı işgal, kontrol, fizik uygulamalar vb. maruz; çoraplarımı koyduğum konum, büyükkentin küçük eşraflarının ve yüksek model üretimi rekabetçilerinin göstergeler yoluyla işgal ettiği bir kentsel manzaraya dönüşünce çorapları alıp odanın orta yerine koyuvermiştim… şu yolun ortasında acıyla bekleyen bedenin ayaklarının başına gelen, neden bu oda/eşya konumu ile ilgili olmasın ki? on yıldır ülkenin labaratuar ve kobay topluluğuna dönüştürülmesinin simgesi olan yapı sistemindeki hayatın nasıl işlediği konuşulabilir bir farkındalık ve bilgiye dönüşse idi, yeryüzünün bilgelik düzlemlerine aşina olanların hemen göreceği türden, ‘evet böyle olmuş olmalıdır’ nidası daha kolay duyulabilirdi.
bilgi ile dolayımlanmış bir anlatı neden onlarca/yüzlerce yıl inanacak bir toplum bekler? varoluşuna inandıkları için kutsalımsıyı bekleyen bir toplum neden beklediklerinin anlatılarının içeriğini çözümleme/anlama/eleştirme vb. zahmetlerden uzak durur? oysa;
“ söylemsel bir oluşum, (….) zamansal süreçlere özgü bir düzenliliği belirler; bir söylemsel olaylar serisi ile başka olay, dönüşüm, değişim ve süreç serileri arasındaki eklemleme ilkesini ortaya koyar.” foucault ; 93
söylenip duruyordum kendi kendime, o olay öncesi günlerde… söylenmelerimin kimlere, hangi olaylara yöneldiğini anımsamaya çalışıyorum: “sizin yapacağınız anayasayı daha şimdiden tanımıyorum ve beni bağlamaz” diye söylendiğimi anımsadım. zeynep oral’ın 10.ekim.2011 cumhuriyet’te aktardığı can yücel şiiri gibi.
“ koyunlar keçiler ve koçlar için / ne kadar bayramsa kurban bayramı
bu barış var ya, bu barış/ cephedekiler için o kadar barış “
söylendiğim anların hakikati nedir? her sabah uyandığında görme alanının ufkundan bir kat daha yükseltilmiş beton yığını; çevredeki her kentsel hava alma alanını dolduran alışveriş merkezleri; yaşadığım tüm evleri birkaç yılda metafizik/ sanal/ fiziki bir rant ve işgale dönüştüren türlerin tüm versiyonlarının tüm kamu mekan ve alanlarını da işgal etmeleri; spor yaftası altında anılan biyolojik sömürgecilik çetelerinin, beden ve mekan entrikalarının yeniden düzenlenmesindeki artan sahtekarlık katsayısı; tüm varoluş koşullarının ve biyolojik sürdürülebilirliğin, ticari ve kültürel rekabetin sıradan uygulamalarına dönüştürmesi…
her söylenişimin her zerresi sayısız gerçekliklere dayanır ve tümünü yeniden söylenebilirim!
o caddenin ortasında kanlarımın dökülmesi ile kentsel rantın daniskası olarak yapılmış alışveriş merkezi arasında dolaysız bir ilişki vardır. tüm trafik, yol, park ediş ve geçiş, duruş ve hız durumları; kentin sakinlerinden izin alınmadan; planlı tasarımın ayırdığı işlevlerin dönüştürülerek işgal edildiği bu mekanlar aracılığıyla olağan işleyişlerinden uzaklaştırıldı: her biri bir öncekinden daha devasa kentlileri ahmaklaştırma merkezleri, kentlilerin kendi haklarından farkındasızlıkları aracılığıyla cüsselerini büyüttüler.
işte bu nedenle, salt söylenmelerim değil, okumalarım ve notlarım da o anın hakikatinin yansımaları gibi…:
“ kendi yararlarına düşkün, açgözlü kimseler başa geçer ve başta olmayı keselerini doldurmak için bir yol sayarlarsa, orada artık iyi bir düzen arama.” platon; doğu-batı 55; 86
son 20 yıl mecburen yan yana olduğum çevremdeki insanların algılarının sınırlarıyla cebelleşerek geçti…oysa gerçeklik, bu denli sonradan keşfedilecek bir olgu ise gerçeklik spekülatif bir forma dönüşür; bu yol çoktan geçilmişti:
“söylemsel oluşum olarak tanımlanan şey ifadelerin özel seviyesinde söylenmiş şeylerin genel planını vurgular. söylemsel oluşumun çözümlendiği dört yön ( nesnelerin oluşumu, öznel durumların oluşumu, kavramların oluşumu, stratejik seçimlerin oluşumu ) ifade fonksiyonunun işlev gördüğü dört alana uygun düşmektedir.” foucault ;140
“ (….) tek bir anlama göre anlamın çokluğu (….) ifade edilmiş anlamlı bütünlerin sadece kendisine göre ortaya çıkabildiği ilkeyi belirlemek ister.” foucault; 144
“ kendi varlığı ifadelerin gerçek seyrekliği yoluyla ancak mümkün olan (…..) yorumlayabildiği olgu hakkında açıklamada bulunur. yorumlama ( ifadenin zayıflığını anlamın çokluğuyla telafi etme biçimi); bu zayıflığa rağmen konuşma biçimi; “değerin” ölçümüdür.” foucault; 145
eğer yüzyıllar öncesinden rousseau’nun cümlelerini, yeryüzünün ilksel sorunsalının bir dillenişi olarak alırsak:
“ zengin-fakir uçurumu birbirini destekleyen iki manüpülasyona ( bir toprak parçasını ilk kez özel mülküne geçiren bireyin, toplumun saflığından yararlanması ve ilk devletler oluşurken, toplumun bunun kendi çıkarına olacağına inandırılması) dayanmaktadır.” Doğu-batı 55;141
deleuze’un sanatı tanımlama cümlelerini de aynı yeryüzü durumu mantığının sonul sorunsalının vardığı alanın dillendirilişi olarak tanımlayabiliriz.
“ sanat (….) bir özdek akışını izlemektir.yani özdeğin kendilikleri üzerine yerleşmek, duyumun şaşırtıcı gücünü açıklayan uyumsuz, farklı yapılı bireşimdeki anlamdan özdeksel nitelikleri kullanmanın yolunu bulmaktır. böylece ele geçirme duyumu gereçlerin içine katar, yapıt içerisindeki gereçlerin anlatım ve etki güçlerini sağlamlaştırır. ‘özdek-biçim çiftinin yerini araç-güçler alır”. deleuze ve sanat.sauvagnargues; 83
“ deleuze sanat ve insan bilimlerini imgesel benzerlik veya yapısal türdeşlik kuramları etrafında toplamayı, ele geçirme kavramıyla dile getirir.(….) güçleri ele geçirme sanat felsefesine yeni bir yol açar.(….) güç-özdek ilişkisini biçim-özdek ilişkisiyle değiştirmeyi sağlar.” …..85
bir çarpma işlemi (trafik kazası), yıllardır reklam metin ve görsellerinde çarpma işaretinin kullanılma biçimlerinin ya da medya diliyle ‘çarpıcı açıklamaların’ ‘gösterdiği’ gibi, ve foucault’nun “… olayların altında daha ağırbaşlı, daha gizli, daha temelli, kaynağın daha yakınında, onun en son ufkuna daha bağlı ve sonuç olarak bütün belirlemelerine daha egemen bir başka tarihi bulan öznellik…” (foucault;146) olarak tanımladığı olguları içerir.
ki; bir alışveriş merkezinin rantsal bir işgal olarak yapı silsilelerinin ortasına oturtulması ile; aynı kentin en yoğun sanatsal etkinliklerinin yaşandığı süreçte, o güne kadar kullanılan tüm derinlikli düşünüm-imge-ilgi alan-mekan-bedenlerinin yeniden düzenlenmesi-paylaşımı-ele geçirilmesine dönük güçlerin yapıtlar ve yapıtların sunumunu sağlayan kurumlar düzleminde belirmesi aynı günlere rastlamıştır (!). dolayısıyla o günlerde, bu iki farklı mekan türüne uğrayışlarım ile bedenimin ıskartaya çıkarılmışlığı da aynı sürecin sonuçlarıdır. ‘ o andan’ iki gün önce tasarım fuarındaki afiş sergisi olguyu doğrudan sergiliyordu zaten…
ama neden/ sonuç ilişkisi çok daha içsel; imgesel, düşünsel, yaşantısal ve öznel bağıntılara içkin olduğu için böylesi bir sonuç belirir. böyle bir içsellik bağıntısından yoksun benzer bir sonuç çok daha rastlantısal başka nedenlere dayandırılabilirdi.
böylece giderek daha büyük ölçekli kaynaklara yönelmiş rant çeteleri politikacılığının; tarım ve kent arazileri, kamu fonları, vergi ve fişleme zorbalıklarının sonuçları ile; mikro düzeyde (!) varlık-değer-bilgi-imge tahakkümü-ticareti-köleliği v.b. bedenler ve mekanlar üzerindeki tekil uygulamaları ve sonuçlarını birlikte anlamlandırmak gereği belirginleşmektedir. tarihin bir yerinde herkesin olan boş arsa herkesin kalmayı sürdüremediği ; ortak yaşama alanları olarak tasarımlanamadığı ; gücün/ otoritenin/ kârın zulmü ile “tesis edilmesi” engellenemediği için; günümüzde bedenin, aklın, imgenin, algının mülkleştirilip köleleştirildiği ve ticaretinin yapıldığı; beden ve mekanın aşırı kullanım ve kârlılıktan telef edildiği çok ileri demokrasi koşulları ‘belirmiştir’. ( !)
“burjuvanın mülk sahipliği kitleler açısından genelleştirilmiş bir mülksüzleşmeyi, bireysellik ise pratikte iğretilik ya da varoluş koşullarının mutlak olumlanması”nı ifade etmektedir. balibar doğu-batı sayı 55 ;25
“ toplumsal yapı ve devlet, sürekli olarak belirli bireylerin yaşam süreçlerinden evrilmektedir, fakat kendilerinin ve başka insanların temsillerinde göründüğü gibi değil, gerçekte oldukları hâllerinde, yani işleyen, üreten ve elbette kendi iradelerinden bağımsız belirli maddi sınırlılıklar, gerekirlikler ve koşullar altında çalışan hallerindeki bireylerin” [yaşam süreçlerinden] marx-engels; alman ideolojisi doğubatı55;24
“ her üretim biçimi, tarihsel bir sahiplenme veya mülkiyet biçimine denk düşmektedir.” Marx-engels
“toplum içinde üreten bireyler –dolayısıyla toplumsal olarak belirlenmiş bireylerin üretimi- kuşkusuz, çıkış noktasıdır..” marx ; grundrisse ; 21
bu tarihsel düzlem eşliğinde; başınıza taş düştüğünde; -ki eylül/ekim aylarında basında kaç kişinin böyle garip biçimde öldüğüne dair haberlere rastlayabilirsiniz- ; ya da sanatçı ve devrimcilerin genç yaşta seri halde ölümlerinin acısını yaşadığınızda; güncel mülkiyet ve toplumsal düzenleme tekniklerinin nedenlerini görmekten başka seçeneğiniz yoktur. umberto eco’nun son romanı, ‘prag mezarlığı’, yüzyılların akışlarını belirleyen entrikaları çözemeyen toplumların ironik bir anlatısı iken; daha ne kadar bu tarihsel gerçeklik görmezden gelinebilir?
son on yılın öznel bir özeti olarak; önce sanat galerilerinde sergilenen sedyelerin, yaşantımdaki gerçek varlık ve değerleri nasıl “götürdüklerini”; onların o sedyelerden ancak tabutlar aracılığıyla mekan değiştirdiklerini izleyince başka türlü bir vargı kolay olmuyor…. (beral madra; birgün Pazar eki, olasıdır ki kasım 2011, bienal değerlendirmesinde olguya başka bir yanıyla değiniyor.marx’ın mezarını konu alan ‘çalışmalar’ dolayımında)
sermayenin mutlak egemenliğinin son beş-altı yıllık kentsel, makro ve istatistiksel görünümleriyle; sanat, dil ve
eleştirel siyasal alanlardaki mikro görüş ve uygulamaların yanılsamaları arasında doğrusal bir ilişki var: burjuvazinin, uzak akrabalarının sefaletinden utanıp, gözden uzak kılmak için motive oldukları konut sistemi modelinin bile rantsal ve labaratuarik bir dönüşüme evrilmesi ve başka bir sermaye karakterleri dizisi üretmesi rastlantı değildir.
mekanın mülke dönüştürülmesindeki ilksel ve sonsal pratik ile varoluşun değeri, kullanımı; her canlının hiyerarşik-faydalı bir dizilime tâbi kılınışına; canlıların enerji-imge-potansiyel olarak yeni-köleciliğin yeni-fabrikaları olarak paylaşılacak ganimet-beden-değerlere dönüşmüştür.
şimdi yine ‘o an’a dönsek:
sırtımda her zaman olduğu gibi çantalar vardı ve ben kaza sonrası yolda çantalarıma yaslanıp, sarılmış olarak yatıyordum. on yıldır taşıdığım çantalarımda defterlerim ve notlarım vardı ve yaşadığım mekanları kuşatanların uyguladıkları mekan/ nesne/ bilgi/beden politikalarının ayrıntıları, böyle akıldışı gibi görünen bir sonuç üretmişti.
rastlantı ! : umberto eco ‘prag mezarlığı’nda tarihin bir kesitinden bir defter hikayesi anlatıyor:
“ in primo bu defterleri dürüstçe mi tuttu ve in secundo hesaplarının açığa vurulması siyasi olarak yararlı mı değil mi, bilmiyoruz.” v.d.
“simonini şairle dostluğunu güçlendirmekten başka çare bulamamıştı; zaten artık bir yoldaş muhabbetine girmişlerdi, simonini bu lanet olası defterlerin önemini anlamaya çalışıyordu.” 173
“nievo aralık ortasında ansızın kısa süreliğine milano’ya gideceğini söylemişti.defterleri palermo’da bırakıp mı gidecekti? yanında mı götürecekti? bilmeye olanak yoktu.” 175
roman nievo ve defterlerin akıbetine dair entrikalarla sürer…
‘kafayı yemiş’ gibi görünen; bütün bu bağıntı ve anlatılar nedeniyle, benmişim gibidir; ancak sayın milletim bütün bu tarihsel-yapısal kurgu-işleyişi anlamamışlığınız, bu anlatıların gerçek , yediğiniz haltların da gerçek olması nedeniyle, algıladığınız yeryüzü oranında; salt kafayı değil doğayı, varoluşu, yaşadığınız toprakları da fena halde yemiş durumdasınız, ‘bilimsel olarak’ ispat edilebilir verilerle…
çünkü nasıl olup da ‘kendi anlamamın vakünivistiyim’ diyen biri kendi yazdıklarını kollamaya, sırtlamaya mecbur kılınmıştır? güncel tartışmaların bir ucundaki radikal yaklaşımların mülkiyet/yaratı dolayımlı tartışmaları, merkezî tekniklerin deneyimleme işlevlerine tâbi olmadıklarında, yeryüzü gerçeklerine dair daha sahici bir algı düzlemi oluştururlar.ama pratik olarak bedenlerin varoluşlarını sürdürebilmelerine dair tarihsel yolculuğun asıl mecraları bu denli kolay kavranabilir ve aşılabilir olsaydı başka bir yeryüzünde yaşıyor olurduk.her türlü açıklama ve eyleme biçiminin erişemediği egemenlik kurgusunun işleyişi nasıl bir şeydir? çünkü “felsefenin sonsuzluğa yönelttiği şey kavram değildir(…) bir hakikatin tekil sürecidir.” (alıntı notlanmamış belki a.badiou) adorno: “düşüncenin değeri, bilinenin devamlılığına olan uzaklığı ile ölçülür.” (olası: aydınlanmanın diyalektiği, 85)
eşdeyişle hakikatin/ gerçeğin/ olayın/ oluşun düzenlenişleriyle, beliren kaotik dalgalar arasında bağıntısızlık yoktur; tarihsel entrikalar vardır…her defasında her şeyi insanda bir kez daha düzenlemeye yönelmişliğin giderek imkansızlaşmasının nostaljisi ile bu imkansızlığın büyüyen rantların sınırsızlığına tahvil edilmesi arasındaki; tarihsel entrikanın işleyişi anlaşılabilmiş gibi görünmüyor: adorno 111: “hitler’in aptallığı, aklın bir hilesiydi.”
“ bir zamanların bütün hazineleri bu tarihin eski kalesinde üst üste yığılmıştı, kale sağlam sanılıyordu, kutsallaştırılmıştı, antropolojik düşüncenin son yeri haline getirilmişti; bu düşünceye karşı kışkırtılan şeylerin bu kalede ele geçirilebileceğine inanılmıştı; ondan uyanık korumaların elde edileceği sanılmıştı. fakat bu eski kaleyi, tarihçiler terk edeli uzun zaman oldu ve çalışmak için başka yerlere gittiler; marx ya da nietzsche’nin bile kendilerine emanet edilmiş olan koruyuculuğu gereği gibi yerine getiremediklerini görüyoruz.” foucault; 26
“bilgiyi, epistemolojik biçimleri ve bilimleri, bütün farklılıklar, ilişkiler, mesafeler, dengelenmeler, bağımsızlıklar, otonomiler oyununu ve kendi öz tarihselliklerinin birbirleriyle eklemlenme biçimini pozitiflikler arasında göstermek istiyoruz.” foucault; 221
irdelemeye çalıştığım herhangi bir olgunun ne denli çok faktörle etkileşim içinde belirlendiğidir. bilimsel ve düşünümsel tarihin evrimiyle doğru bilgilenme ilişkisi kurulmayınca; cinaî, siyasi, ticarî hiçbir olguyu tanımlayıp çözemeyen bir toplum beliriyor. oysa aynı süreçte parçacıkların hızlandırılarak çarpıştırılması deneyleri yapılıyor. ve daha 1968’lerde bir bilgi olarak “batıda tüm kazaların, doğuda tüm ölümlerin bir cinayet” olduğu söylenmişti. doğum, cinsellik ve ölümün düzenlenmesinden; doğa, toplum ve genlerin düzenlenmelerine yönelen bir yeryüzünde hiçbir rastlantı yoktur. enis batur yıllar öncesinde şöyle bir cümle yazmış: “ bana nerede yaşadığınızı söyleyin; size hangi cinayete kurban gittiğinizi söyleyeyim.” (enver aysever’in yeni çıkan ‘yazgıcılar’ adlı romanını da çok eksik ve yazarın diliyle ‘anlatırken bile roman karakterine epeyce haksızlık yapılmış bir tanık olarak belirtmek isterim.)
“ hayatın kendisi yavaş olduğu için kamerası yavaş olan, şeylerin kendi zamanı, kendi hayatlarına hayat hakkı tanıyan angelopoulos, (…) ona hayat hakkı tanımayacak kadar hızlı giden bir motosikletin çarpmasıyla yaşamını kaybetti. bugün hayatın kendisini değilse bile onu algılama biçimimizi değiştirebiliriz belki, filmleriyle…” ‘yıkılan’ anlatı; uğurkutay; birgün; 28.ocak.2012
gerçeğin, o ‘bir an’ bile olsa, tek anlatımı olamaz, başka anlatıcı olmadığında bile…bir ömrün mekansal bir anlatımı olabilirse, son yirmi yılın adım adım varoluşun kentsel istilası olarak yaşanması nasıl anlatılabilir? alt ve üst katlarımdaki değişim ile koşut kentin istilası ve bazı ömürlerin sistematik olarak telef edilmesi nasıl anlatılabilir? 2009 sel felaketinde havadan çekilmiş görüntüler ile 2003 yılındaki kentsel yapı sistemi görüntülerinin televizyon haberlerindeki karşılaştırılması açık kanıttır. 2005 dolaylarında, henüz sanat tümüyle spekülatif görü süreçlerine eklemlenmeden önceki son döneminde sürecin nasıl tasarımlandığını yansıtan sergileri anımsıyorum. (örneğin kezban arca batıbeki’nin sanırım 2005 sergi teması tümüyle iç ve dış mekan/ kent düzenlemelerindeki sorunlara değiyordu.2011’ istanbul’un paranteze alındığı topos sergisi; binalar arasında şehir yaklaşımı anılabilir.) salt son altı ayda bile, son yedi yıldır sayısal bir tırmanmayla yükselen katların/yapıların/dairelerin işgali nitelik değiştirmişti. karşı blokta 24 saat gözünü dikmiş yeni komşular, kattaki dairelerdeki nüfus dönüşümü, üst balkona dikilmiş kameralı uydu antenler; medya ve borsa söylemlerindeki dibi bulma ve vurma söylemleri;binanın çevresindeki tüm bitkilerin kökünden kesilmesi; tüm siteye el koyarcasına ve dikizlercesine konumlanmış alışveriş merkezinin daracık bir alandan rahatça tam daireme yönelmiş projektörleri; odamın sanalında varoluşlarını hissettiğim alışveriş merkezinin güvenlikçileri; son 7-8 yılın yeni komşularının küresel genetik popülasyonlarda ve tüm melanet kamusal senaryolarda pazarlanması; ve sermaye ve kentsel dönüşümlerdeki vahşi dönüşüm….on yıllık (gerçekte tam bir devamlılık olarak 30 yıldır süren) kapitalist/ müslüman siyasetin kıyım tablolarının çizelgesi bile çıkarılamıyor: doğa, tarih, kıyı, arsa, orman, arazi,park, bitki, dere, heykel, sanat, eğitim, yaşama alanı konutlar, sosyalistler, her türlü muhalif yöre, emek mekanları ve emekçiler, emekliler ve daha iyi eğitimli meslekler ve işsizler, emekliler, kadınlar, çocuklar ve canlılığın doğası sayılabilecek her şey… (= “bios-varlıkların mülk olarak kullanımı”; bios olan madun nedeni toplumbilim sayı 25) bu genel zemin üzerinde her tekil olay ve yaşantı biçimleniyor. ve görüldüğü üzre anlatının durmaksızın sürebileceği mikro-ayrıntılar, hayatın başka bir biçimde görülmesi/okunması gereğini acil olarak dayatıyor.
bu anlatıda daha pek çok anımsama, fark ediş yer almalıydı: kazadan birkaç gün önce pek çok örnekle annemin, ilhan selçuk’un, türkan saylan’ın nasıl ve neden yaşlılıklarında süründürülerek öldürüldüğünü; doğumun, cinselliğin, ölümün arkaik metafiziklerle ve tarih boyunca nasıl kurgulandığına dair çektiğim söylev; gittiğim sergi mekanları ve yapıtlar; yorgunluktan zorunlu olarak eve dönmeyip kaldığım evde , o gece orada kalmış olmamın nasıl bir sonucu olacağına dair kaygılarım –ki başlı başına sosyolojik bir anlatıyı gerektirir-; ertesi günü film festivali kuyruğunda bekleyip vazgeçişim ve sonra iki filme bilet bulduğum festivalde hizmetçi/çalışanın baktığı adamı öldürmesi üzerine kurulu bir filmin de gösterildiğini, birkaç ay sonra evde aynı ‘tipoloji’ üzerine birçok film yapıldığını izleyince anladığımı; bütün bu filmlerdeki senaryolarla gerçek hayattaki yönlendirme ve olasılıkların nasıl dehşetli süreçler olduğunu yeniden keşfedişlerim; (günlerim aynı filmdeki gibi her sabah kaldığım odaya girilip perdenin açılışıyla başlıyor !!); bienalin ilk günü fark ettiğim yeni bir sermaye-siyaset ittifakının çok somut bir göstergesi olan ‘istanbul’ adını taşıyan bir kitabı oluşturan bileşenlerin bütün bu sürecin özeti oluşu ve nasıl bir paylaşım-entrika ve biyotoplumsal düzenlemelerle karşıkarşıya olduğumuza dair yığınla veri ve daha nicesi… varlıkları, değerleri, hatta spekülatif ‘tanrısal’ konumları-rolleri, temsiliyetleri ele geçirmeye çalışanların kârlılıklarla dolaşık cinaî varoluşları: gerçek gladyo savaşlarının yüzeydeki görünümleri…
alıntılar: bilginin arkeolojisi; m. foucault
kimi kaynaklar: 21. yüzyıl sözlüğü; j.attali.; yazgıcılar, enver aysever;