21 Mart 2012 Çarşamba

ahvahalimiz...

  • bu notlar bir seçim sürecinde kürsü ve toplam söz alanındaki yansımalar görülünce kaleme alınmıştı...

*      onbinlerce yıldır yeryüzü; böyle bir dolandırıcılık ve tahakküm uygulamaları dizisi görmedi; tarih boyunca varolan kölelik ve sömürü böyle inceltilmiş bir aldatıya rastlamadı.

*     önemli olan algılamadır’ cümlesi her iletişim kanalından duyulabilirken; bireylerin sözü edilen gerçekliği hiç algılamadan alışveriş merkezlerini, trafikteki araçları ve medya seyirciliğini dolduruyor olmaları nasıl algılanmalıdır?

*     daha on yıl önceki yeryüzü koşullarında, herhangi bir emperyalist güç ülkenizi işgal etseydi; tüm ülke arazilerini, ormanlarını, işletmelerini, derelerini, bedenlerini böyle talan edebilir miydi            ?

*     ‘anadolu’yu vermeyeceğiz’ yürüyüşüne katılanların 28 mayıs basın açıklaması:
. “ her canlının en doğal hakkı su şirketlere satılıyor.
.  uluslar arası maden şirketleri, doğayı ve insan sağlığını hiçe sayan faaliyetlerini anadolu’ya sürüyor.
.  yerli tohumlarımız yok edildi.
.  yerli ırk hayvan soyu bitirilirken, köylü ‘ithal hayvan’ yetiştiriciliğine zorlanıyor.
.  nükleer santraller, termik santraller gündemleşiyor, yaygınlaştırılıyor.                                                                     
.  mera’lar bile satışa çıkarılıyor.             .                                                                                                                              
.  halkın yaşam alanlarını tüketecek bu girişimlerin amacı, insansızlaşan kırsal alanlardaki rantı şirketlerin             tekeline teslim etmek.

*     tmmob açıklaması, 4 haziran: “tüm ülke toki arsasına dönüştü. tüm doğal kaynaklarımız, doğa koruma alanları, yani biyolojik çeşitlilik açısından önemli olanlar, nadir, endemik, tehlike altındaki türlerin yaşam alanları, orman alanları, kıyılar, meralar piyasa malına dönüştürülerek uluslar arası pazara sunulmaktadır.

*     kentsel dönüşüm mezarlıklara bile sınıf atlatarak, kentli yoksulların kent dışına sürülmesi; yapı sektörünün sermaye birikimi ve sermayenin el değiştirmesi; kabataslak rant projeleri; ucuz işgücü, emeğin istismarı, “gözetimin dijitalleştirilmesi” ve özel alanın güvenlik gerekçeleriyle yok edilmesi gibi pek çok durumu içermektedir.                                                                                                                                   küresel kapitalizmin neo-liberal-muhafazakârlarının yeni sermaye manevralarının mutlak parçası olarak toki biyolojik toplumun sömürgeleştirilme alanlarıdır.                                                                                         toki başkanı milletvekili adayının yüzüne baktığınızda onda eski dgm başsavcısını, hitleri ve kurnaz tüccarı görmeniz bu nedenle olası!! türkiye muhafazakarlığına özgü sermaye birikim süreci; sosyal ve mimari yapısallıkların hızlandırılmış yolsuzluk süreçlerine dönüştürülmesi ile sınırlıdır ve bu nedenle tüm toplum, mülk edinme sahalarına dönüştürülmüştür. kapalılık, muhafazakarlık, ahlak hamasetleriyle aynı süreçte tüm bedenler, mekanlar, nesneler, organlar delinmiş, ticarileşmiş, araçsallaştırılmıştır.

*     bütün bu gelişmelerin kitlelerin algısı dışında tutulabilmesi için taktik kurnazlıklar, hamaset, bahşiş ve korku-şiddet uygulamaları da birer sektöre dönüşmüştür. güvenlik sektörü/şirketleri, şiddet araçları ticareti; telekomünikasyon araçlarının merkezi denetimi; tüm bireyleri tektipleştirecek teknolojilerin gündelik hayatın sıradanlıklarına dönüşmesine; virütik ve yasadışı ekonomi eşlik etmektedir. ama bütün bunların başka bir açıklaması olmalı:                                                                                                                           “biyopolitikada işgücü kitlesi sadece ve sadece ‘saltık bir veri tabanı’, sermaye için gerçek anlamda önemli olan tek şeyi içeren bir kap olarak ya da son derece çeşitli insan yetilerinin bir toplamı olarak yönetilir/düzenlenir”; eşdeyişle “genel üretme kapasitesi”…     marazi; sermaye ve dil, 129                                bu nedenle toki’ler ve kentsel dönüşüm uygulamaları gizil bir nazi toplama kampı ve quantamala hücreleri sistemine benzer mekanlar-toplumlar üretmeye yönelmiştir. topluma içselleşmiş gündelik şiddet biçimleri; topyekûn bir biyolojik sömürgecilik; biyo-teknolojik faşizm uygulamalarının sadece dışavurumlarıdır.  nilgün cerrahoğlu’nun ‘fütüristik faşizm’, ‘korku imparatorluğu’ tanımları da bu bağlamda anımsanabilir. (daha yeni bir tanım: ‘türk-islam piyasa faşizmi’)                                                         tek tek yoksanan, yadsınan, dıştalanan, yalıtılan bireylerden azami kâr elde etmekten; aynı sıfatlarla anılabilecek yöreler, topluluklar, cemaatlerin dönüştürülüyormuş gibi yapılırken üretilen azamî faydayı hesaplayan finans merkezi var mıdır acaba?

*     ama bu noktaya hangi başlangıçtan gelinmişti? herkesin unuttuğu 24 ocak kararları, 12 eylül diktatörlüğü ile uygulanabilmişti ve kürsülere yeni askerî-iktisadî melezi siyasetçiler çıkmıştı: neo-liberaller ve neo-muhafazakarlar: özal , çiller , tayyip  aynı sürecin düzeyi düşen devamlılıkları iken küresel arka planın parçaları olduğu unutulmamalı: jaruselski, walesa, papa, kohl, yeltsin, bush…               alan badiou şöyle yazmış: “ bu isimler etrafında işitilmedik tek bir önerme, eşi benzeri olmayan tek bir adlandırma zikredebilecek olan var mı?”                                                                                                                     ardı sıra kuşak oğul bush, sarkozy, tayyip, beşir, kırk yıllık diktatörler, demokrasicilik maskeli maço-kapitalizmin, enerji ve imaj kuşanmış çehreleri… onyıllardır her eğilimden çıkar sahipleri iktidardaki bu aynı partinin küresel hükümetleri (ya da aynı küresel partinin yerel hükümetleri) çevresinde yığılmıyorlar mı? bu sahte liberallerin sahte özelliği çok hoşgörülü olmalarıydı!                                                                       “postmodern liberal hoşgörü, toplumsal farklılıklar bakımından bir içerme değil, gerçekte bir dışlama üzerine kuruludur.”                 negri; dionysos’un emeği ,336                                                                                 böylece kitlelerin, mağdurların, farklı sosyalliklerin sorunlarını çözen değil, görmeyen, erteleyen, mekanik ve pragmatik bir siyaset zemini oluştu. 1980 sonrası bu sahte liberal devletler tümüyle ya da kısmî  sıkıyönetim ve polis devletlerine dönüşmüş durumdalar.

*     kitlelerin ve bireylerin sorunlarının çözümüne dayalı yaklaşımlar “gerçek hayatta” unutulmaya bırakılmışlardır. çözümün olmadığı bir sürdürülebilirlik  (içsavaşlar, yoksulluk, doğa teknikleri, nüfus düzenlemeleri ve sosyal problemler vb.), labaratuarik sektörleri de meşrulaştırıp, kârları rasyonalize etmeye yarayabilir üstelik!..: çözüm yoksa, biteviye erteleniyorsa, sorun da yoktur: böylece sorun sahipleri ömürleri boyunca taşıdıkları sorunu tanımlama zahmetine –mezarda emeklilik gibi- katlanmak yerine eğlenmeye ( vakit geçirmeye) razı edilmiş gibidirler… bedenlerin, kentlerin, ülkelerin nasıl bir tahakkümle karşı karşıya olduğunu bilmekten kurtarılmış olmaktadırlar.                                                          böylece genel süreç; sermayenin, küresel marketinglerin taşıyıcısı olarak medya sektörünün; bilgi ile pragmatik bir ilişki çerçevesinde bireyleri, mekanları, işlevleri, eşyayı, doğa alanlarını, imgeleri;  yeni bir emperyalist yeniden-paylaşım sürecinde barbarca talan etmeleri olarak da görülebilir.                                     bu sürece kimi doğa felâketleri, kitle kıyımları, patlamalar, nüfus ve mekan zayiatları eşlik ediyorsa; bunları “inşaat sırasında oluşan zarar” türünden rekabet savaşlarındaki olağan ( ve gizil) durumlar statüsünden geçiştirebilirsiniz !

*     sorunlarından tümüyle –nasılsa- kurtarılmış kitleler manzarası ne durumda?                                                      .  her sınıftan tüm bireyler şizofrenikleştirilmişlerdir.                                                                                                   .  her sınıftan bazı bireyler paranoyaklaştırılmışlardır.                                                                                                  .  bazı sınıfların tüm bireyleri yoksullaştırılmışlardır.                                                                                                    .  tüm sınıfların tüm bireyleri çok eşitlikçi biçimde (eşitliğin göründüğü tek an) ahmaklaştırılmışlardır.             .  her sınıftan tüm bireyler borçlandırılmıştır.                                                                                                                  .  (dinin de ticareten çok kârlı olduğu ülkelerde) her sınıftan tüm bireyler öteki dünyaya yönelik de              borçlandırılmıştır.                                                                                                                                                            (bknz. lucacs; goethe ve çağı s.123/124 marx alıntısı)  

*     kentlerde ya da taşradaki kitle manzarası için araştırma yapmanız gerekmez: sokağa çıkabilecek kadar giyinebilmeyi kredi kartlarına borçlu; 20-30 yıl ev kredisi borcu olan; açlık ya da yoksulluk sınırında ücretli nüfusun kentsel devinimdeki psikolojisi/varoluşu görülmez ve ertelenebilir türden midir?

*     küresel çıkarların ülkelere yüklediği işlevler uluslararası mekanizmalar tarafından belirleniyor ve ulusal kurumların/ düzenlemelerin/ çıkarların bir işlevi kalmamış ise; her türlü işlevin mikro düzeyde kontrolü ulusötesi teknolojilerin rasyonalitesine (!) tâbidir. bu, bölgelerin, kıtaların ve bedenlerin teknolojik işgal edilmişliği anlamına gelir.                                              

*     böylece; sosyo-ekonomik ve siyasal düzenlemelerin içsel, özgün çözümlerinden kurtarılmış toplumların düzenleme sorunları; dışsal, zorlama yoluyla, entrika, tehdit ve spekülasyonlarla sağlanmaya başlamıştır.son yıllarda giderek artan ulusal ve kentsel dönüşüm ile entrika ilişkilerini herkes kolaylıkla anımsıyordur. şaka gibi görünen ve sunulan olgular şaka değildir. üretim, tüketim, enerji, kentsellik, nüfus, hukuk ve ulus düzenlemeleri (uluslara balans ayarları) , biyo-teknolojik bir açık hava hapishanesinde gerçekleşmektedir.

*     “ sembolik sermayenin bireyselleşmesi, kitlesel kişiselleştirme, küresel ekonominin sembolik bölgeselleştirilmesine tekabül ediyor.(….) öte yandan sembolik sermayenin mikrofiziği yurttaş tüketicinin tekilleştirilmesinin, bariz bir şekilde kolektif olan bir tahayyülden, bir yaşam tarzından ihraç edilmesinin bir sonucudur.”                                                                                             marazzi; sermaye ve dil; 114

*     kıtalar, ülkeler, bölgeler, yöreler, semtler, değerler, bedenler, akıllar, enerjiler; biyo-teknolojik bir sömürgeleştirilmeye maruz bırakılmış iken; bu gündelik gerçekliğin olduğu gibi algılanması spekülasyonlar ve akıl oyunları ile engellenirken; bu işlemlerin taşeronları olan, neden o koltuklara oturtulduklarını bilecek durumda olmayanların; arkaik hamaset dolu ezberlenmiş tarihleri kitlelere zorla benimsetmeye çabalamaları hangi tür ihtiyaç ya da zarurettendir?                                                                    oysa ülkeyi nato’ya sokan ve ilk seçiminden sonra aziz nesin’in; rıfat ılgaz’ın mizah dergilerini hedef gösteren toprak ağalarının temsilcisi muhafazakarlıktan; nato’nun tek tek ülke kentlerini araçsallaştırdığı (haziran.2011 gazete haberleri); aydınların (60 yıl önce hedef gösterilenlerin de) yakıldığı, 40 bin kişinin öldüğü bir iç savaşla, “manyetik bağlarla düzenlenen akıllar” arasında bir ülkeye varmış olmak, aynı siyasal çizgi açısından büyüme, gelişme, sıçrama olarak satılabilir; kitlelerin algısını, fark edişlerini, bilincini baskıladığınız, engellediğiniz, kandırdığınız sürece…         

*     yeryüzünün güncel manzarasındaki karmaşık görünümler; sermayenin ihtiyaçlarına uygun küresel düzenlemelere  geçiş stratejileri ile; modernleşme süreçlerinde ‘geç-kalmış’, sanayileşmeyi ‘atlamış’ halkların uyumsuzlukları  (düzenleme kusurları, ‘vizyonsuzluk’,yönetememe krizleri) arasındaki çelişkidir. kâr artış oranlarındaki dizginlenmemiş rakamlar ile kaos ve yoksunluk ortasında bir ömür geçirip mezarda emekli olmak arasındaki hayat gerilimleri !!!

*     kitlelerin bu sıkıştırılmaktan; ulusal/bölgesel olarak artan oranda borçlu doğmaktan; çocukluk-gençliğini seçilmek-kazanmak için güdülenerek geçirip; toki’ye ve bankalara kredi borçlu onyılların sonunda mezarda emeklilikten oluşan bir hayattan –ve üstelik bunların tümüne katlanmanız için sabır, itidal, boyuneğiş ve dua ile zamanınızı doldurmanız vaaz edilen bir hayattan- kurtulmanın yolu; bilgi ile yanlış ilişkilenmiş toplumlar olmaktan kurtulmakla başlar.                                                                                          “doğayı anlama sorunu, genel olarak bilgi sorunu ve düşünce ile eylem arasındaki ilişki sorunu son tahlilde birlikte yalnızca tek bir sorun oluşturur. “  goethe; 197    

*     kürsü üzerinden höyküren 60-70 yıl öncesinin hortlamış yobazlığı; bilinçdışı bir dışavurumdur. bin yıldır, her çağın kendine özgü yeniliklerini reddeden gelenekçiliğin; yeryüzünün kölelik tarihini hortlatacak güncel gerçekliği toptan kabul etmiş rolünü kuşanmış gibi oluşlarıyla bile  açıkça çelişiyor: yeryüzünün ortalama gerçekliğine uygun düşmüyor oldukları,seçim ve kürsü sahnelerinde netlikle görünüyor. coşkuyla alkışlayanlar imam vaazları ve ev sınırlarından kurtulmanın ‘şehveti’ ile dolayımlılar sadece… küresel politikaları onlar aracılığıyla egemen kılan bu kitle ve iktidar hali; arabik çöl arayıcıları ile dijital çağın mikroçipleri arasında tüm insani oluş deneyimlerini zayi etmeye yönelmiş gibiler; yüzyıl öncenin kılık- kıyafeti; yeme-içme kültürlerinin , modernlik görünümü sorunları filan bütün bunların yanında önemsiz…çünkü , insanlık tarihinin evrimi  yokun varoluşunu düşünümlemek  yoluyla varlığı algılamak ve aklı oluşturmak yönünde olmuştur.

*     biyo/nano teknolojiler çağında; biyo-güdü uygulamaları gündelik hayatın her ânının gerçekliği ; beden politikaları kavramı, üniversital disiplinlerin aslî yönelimi iken; her türlü disiplin (sanat-doğa-hukuk-ticaret) mekan ve bedeni hukuk, meşruiyet ve insanlık dışı biçimde gözlemleyip dilediğince sorunsallaştırabiliyorken; yeni binyılın gerçekliği bedenin ve mekanın delinip kullanılabilirliğinin gündelik formlarının eleştirisi üzerinden yapılması gerekirken; nasıl olup da hamasetle tahakkümün faşist bir pop estetik olarak belirmesi, gelecekte olacakların habercisi olarak fark edilemez.

*     bireylerin mesleki kimlikleriyle yeryüzündeki bütüncül gelişmeleri izlemek ve kavramakta güçlükler çektikleri; mesleki rol ve konumların da yalıtılmış kitleler/toplumların enikonu parçası oldukları söylenebilir. ama mimarların, doktorların, biyologların, nano-teknoloji uzmanlarının, inşaat-kimya-harita-endüstri-makine mühendislerinin, hukukçuların, sanatçıların, öğretmenlerin, düşünürlerin, uzman işçilerin, tüm meslek örgütlerinin fark ettiği, gördüğü, eleştirdiği sahte projecilik ancak tektipleştirilmiş ve ticareten nemalandırılmış bir medya düzeni ile birlikte mantıklı görünebilir.

                                                           
*     yeryüzü, doğa, insanlar, kentler, arsalar kapışılacak/paylaşılacak ganimetler gibi görünüyorsa gözünüze; ne küresel biyo-politik ne de tarihsel bir erdemlilik filân bu talan biçimine uymaz…yaşamın tümü tek tek her canlı için mobing uygulamalarına dönüştüğünde “en hafif deyimle”; yaşayanlar fark etmese bile eleştiriler iktidarı sarsmaya başlar.

*     beliren bütün bu ipuçlarını yine de görünür belirtiler üzerinden sürdürmek, eleştirel/muhalif eğilimler açısından sorun çözücü değildir.  çünkü “bilgi ile ilişkisi yanlış kurulmuş toplumlar”ın, sorunların tarihsel evrimini anlama sorununu düzeltmeden sorun çözmek olası değildir. basit örnekler:  kürsülerde “ahlâk” böğürtüleri salgılayanların hükümet etme süreçleri, savaşlar dışındaki tarihin en kanlı kadın cinayetleri dönemidir. yolsuzluk, eşitsizlik, entrikacılık küresel birinciliklerin kaptırılmadığı yarışlar gibidir. yepyeni insanlık-dışı suçların; bedenin, aklın, organların, enerjilerin, potansiyellerin, mikro mekân/zamanların ticaretlerinin akla gelmedik örnekleriyle doludur. ama bütün böylesi toplumların da bir tarihi vardır! eşdeyişle doğru soruları sormak gerekir: “kaset politikalarının ardında kimler var?” yerine  “onbinyıldır cinselliği kuşatarak, insanların ömür boyunca bitiremiyecekleri borç olarak vicdanlarına ve senet olarak da din adamlarına sabitleyen köleleştirici din siyasetlerinin ardında kimler var?” sorusunu sormak gerekir. bireylerin tahakkümü, araçsallaştırımından sözedildiğinde tarih boyunca süren sistematik bir yapısallığın mekanizmalarının güncel haline dair bir şey söylendiği fark edilmeli: örnek heideger’den: “özü itibariyle dasein’ın varlığına tabi-olmaklık” aittir. ya şu kavramlara ne dersiniz?: “benin tefrik ve yalıtımı” ; “dasein’ın varlık konstitüsyonunun raptı” ; “ihtimam göstermekliğin ‘yerine atlamak’ “ (varlık ve zaman 127,128) [ bu levinas’dan : “yalıtılmış öznelliğin kaçınılmaz karakteri” ( zaman ve öteki) ] ihtimamlı heidegger cümlesini tarihsel dolandırıcılığın sosyo-biyolojik işleyişi olarak anlayabileceğimiz gibi, şöyle de anlayabiliriz:  “ yaşamın bütününün değersizleştirilmesinden çıkar sağlayan bu yaşam, zafer  kazanmak için hiçlik istencinden yararlanan bu yaşam, tanrının tapınaklarında zafer kazanan bu yaşam, hep aynı yaşamdır.”  hahamların, papazların, imamların icat ettikleri kulvar: “ondan boşalan sıcacık yeri almak için değilse, insan neden tanrı’yı öldürecekti?” 
                                                                                  
*     din tacirliğinde liderlik oynayan akp tanrı’nın katilidir.                                                                                         ticarî avantaj ve yolsuzluklara eklemli büyüyen ekonominin gerçek anlamı asıl güzergâhlardaki ticari yapılara asılmış “istikrar” taleplerinden anlaşılabilir: önceki kuşakların oluşturduğu değerlerin, deneyimlerin, doğa yapısallıklarının gaspı ile tanrı katli koşuttur. son on yılın ‘cenneti ele geçirme’ minvalindeki cümleler, göstergeler gündelik basının ve kimi edebiyat “eserlerinin” kolayca görülebilir asıl motivasyonlarıdır.


*     darbelerin artık gündem dışı olduğunu, her darbede şakşakçı olan bir güruh, biteviye yinelerken; değerlerin ve varoluşların gaspına koşut biçimde temsiliyetin biyo-genetiği, mikro-makro beden-mekan siyasetleri bileşiminin bilimsel modellemeleri ve temsiliyeti alanlarında her saat darbe yaşanıyor. bildik darbeler geçersiz; çünkü borsa levhalarında yansıyan rekabet, anlık küresel/bölgesel/yerel/tekil biyolojik darbelerle varolan bir sistem.  kentsel rantlar ve dönüşüm bu olgularla birlikte düşünüldüğünde anlaşılabilirler.
“….ilksel bastırma kavramı, sonuçta arzunun hem salt içgüdüsel belirlenimden nasıl farklılaştığının hem de ilk elde temsille ele geçirilmeye nasıl elverişli hale geldiğinin açıklanmasına yardım eder.”                               deleuze- guattari’nin anti-oedipus’u s.162 

*     bourdieu; habitus’ları, algılamaya müsait organizmalar; nesnel gereksinimler; davranış yolları; mekanizmalar olarak anıyor. “aslında habitus bir sermayedir, ama katıştırılmış bir sermaye olarak, doğuştanlığın dışsallıkları altında kendini gösterir.” (17) geçmiş, şimdi ve gelecek habitus’ta [itaat olarak] kesişir ki buna “‘şimdiki an’ın mikro despotizmi”; “tüm kentsel ve göstergesel durumlara içerilmiş despotizm”; dememizde bir yanlışlık olmaz. ki böylece bu notların ilk cümlesi de daha net anlaşılmış olmalıdır: geçmişi ve geleceği çalan yeryüzünün en büyük dolandırıcıları… seçim süreci boşluğundaki manzara da bu nedenledir : “…….vezirler tedirgin olmaya başlarlarsa, bu, “menşe”lerinden çoktan fazla uzaklaştıkları içindir.”                                                                                                       e. bloch; izler ;71

*     olgu matematiksel ve tarihsel olarak doğrudur:  “kapitalist üretim, bütün toplumu teslim aldığı zaman, üretim ve dolaşım bağlantısını çözülemez hale getirir.”  (negri; marx ötesi marx; 270) sonuçları günlük hayatta görülebilir türden: durmaksızın kapalı, bozuk, yapım halinde yollar; işlemez kavşaklar; trafik kazaları; petrol-benzin zamları; ulaşım ücreti zamları….çünkü “idari eylemin akliliği değer yasasının toplumsal işleyişinde değil, olsa olsa pratik kumanda iktidarında ikamet edebilir. yani tereddütsüz akıldışıdır.”                                          bourdieu; sınıflar ve uzam; toplumbilim 24; s.24;;   negri 292


*     hukuk-sermaye-komuta ilişkilerinin küresel olarak merkezileşmesi böyle bir kapitalist tahakkümün katmerlenmesine eklemlidir. daha birkaç ay önce yapılmış hukuk’a dair referandumun ülkenin iç düzenlemelerinde bir anlamı olup olmadığını herkes gözlemleyebiliyor. çünkü ulusal varoluşlar ile uluslar arası şirketlerin çıkarları arasındaki fark tüm hükümetleri ele geçirmiş küresel güçler aracılığıyla “gideriliyor”. reagan dönemi hukuk dönüşümleri süreci için söylenen: “liberal hukuki aktivizmin yerini basitçe muhafazakar hukuki aktivizm almıştı” (dworkin; aktaran: negri 346)  cümlesi küresel güçlerin hangi sistematik alanda devindiklerini gösterir.

*     çünkü “varsıllığın sırrı yoksulluğun kapatılmasında değil, kullanılmasında yatmaktaydı.” taşra kent ve kasabalarının ve varoşların nüfusunun ve toki yurttaşlarının görünür beton ve asfalt dönüşümlerine bakıp henüz algılayamadıkları gerçeklik bu türdendir: ‘ dışlama iktisadı’, ‘ahlaksal infaz tertibatı’, ‘iç konuşmanın bölünerek, çoğalarak dallanması ve dışlanması’ kavramlarının aktarmaya çalıştığı tarihsel durumlar; yeryüzünün asıl gerçekliğinin kapatma ve yalıtma tekniklerinin başkalaşarak ve gizilleşerek sürekliliği esasına da dayanır. yeni kentleşme manzaraları kentlerin ve sitelerin açıkhava hapishanelerine dönüşmesi; bedenlerin azami sayıda sektörde çalışan fabrikalara dönüştürülmesinden ibarettir. ‘bilgi ile yanlış ilişkilenmiş toplumlar’ tanımı bu nedenlerle doğru ve önemsenmelidir.


*     bir toplumun, sosyal zeminlerin ya da zamanın gericileşmesi, faşistleşmesi, çağının gerisine düşmesi, nereye gideceğini bilemezleşmesi, sürüklenmesi, bilgi ile ilişkilerini yanlış kurması, ahmaklaşması bir anda olmaz, pek çok sürecin sonucudur. bu süreçleri bilimsel/kavramsal olarak tanımlayabiliriz ama simgesel/sembolik göstergeler yoluyla ya da mikro anlarda tanığı olunan, toplumun umursamadan geçtiği pek çok olay/durum/düzenleme ile de tanımlayabiliriz. örneğin 1990’lı yıllarda aydınların, şairlerin,ozanların, yazarların öldürülmesi ya da sivas katliamı, ardından gelen tüm olayların açıklayıcı göstergesi ve kanıtıdır: siyasi yükselişlerin katilliklerle dolaşık olduğu gerçeği…1979 24.ocak kararları hem 1980 cuntasının hem de her zaman cunta zihniyetlerinin yedek ve çoğunlukla asli gücü olmuş muhafazakar-dinci eğilimlerin pozisyonlarının asıl belirleyicisidir. biyolojik kölelik uygulamaları, maçlara; enerjilerin, potansiyelin çalınması, sporculara; kent rantından kimlerin yararlandığı anaartellerde ve avm’lerde hangi markaların konumlandığına bakarak anlaşılabilir. sorun şudur ki, uluslararsı sermayenin yeni maço taşeronlarla işbirliği sonucu; eğitim, medya ve iletişim sektörlerinin (sonraki zamanlarda diğer sektörler de eklendi); halkların/ kitlelerin/ farklı sosyal çeşitliliklerin çıkarlarını manipüle eden güçlere geçirilmesi; “dolayımların karmaşıklığını kavrayacak araçlardan yoksun bir bakışın yanılsamasını” sağlamaktadır. (g.savran; özne-yapı gerilimi s.99; 11. tez 1990)                                                                    tarihlerinde her türlü yenilikçiliği katletmiş olanların yenilikçi olarak alkışlanmaları, bu nedenle, alkışlayanları tahakküm eden yapılardır. “toplumun karmaşıklığının artışı tahakkümün belirsizliğinin artışıdır.” (negri) böylece komşu coğrafyalarınızın, balkanlar, ortadoğu, kafkasya, rusya’nın yeni bir istilâ perspektifiyle darmadağın edilmesi, kangölüne döndürülmesi ve onların yoksunlaştırılmasından kendi ülkenize sıcak para ve yasadışı ekonomi yoluyla artış sağlama biçimlerini de görmeyen ve alkışlayan topluluklar oluşabildi!! ve yeni istilâ siyasetleri mekan, insan, varlık, bedenin istilası siyasetlerine koşut gelişti. şimdi anımsayan var mı; hangi istila biçimleri öncelikle başlamıştı? mikro ve tekil olanlar mı yoksa makro ve bölgesel/sektörel olanlar mı?  ya da sorunun daha iyisi: gündelik hayatı ve biyolojik varoluşunuzu kuşatan bunca uygulamadan kaç kişi en azından bir farkındalık düzleminde  bir dil kuruyor? yoksa siz de bu uygulamaların “doğal” bir sürdürücüsü müsünüz?

*     negri, ‘marx üzerine yirmi tez’ başlıklı makalesinde (1996); sermayenin tarih boyunca canlı emeğin enerjisini, dinamizmini, yaratıcılığını, devrimciliğini izlediğinin, çünkü sürecin belirleyici öğesinin canlı soyut emek olduğunu belirtir. 1848; 1917; 1968 sermayenin tahakkümlerinin değişmesine neden olur:

              “bir kez daha sermaye bu devrimci gücü takip etti: onu baskıladı, onu üretim ve komutanın yeni                                               teknik boyutları içinde kıstırmaya çalıştı. sermaye bunun için devletin yapısını radikal bir  biçimde değiştirdi. ardından hep insanlığın tarihsel geçişini izleyerek ve gizemlileştirerek, diğerlerinin yanında kentsel yapılara, kamu harcamalarına, yaşamın ekolojik, ahlaki ve   kültürel boyutlarına müdahale etti (….) değer kuramı ya da sömürüsünün ölçüsü ne kadar eski ve kullanışsız bir hale gelirse, canlı emek de o kadar hegomonik bir varlık ve onun gelişiminin yönlendirici kriteri haline gelir. bu tahakkümün sınırlarını sürekli yıkan ve gerçekliğin düzenlenişini öteleyen kaçınılmaz bir harekettir.” negri’nin bu dönemler  vurgusunu  anımsatmakla yetinelim.

*     bu tarihsel sürecin bir parçası olarak 1950’de her mahallede bir milyoner ve ülkeyi küçük amerika yapma vizyonu ile kabız olanlar 2000’lerde bitkilerinden derelerine, genlerine, imgelerine dek herkesin gelip geçtiği bir mikrolabaratuarköleleritoplumu yarattılar. sistematik iki gereklilikleri vardı: çokuluslu şirketlerin küresel zamana uygun dönüşümlerine tam tâbiyet ve bu tâbiyeti gizlemek için gerekli kamusal senaryo üretimi sektörlerinin (sinema, telekomünikasyon vb.) tahakkümü… bu ülkenin son 60 yılının başka bir hikâyesi yok ! kürsülerin üzerindeki dil problemi, anlatıların değmemesi gereken yerler ezberletilirken uğranmış mağduriyetlerdendir.  nesnelliğini yitirmiş, doğru düşünmenin ortalama düzeylerinden sistematik olarak uzaklaştırılmış bir toplumun birkaç kuşak içinde nasıl oluşturulduğu sorunu son 60 yılın özetidir. 4milyon okuma yazma bilmeyen kadın, %77’si ücretsiz çalışan ve ülkeler arası kadın çalışan sayısında sondan 4. ülke durumu aynı nedenledir. alışveriş merkezlerinde beşbin dolar kira ödeyen mağazadan beş liraya tişört aldığınızda girdiğiniz ilişki, negri’nin sözünü ettiği sizin potansiyellerinizin etkileşime/ alış-verişe dahil olması nedeniyledir; cep telefonlarına gelen marka/kredi iletileri ya da dakikası bilmemkaçbindolar olan reklamlarla süren televizyon karşısında otururken varoluşunuzun tüm uzamı ve potansiyellerinizin avlanması, paylaşılması (kapışılması ya da ıskartaya ayrılması) ve kârlara eklenmesi de…                                                                                                                   
çünkü;
“genetik kodun göstergebilimi finansman sermayesinin diferansiyel hesabıyla yan yana durur” (şizoanalize giriş; 20) ; dilerseniz cümleyi ece ayhan’ın  “tipolojiyi bilen kazanır” dizesiyle de anlayabilirsiniz. 
   
*     bütün bu süreçleri yönetebilmek için uygulanır çok sık duyduğunuz ‘para politikaları’ deyişi: “ para, artık yalnızca mübadele ve birikim aracı olarak değil, aynı zamanda borç ve suç dayatma aracı olarak da kavranır.” bu düzeltme, marx’a, nietzsche ve freud katkısıdır. (şizoanaliz;40) kapitalizmin ikiyüzyıllık tarihinde giderek artan biçimde görülen aşırı muhafazakarlık, despotizm,suç, para ilişkilerinin din sosuyla bulanmasının tarihî bir kökü vardır: “arkaik toplumda, paranın başlıca ve esas işlevi ticareti kolaylaştırmak değil, borç yaratmak ve ödemek ve böylece suçun hem teşvik edilmesi hem de hafifletilmesiydi ve esasen bu tür borçların tanrılara borçlanıldığını, insanlara borçlanılmaya başlandığı zaman, sonsuz ve ödenemeyecek hale geldiğini ve modern toplumda paranın merkeziliğine rağmen ya da hatta bundan dolayı suç yükü, tarihsel olarak eşi görülmemiş orantılar varsayar: maddi kazanç ölçüsü, zorunlu iş miktarı, hesapları dengeleyemez.”   (şizoanalize giriş; 33)

eşdeyişle; gündelik hayatınızda rastladığınız tüm olgular; söylemler (ahlâki vaazlar, istatistik normlar, doğumunuzdan ölümünüze borçluluğunuz,sizi hep yerinizde nasıl duruyorsanız öyle durmaya dair tehditkâr ve ‘şeker’ vaad eden tüm sözler, geçmişinizi yaptıkları, geleceğinizi de yapacaklarını söyleyen tüm sözler) ve hayatınızın hep aynı taşıt-konut-kaldırımda gezinen kalıpları, duyduğunuz kazalar, cinayetler, felaketler, her türlü rakam ve eğlence/oyun biçimleri ve duyu organlarınızın etkin olduğu her an rastladığınız doğal görü/ düzenleme alanları olarak hayat enstanteneleri; hep ama hep yukarıdaki analizin çerçeveleri dahilinde olup bitmektedir. 18 yaş sınırları, görüntü, internet, içki, sigara, seks yasakları; ahlâk vaazcılarını daha çok sayıda yetiştirme/eğitme ‘gerekliliği’; görsel ve  duyusal alanlarınızın en dibini gözetleyip kârlı hale getirebildikleri halde gözünüze/kulağınıza giren çıkan her tınıyı/olguyu denetleme merakları; farklı olan herkesi düşman sanan bir toplum psikolojisi üretimleri; dikizleyerek ve döverek toplum yönetme teknolojilerinin asıl vizyonları oluşu ve daha nicesi hep sizi borçlandırmak, boyun eğdirmek, utandırmak, iman ettirmek ve köleliğinizi kabul ve tescil ettirmek için… (binlerce ölünün ilan edilmemiş savaşlarda ‘üretildiği’, milyonlarca insanın temel haklarının yok edildiği bir coğrafyada ‘başları ‘kapatılanların mağduriyetlerinin dışlaştırılma biçimi bile  en doğal bedensel-tinsel-cinsel varoluşların fark edildiği anda korkuyla bastırılmasına dayanıyor değil midir? ) ama asıl olarak tarihin dibinden beri süregiden egemenliklerin küresel zorbalığına itirazı aklınıza bile getirmemeniz için… toplu konutlar sisteminde böyle bir ‘klonlanmış kabuller psikolojisi’ betonarmeye dönüştürülmüştür: “bütün boyuneğişler önceden haklılaştırılır.”    (100)

mikro düzeyde zihinde, bedende, ailede; makro düzeyde kapitalizmde; mekan ve zaman düzenlemelerinin tümünde aynı baskı-erteleme-ayrılma-feragat-özdeşleşme kalıbı geçerlidir. (holland; 190) “çağdaş toplumdaki (herhangi bir) grubun tâbi kılınmış bir grup olmaması –ve fark edilecek kadar uzun süre devam etmesi- nadirdir”; ….ve …yatırımlar “tâbi kılınmış gruplar olarak faaliyet gösteren sayısız aracı kurumlara da yapılır.”(190)  pek çok ekonomik kurum ve kavram bu nedenle vardır: ‘piyasa düzenleyicileri’; ‘borsa-dışı türev ürünler piyasası’; ‘yapılandırılmış teminatlar’ (konut-araba kredileri, kredi kartı borçları); ‘borçlar iştiraki’; ‘reyting kuruluşları’; ‘teminat varlıkları ve alışverişleri’; ‘gölge bankacılık’; ‘borç veren simsar modeli’; ‘spekülatif bankacılık’; ‘varlık piyasaları/fiatları’; ‘spekülatif fonlamalar’………….   
*     bütün bunların sonuçlarında nereye varılıyor? uluslar arası medyadan canlı olarak yayınlanan felâketlere: açlık sınırlarıyla boğuşan işçinin yaratıcı emeğine tasallut etmiş ‘cemaatçi kapitalizm’, sinekten yağ çıkarma teknikleriyle kâr oranları artışına yoğunlaştığında ve bu işlemler için pek çok aracı kurum, şirket, kavram kullanıp; onları da bu işler için rekabete teşvik eder göründüğünde ( çünkü genellikle emperyalist bir paylaşım sözkonusu oluyor !); “ihtimallere dayalı bazı hareketlerin (diyelim; greenspain’in federal reserve’inin, bankaların, düzenleyici kuruluşların ya da reyting kuruluşlarının vb. tercihlerinin) neticelerine bağlı ‘tesadüfler’ teorisi” ve olayları ile karşılaşıyorsunuz: japonya’da nükleer felaket; patagonya’da küresel soğutmaya dair bilimsel bir deneydeki olasılık dışı oluşan felaket; doğal felaketlerin modernleşmeye ve belki borçlanmalara bağlı cezalandırıcı/yapı-sökücü-yapılandırıcı teknikler düzeneğiyle belirlenmesi… yüzbinlerce ölü, göçmen, sürünen ve onların içinde hayatta kalma enerjileri sınanarak keşfedilip, bu potansiyelleri klonlanan seçilmiş yeni metalar !!!!

*     fekat bu seçilmiş yeni metalar; imajları, sözcükleri, vizyonları dışarıdan belirlenmiş, fekat kafalarının içi arkaik güdü, korku, iman, özgürlüksüzlük, ezber dolu adamlar; şu nano-teknoloji çağında nasıl olup da, pek doğru işlemeseler de iyi kötü işleyen hukuk, eğitim, demokrasi kurumlarını doğallıklarıyla işletemez oldular. %10 barajı ile nüfusun yarısının oyunu geçersizleştirebilen; kamu ya da öğrenci sınavlarını yapamayan ya da şaibeli kılan; ahlâk vaazı verirken hergün yeni suçlara özgü kitlesel çeteler üreten; adaletin a’sının esamesinin okunmadığı hukuk skandallarıyla cezaevlerini dolduran, özel hayatların her ânının, her ilişki ve iletişimin çok doğalcasına izlenebildiği, dinsel ve medyatik ikiyüzlülüğün her bireyin karakterine bulaştığı bir ülke yaratan; müzik-edebiyat-sanatın ticari olabildiği durumlar dışında etkisizleştiği; ülkenin tüm orman, fabrika, ovalarını dağıtıp parsellemeye çıkmış bu adamlar uluslar arası şirketlerin tasarımlarına neden uygun adamlar olmuşlar? sorunun kolay yanıtları var: küresel sermaye kâr alanlarını çok daha bilerek kapıp kullanabiliyor; bölge stratejilerini kolayca tüm halkları hiçe sayarak uygulamak ahmak işbirlikçilerle daha kolay olur vb.

deleuze-guattari düşüncesine göre “eksiklik,  çok gerçek güçlerin gerçek bir yan etkisidir ve insan psikolojisinin evrensel doğasından değil, belirli bir toplumsal örgütlenme biçimlerinin aktif şekilde özneleri kendi arzu nesnelerinden, yaşam araçlarından, nesnel varlıklarından yoksun bırakmalarından kaynaklanır.”  (şizoanalize giriş)

deleuze-guattari ‘dış değer paralojizmi’ olarak adlandırdıkları bir kavramdan sözederler: bu iki biçim alır. bir kısmî-nesne, ilişkilerinden hareketle bütün-nesneler olarak küresel kişilerin gayrimeşru dışdeğer biçimini içerir; (bunu eleştirirler). diğeri, belirli bir kısmi-nesneyi deneyim akışından çıkarıp, onu özgül biçimde ayrıcalıklı, diğer kısmi nesnelerin hepsinin ve aslında genel olarak deneyimin kendisine göre değerlendirileceği ya da anlaşılacağı özgül biçimde imtiyazlı bir bütün-nesneye dönüştürmekten oluşur.”
şimdi bu cümlelere bakıp, 1950’den beri neden bu feodal artıkları, kötücül tüccarlar, faşizme meyilli despot bozuntuları ile çıkarlarını yürüten bir uluslar arası sermaye yönelimi sözkonusudur, biraz daha kolay anlayabiliriz.

*     bir ülkenin dili/dillerinin bilincini taşıyan, ona erişmiş tüm aydınlar, erdemliler, okumuşlar, öncüler sınıfını katletmiş, süründürmüş olmaları bu nedenlerle rastlantı değildir. mustafa suphi’lerden kızıldere’ye her dönemin değerli öncülerini, önderliklerini seksen yıldır katleden bir ülke ve bunu görmeyen bir toplum demokratik bir toplum mudur faşist bir toplum mu? onlarca yıldır (daha doğru deyiş: yüzyıllardır) bu coğrafyanın yetiştirdiği şairleri, mizahçıları, edebiyatçıları, devrimcileri, işçileri ve örgütlerini suçlamış, engellemiş, yasaklamış olanlar; üçüncü kuşak çocuklarını yeni cici imajlarla kuşatıp, abd ve özel okullarda okutup bu cinayet ve tahakküm tarihinden uzak oldukları imajı vermeye çalışıyorlar; bütün bir tarihi gelişmeler zincirini başka türlü göstermeye çalışıyorlar. bütün kamusal senaryolar, davalar, haberler, medya karakterleri, kurgular salt bu nedenle; genç kuşakların yakın tarihte kimlerin  hangi noktalarda durduklarını bilmelerini engellemek için…60 yıldır süregiden kapitalist despotizmin katlettikleri, engelledikleri, süründürdükleri karakterlerin coğrafyanın doğal özneleri olduklarını düşünürseniz, onyıllardır ‘geleceği çalınmış’ bir ülkenin barbarlarınca yönetildiğinizi anlamak belki kolaylaşır.

böylece ilk cümlenin nedenine çok özet olarak değinilebilindi:
onbinlerce yıldır yeryüzü böyle bir dolandırıcılık, tahakküm ve aldatı görmedi…..









6 Mart 2012 Salı

hastahane günlüğü

 “ortadaki söylem sonunda, sadece onun söylemediği şeyin baskıcı varlığı olacak ve bu söylenmeyen,   söylenen her şeyi içerden kemiren bir oyuk olacaktır.”                                                                                             Foucault; bilginin arkeolojisi; 38  
topuğa takılı tel, kemik, damar, et arasında aralarında oynuyorlar, ayağımda bir oyma işlemi gerçekleşiyor. ızdırap kimi zaman dayanılmaz. ayağımı tüm mikro dengelerinin birbirlerine değmeyecekleri bir konuma yerleştirebilmem gerekiyor. olanaksız. komadan çıkmış gibi ayılıyorum. geçen süre nasıl geçmiş bilmiyor gibiyim.içinde bulunduğum durum içimi oymak için gerçekleşmiş değil mi? benim için gerçek salt böyle tanımlanabilir iken, diğer açıklama biçimleri içsel bilincim ve duyargalarıma değmiyor.
burası neresi? bu odada nasıl “ bulunuyorum”? bu dinginlik, tınısızlık durumu neden hiç oluşmamıştı? tüm dış tınılar, mekanın tüm gölgeleri bir anlık kıpırtısızlığa dönüşmüşler. durumumu yeniden algılayabilmem için bir “fırsat” (!); bir anlık sığınma/korunma ve kendi-olma duygusu… bu anın gerçekliği nedir? buraya nereden geldim? şıpıdak terliklerin özel bir ritmi ile bu duygudan sıyrılırken heyecanlanıyorum. nedense? beni hayata döndüren bir heyecan türüne tümüyle kapılmaktan çekinerek, bu anın gerçeğinin, daha önceki bir anın gerçekliği ile ilintili olduğunu anımsıyorum.
                          …………………                           
caddenin ortasında, kurban bayramı öncesi, bir kurban gibi kanlarım dökülürken, cep telefonu ile “çarpıldığımı” iletmeye çalışıyorum. kurbanlar ana artellerde kaçabiliyorlar ama henüz cep telefonu kullanana rastlanmadı. durumum biraz farklı: yıllarca hiç cep telefonu kullanmayıp; olur olmaz yerde garip bir telefon kullanma ahalisi oluşturanları eleştirirken; şimdi kanlar içinde yol ortasına uzanmış, çantalarıma yaslanmış bir halde telefonla konuşuyorum. bu anın gerçekliği salt böyle anlatılmış sayılabilir mi?anlatılan benim hikayem, kuşku yok. ve bu anın gerçekliğinin de bir başka an’da olduğunu savlıyorum. belki çarpmanın yarattığı bir travmadır. böylece tarih boyunca yapılamayanın peşine düşünüyorum: bana ‘ilk nedeni’ açıklayacak bir yetkili arıyorum. tüm yetkililer şu zamanlarda çok meşgul gibiler: genellikle pek bir şey açıklamadan tüm bedenleri elden geçiriyor gibiler… açıkladıklarında ise görünür realiteler(!) ile gerçek nedenlerin mesafeleri artıyor…
şıpıdak terliklerin müzikalitesi yaklaşıyor, bir gölge süzülüyor, kolunu uzatıyor, ilaç uzatıldığını sanıyorum, yine komada ya da yüksek tansiyonda mıyım acaba; dijital bir tını, ateş ve ölçme bu çağda böyle bir form edinmiş, vuruluyor ve uyanıyorum; içtenlikli muzip bir çift göz gülümsemesini örterek uzaklaşıyor; hayata ve kendime dönüyorum; şimdiki ana özgü görü resmini aklıma saklayarak..
                                 …………………………..                                …………………………
o anın gerçekliğinin o andan önceki tüm anlarla ilişkili olmaktan kurtulamayacağını anımsıyorum. yığınla durum,cümle ,tutum, ilişki beliriyor…anımsanamayanların daha da çok olacağını biliyorum, sıralamam gerekiyor, hangisi daha önemlidir, seçemiyorum.belleğimin resim seçicisi ne kadar zayiat aldı, fark edemiyorum…bilgisayar oyunundaki renkli kutuların akışları gözlerimin önüne geldi. oyunun bir yerinde bir anlık kararsızlığın, özgün bir anın kararsızlığının oyun sonuna getirdiği anın aynı biyolojik zamansallığının yaşandığını fark ettim. ama bu kadar değildi…o andan bir hafta önce pek alışık olmadığım kentiçi araba yolculuğunda, hiç de alışık olmadık bir trafik kombinasyonunu fark etmiştik; şöförün hiç görme olasılığının olmadığı, yanında oturanın görebileceği istisnai bir denklem ânı… bilgisayar oyunu ile trafik oyununun, algı düzleminde tasarlanmış biyo-zamansal deneyi…”dur bakalım, şimdi n’ölecek” mi?, “….n’olacak” mı?
caddenin ortasında, kanı dökülen kurbanlara benzer biçimde iradem dışı titriyorum. renkli kutular her defasında yanıltıcılıklarını ve hızlarını artırarak  ‘ iniyorlar’ . özgün çarpmaların piyasa temsilcilerini tüm gösterge alanlarında fark etmekten zaten yorgundum. ezilmiş ayağımın biraz yukarısında 6 ay önce bir suikast gibi kendiliğinden çarpılmış (!) an’ın kemik yanındaki izini görüyorum: bu ne rastlantıdır ki daha birkaç gün önce istanbul bienalinin üst anlamının istanbul sermayesi ile iktidar arasında yeni bir uzlaşı, pazarlık, paylaşım olduğunu fark edip, iletirken; şu altı aylık iki bacak zayiatının ortak şahsiyeti ıskalanabilinir mi? aynı süreçte hangi kurumların yönetimlerinin değişmiş olduğunu neden bienal kataloğunu elime aldığımda fark etmiş olabilirim?
“birbirinden kopuk olayların ortaya çıktığı alanı kendi saflığı içinde göstermek; onu hiçbir şeyin           üstesinden gelemeyeceği bir yalnızlığın içine yeniden yerleştirmeye girişmek değil, yeniden kendi üzerine kapatmak değil, kendinde ve kendi dışındaki ilişki oyunlarını tanımlamak için serbest bırakmaktır.”                                                                                   m. foucault; bilginin arkeolojisi, 42
bu ilişki oyunları arasında bilgisayar ve trafik oyunları yanı sıra nesne metafiziği ve makro imge tahakkümü uygulamaları da var mıdır? tamam, somutlaştıralım: şu türden veriler; evdeki tüm konumlar farklı işgal, kontrol, fizik uygulamalar vb. maruz; çoraplarımı koyduğum konum, büyükkentin küçük eşraflarının ve yüksek model üretimi rekabetçilerinin göstergeler yoluyla işgal ettiği bir kentsel manzaraya dönüşünce çorapları alıp odanın  orta yerine koyuvermiştim… şu yolun ortasında acıyla bekleyen bedenin ayaklarının başına gelen, neden bu oda/eşya konumu ile ilgili olmasın ki? on yıldır ülkenin labaratuar ve kobay topluluğuna dönüştürülmesinin simgesi olan yapı sistemindeki hayatın nasıl işlediği konuşulabilir bir farkındalık ve bilgiye dönüşse idi, yeryüzünün bilgelik düzlemlerine aşina olanların hemen göreceği türden, ‘evet böyle olmuş olmalıdır’ nidası daha kolay duyulabilirdi.
bilgi ile dolayımlanmış bir anlatı neden onlarca/yüzlerce yıl inanacak bir toplum bekler? varoluşuna inandıkları için kutsalımsıyı bekleyen bir toplum neden beklediklerinin anlatılarının içeriğini çözümleme/anlama/eleştirme vb. zahmetlerden uzak durur? oysa;
“ söylemsel bir oluşum, (….) zamansal süreçlere özgü bir düzenliliği belirler; bir söylemsel olaylar serisi ile başka olay, dönüşüm, değişim ve süreç serileri arasındaki eklemleme ilkesini ortaya koyar.”                                                                                                                    foucault ; 93
söylenip duruyordum kendi kendime, o olay öncesi günlerde… söylenmelerimin kimlere, hangi olaylara yöneldiğini anımsamaya çalışıyorum:    “sizin yapacağınız anayasayı daha şimdiden tanımıyorum ve beni bağlamaz” diye söylendiğimi anımsadım. zeynep oral’ın 10.ekim.2011 cumhuriyet’te aktardığı can yücel şiiri gibi.
                            “ koyunlar keçiler ve koçlar için / ne kadar bayramsa kurban bayramı
  bu barış var ya, bu barış/ cephedekiler için o kadar barış “
söylendiğim anların hakikati nedir? her sabah uyandığında görme alanının ufkundan bir kat daha yükseltilmiş  beton yığını; çevredeki her kentsel hava alma alanını dolduran alışveriş merkezleri; yaşadığım tüm evleri birkaç yılda metafizik/ sanal/ fiziki bir rant ve işgale dönüştüren türlerin tüm versiyonlarının tüm kamu mekan ve alanlarını da işgal etmeleri; spor yaftası altında anılan biyolojik sömürgecilik çetelerinin, beden ve mekan entrikalarının yeniden düzenlenmesindeki artan sahtekarlık katsayısı; tüm varoluş koşullarının ve biyolojik sürdürülebilirliğin, ticari ve kültürel rekabetin sıradan uygulamalarına dönüştürmesi…
her söylenişimin her zerresi sayısız gerçekliklere dayanır ve tümünü yeniden söylenebilirim!
o caddenin ortasında kanlarımın dökülmesi ile kentsel rantın daniskası olarak yapılmış alışveriş merkezi arasında dolaysız bir ilişki vardır. tüm trafik, yol, park ediş ve geçiş, duruş ve hız durumları; kentin sakinlerinden izin alınmadan; planlı tasarımın ayırdığı işlevlerin dönüştürülerek işgal edildiği bu mekanlar aracılığıyla olağan işleyişlerinden uzaklaştırıldı:  her biri bir öncekinden daha devasa kentlileri ahmaklaştırma merkezleri, kentlilerin kendi haklarından farkındasızlıkları aracılığıyla cüsselerini büyüttüler.
işte bu nedenle, salt söylenmelerim değil, okumalarım ve notlarım da o anın hakikatinin yansımaları gibi…:
“ kendi yararlarına düşkün, açgözlü kimseler başa geçer ve başta olmayı keselerini doldurmak      için bir yol sayarlarsa, orada artık iyi bir düzen arama.”                                 platon; doğu-batı 55; 86
son 20 yıl mecburen yan yana olduğum çevremdeki insanların algılarının sınırlarıyla cebelleşerek  geçti…oysa gerçeklik, bu denli sonradan keşfedilecek bir olgu ise gerçeklik spekülatif bir forma dönüşür; bu yol çoktan geçilmişti:
“söylemsel oluşum olarak tanımlanan şey ifadelerin özel seviyesinde söylenmiş şeylerin genel planını vurgular. söylemsel oluşumun çözümlendiği dört yön ( nesnelerin oluşumu, öznel durumların oluşumu, kavramların oluşumu, stratejik seçimlerin oluşumu ) ifade fonksiyonunun işlev gördüğü dört alana uygun düşmektedir.”                                                            foucault ;140
“ (….) tek bir anlama göre anlamın çokluğu (….) ifade edilmiş anlamlı bütünlerin sadece kendisine göre ortaya çıkabildiği ilkeyi belirlemek ister.”                                                                     foucault; 144
“ kendi varlığı ifadelerin gerçek seyrekliği yoluyla ancak mümkün olan (…..) yorumlayabildiği olgu hakkında açıklamada bulunur. yorumlama ( ifadenin zayıflığını anlamın çokluğuyla telafi etme biçimi); bu zayıflığa rağmen konuşma biçimi; “değerin” ölçümüdür.”                     foucault; 145
eğer yüzyıllar öncesinden rousseau’nun cümlelerini, yeryüzünün ilksel sorunsalının bir dillenişi olarak alırsak:
“ zengin-fakir uçurumu birbirini destekleyen iki manüpülasyona ( bir toprak parçasını ilk kez özel mülküne geçiren bireyin, toplumun saflığından  yararlanması ve ilk devletler oluşurken, toplumun bunun kendi çıkarına olacağına inandırılması) dayanmaktadır.”       Doğu-batı 55;141
deleuze’un sanatı tanımlama cümlelerini de aynı yeryüzü durumu mantığının sonul sorunsalının vardığı alanın dillendirilişi olarak tanımlayabiliriz.
“ sanat (….) bir özdek akışını izlemektir.yani özdeğin kendilikleri üzerine yerleşmek, duyumun şaşırtıcı gücünü açıklayan uyumsuz, farklı yapılı bireşimdeki anlamdan özdeksel nitelikleri kullanmanın yolunu bulmaktır. böylece ele geçirme duyumu gereçlerin içine katar, yapıt içerisindeki gereçlerin anlatım ve etki güçlerini sağlamlaştırır. ‘özdek-biçim çiftinin yerini araç-güçler alır”.                                                                     deleuze ve sanat.sauvagnargues; 83
“ deleuze sanat ve insan bilimlerini imgesel benzerlik veya yapısal türdeşlik kuramları etrafında toplamayı, ele geçirme kavramıyla dile getirir.(….) güçleri ele geçirme sanat felsefesine yeni bir yol açar.(….) güç-özdek ilişkisini biçim-özdek ilişkisiyle değiştirmeyi sağlar.”                        …..85
bir çarpma işlemi (trafik kazası), yıllardır reklam metin ve görsellerinde çarpma işaretinin kullanılma biçimlerinin ya da medya diliyle ‘çarpıcı açıklamaların’ ‘gösterdiği’ gibi, ve foucault’nun “… olayların altında daha ağırbaşlı, daha gizli, daha temelli, kaynağın daha yakınında, onun en son ufkuna daha bağlı ve sonuç olarak bütün belirlemelerine daha egemen bir başka tarihi bulan öznellik…” (foucault;146) olarak tanımladığı olguları içerir.
ki; bir alışveriş merkezinin rantsal bir işgal olarak yapı silsilelerinin ortasına oturtulması ile; aynı kentin en yoğun sanatsal etkinliklerinin yaşandığı süreçte, o güne kadar kullanılan tüm derinlikli düşünüm-imge-ilgi alan-mekan-bedenlerinin yeniden düzenlenmesi-paylaşımı-ele geçirilmesine dönük güçlerin yapıtlar ve yapıtların sunumunu sağlayan kurumlar düzleminde belirmesi aynı günlere rastlamıştır  (!). dolayısıyla o günlerde, bu iki farklı mekan türüne uğrayışlarım ile bedenimin ıskartaya çıkarılmışlığı da aynı sürecin sonuçlarıdır. ‘ o andan’ iki gün önce tasarım fuarındaki afiş sergisi olguyu doğrudan sergiliyordu zaten…
ama neden/ sonuç ilişkisi çok daha  içsel; imgesel, düşünsel, yaşantısal ve öznel bağıntılara içkin olduğu için böylesi bir sonuç belirir. böyle bir içsellik bağıntısından yoksun benzer bir sonuç çok daha rastlantısal başka nedenlere dayandırılabilirdi.
böylece giderek daha büyük ölçekli kaynaklara yönelmiş rant çeteleri politikacılığının; tarım ve kent arazileri, kamu fonları, vergi ve fişleme zorbalıklarının sonuçları ile; mikro düzeyde (!) varlık-değer-bilgi-imge tahakkümü-ticareti-köleliği v.b. bedenler ve mekanlar üzerindeki tekil uygulamaları ve sonuçlarını birlikte anlamlandırmak gereği belirginleşmektedir.   tarihin bir yerinde herkesin olan boş arsa herkesin kalmayı sürdüremediği ; ortak yaşama alanları olarak tasarımlanamadığı ; gücün/ otoritenin/ kârın zulmü ile “tesis edilmesi” engellenemediği için; günümüzde bedenin, aklın, imgenin, algının mülkleştirilip köleleştirildiği ve ticaretinin yapıldığı; beden ve mekanın aşırı kullanım ve kârlılıktan telef edildiği çok ileri demokrasi koşulları ‘belirmiştir’. ( !)
“burjuvanın mülk sahipliği kitleler açısından genelleştirilmiş bir mülksüzleşmeyi, bireysellik ise      pratikte iğretilik ya da varoluş koşullarının mutlak olumlanması”nı ifade etmektedir.                                                                                                                                  balibar doğu-batı sayı 55 ;25
“ toplumsal yapı ve devlet, sürekli olarak belirli bireylerin yaşam süreçlerinden evrilmektedir, fakat kendilerinin ve başka insanların temsillerinde göründüğü gibi değil, gerçekte oldukları hâllerinde, yani işleyen, üreten ve elbette kendi iradelerinden bağımsız belirli maddi sınırlılıklar, gerekirlikler ve koşullar altında çalışan hallerindeki bireylerin” [yaşam süreçlerinden]                                                                                                     marx-engels; alman ideolojisi doğubatı55;24
              “ her üretim biçimi, tarihsel bir sahiplenme veya mülkiyet biçimine denk düşmektedir.”  Marx-engels
“toplum içinde üreten bireyler –dolayısıyla toplumsal olarak belirlenmiş bireylerin üretimi- kuşkusuz, çıkış noktasıdır..”                                                                                                                                                    marx ; grundrisse ; 21
bu tarihsel düzlem eşliğinde; başınıza taş düştüğünde; -ki eylül/ekim aylarında basında kaç kişinin böyle garip biçimde öldüğüne dair haberlere rastlayabilirsiniz- ; ya da sanatçı ve devrimcilerin genç yaşta seri halde ölümlerinin acısını yaşadığınızda; güncel mülkiyet ve toplumsal düzenleme tekniklerinin nedenlerini görmekten başka seçeneğiniz yoktur. umberto eco’nun son romanı, ‘prag mezarlığı’, yüzyılların akışlarını belirleyen entrikaları çözemeyen toplumların ironik bir anlatısı iken; daha ne kadar bu tarihsel gerçeklik görmezden gelinebilir?
son on yılın öznel bir özeti olarak; önce sanat galerilerinde sergilenen sedyelerin, yaşantımdaki gerçek varlık ve değerleri nasıl “götürdüklerini”; onların o sedyelerden ancak tabutlar aracılığıyla mekan değiştirdiklerini izleyince başka türlü bir vargı kolay olmuyor…. (beral madra; birgün Pazar eki, olasıdır ki kasım 2011, bienal değerlendirmesinde olguya başka bir yanıyla değiniyor.marx’ın mezarını konu alan ‘çalışmalar’ dolayımında)
sermayenin mutlak egemenliğinin son beş-altı yıllık kentsel, makro ve istatistiksel görünümleriyle; sanat,  dil ve
eleştirel siyasal alanlardaki mikro görüş ve uygulamaların yanılsamaları arasında doğrusal bir ilişki var: burjuvazinin,  uzak akrabalarının sefaletinden utanıp, gözden uzak kılmak için motive oldukları konut sistemi modelinin bile rantsal ve labaratuarik bir dönüşüme evrilmesi ve başka bir sermaye karakterleri dizisi üretmesi rastlantı değildir.                             
mekanın mülke dönüştürülmesindeki ilksel ve sonsal pratik ile varoluşun değeri, kullanımı; her canlının hiyerarşik-faydalı bir dizilime tâbi kılınışına; canlıların enerji-imge-potansiyel  olarak yeni-köleciliğin yeni-fabrikaları olarak paylaşılacak ganimet-beden-değerlere dönüşmüştür.
şimdi yine ‘o an’a dönsek:
sırtımda her zaman olduğu gibi çantalar vardı ve ben kaza sonrası yolda çantalarıma yaslanıp, sarılmış olarak yatıyordum. on yıldır taşıdığım çantalarımda defterlerim ve notlarım vardı ve yaşadığım mekanları kuşatanların uyguladıkları mekan/ nesne/ bilgi/beden politikalarının ayrıntıları, böyle akıldışı gibi görünen bir sonuç üretmişti.
rastlantı ! : umberto eco ‘prag mezarlığı’nda tarihin bir kesitinden bir defter hikayesi anlatıyor:
“ in primo bu defterleri dürüstçe mi tuttu ve in secundo hesaplarının açığa vurulması siyasi olarak yararlı mı değil mi, bilmiyoruz.”  v.d.
“simonini şairle dostluğunu güçlendirmekten başka çare bulamamıştı; zaten artık bir yoldaş muhabbetine girmişlerdi, simonini bu lanet olası defterlerin önemini anlamaya çalışıyordu.”      173
“nievo aralık ortasında ansızın kısa süreliğine milano’ya gideceğini söylemişti.defterleri palermo’da bırakıp mı gidecekti? yanında mı götürecekti? bilmeye olanak yoktu.”                             175
roman nievo ve defterlerin akıbetine dair entrikalarla sürer…
 ‘kafayı yemiş’ gibi görünen; bütün bu bağıntı ve anlatılar nedeniyle, benmişim gibidir; ancak sayın milletim bütün bu tarihsel-yapısal kurgu-işleyişi anlamamışlığınız, bu anlatıların gerçek , yediğiniz haltların da gerçek olması nedeniyle, algıladığınız yeryüzü oranında; salt kafayı değil doğayı, varoluşu, yaşadığınız toprakları da fena halde yemiş durumdasınız, ‘bilimsel olarak’ ispat edilebilir verilerle…
çünkü nasıl olup da ‘kendi anlamamın vakünivistiyim’ diyen biri kendi yazdıklarını kollamaya, sırtlamaya mecbur kılınmıştır? güncel tartışmaların bir ucundaki radikal yaklaşımların mülkiyet/yaratı dolayımlı tartışmaları, merkezî tekniklerin deneyimleme işlevlerine tâbi olmadıklarında, yeryüzü gerçeklerine dair daha sahici bir algı düzlemi oluştururlar.ama pratik olarak bedenlerin varoluşlarını sürdürebilmelerine dair tarihsel yolculuğun asıl mecraları bu denli kolay kavranabilir ve aşılabilir olsaydı başka bir yeryüzünde yaşıyor olurduk.her türlü açıklama ve eyleme biçiminin erişemediği egemenlik kurgusunun işleyişi nasıl bir şeydir? çünkü  “felsefenin sonsuzluğa yönelttiği şey kavram değildir(…) bir hakikatin tekil sürecidir.” (alıntı notlanmamış belki a.badiou) adorno: “düşüncenin değeri, bilinenin devamlılığına olan uzaklığı ile ölçülür.” (olası: aydınlanmanın diyalektiği, 85)
eşdeyişle hakikatin/ gerçeğin/ olayın/ oluşun düzenlenişleriyle, beliren kaotik dalgalar arasında bağıntısızlık yoktur; tarihsel entrikalar vardır…her defasında her şeyi insanda bir kez daha düzenlemeye yönelmişliğin giderek imkansızlaşmasının nostaljisi ile bu imkansızlığın büyüyen rantların sınırsızlığına tahvil edilmesi arasındaki; tarihsel entrikanın işleyişi anlaşılabilmiş gibi görünmüyor: adorno 111: “hitler’in aptallığı, aklın bir hilesiydi.”
“ bir zamanların bütün hazineleri bu tarihin eski kalesinde üst üste yığılmıştı, kale sağlam sanılıyordu, kutsallaştırılmıştı, antropolojik düşüncenin son yeri haline getirilmişti; bu düşünceye karşı kışkırtılan şeylerin bu kalede  ele geçirilebileceğine inanılmıştı; ondan uyanık korumaların elde edileceği sanılmıştı. fakat bu eski kaleyi, tarihçiler terk edeli uzun zaman oldu ve çalışmak için başka yerlere gittiler; marx ya da nietzsche’nin bile kendilerine emanet edilmiş olan koruyuculuğu gereği gibi yerine getiremediklerini görüyoruz.”                                   foucault; 26      
“bilgiyi, epistemolojik biçimleri ve bilimleri, bütün farklılıklar, ilişkiler, mesafeler, dengelenmeler, bağımsızlıklar, otonomiler oyununu ve kendi öz tarihselliklerinin birbirleriyle eklemlenme biçimini pozitiflikler arasında göstermek istiyoruz.”                                              foucault; 221
irdelemeye çalıştığım herhangi bir olgunun ne denli çok faktörle etkileşim içinde belirlendiğidir. bilimsel ve düşünümsel tarihin evrimiyle doğru bilgilenme ilişkisi kurulmayınca; cinaî, siyasi, ticarî hiçbir olguyu tanımlayıp çözemeyen bir toplum beliriyor. oysa aynı süreçte parçacıkların hızlandırılarak çarpıştırılması deneyleri yapılıyor. ve daha 1968’lerde bir bilgi olarak “batıda tüm kazaların, doğuda tüm ölümlerin bir cinayet” olduğu söylenmişti. doğum, cinsellik ve ölümün düzenlenmesinden; doğa, toplum ve genlerin düzenlenmelerine yönelen bir yeryüzünde hiçbir rastlantı yoktur. enis batur yıllar öncesinde  şöyle bir cümle  yazmış: “ bana nerede yaşadığınızı söyleyin; size hangi cinayete kurban gittiğinizi söyleyeyim.”  (enver aysever’in yeni çıkan ‘yazgıcılar’ adlı romanını da çok eksik ve yazarın diliyle  ‘anlatırken bile  roman karakterine epeyce haksızlık yapılmış bir  tanık olarak belirtmek isterim.)
“ hayatın kendisi yavaş olduğu için kamerası yavaş olan, şeylerin kendi zamanı, kendi hayatlarına hayat hakkı tanıyan angelopoulos, (…) ona hayat hakkı tanımayacak kadar hızlı giden bir motosikletin çarpmasıyla yaşamını kaybetti. bugün hayatın kendisini değilse bile onu algılama biçimimizi değiştirebiliriz belki, filmleriyle…”                                   ‘yıkılan’ anlatı; uğurkutay; birgün; 28.ocak.2012    
gerçeğin, o ‘bir an’ bile olsa, tek anlatımı olamaz, başka anlatıcı olmadığında bile…bir ömrün mekansal bir anlatımı olabilirse, son yirmi yılın adım adım varoluşun kentsel istilası olarak yaşanması nasıl anlatılabilir? alt ve üst katlarımdaki değişim ile koşut kentin istilası ve bazı ömürlerin sistematik olarak telef edilmesi nasıl anlatılabilir? 2009 sel felaketinde havadan çekilmiş görüntüler ile 2003 yılındaki kentsel yapı sistemi görüntülerinin televizyon haberlerindeki karşılaştırılması açık kanıttır. 2005 dolaylarında, henüz sanat tümüyle spekülatif görü süreçlerine eklemlenmeden önceki son döneminde sürecin nasıl tasarımlandığını yansıtan sergileri anımsıyorum. (örneğin kezban arca batıbeki’nin sanırım 2005 sergi teması tümüyle iç ve dış mekan/ kent düzenlemelerindeki sorunlara değiyordu.2011’ istanbul’un paranteze alındığı topos sergisi; binalar arasında şehir yaklaşımı anılabilir.) salt son altı ayda bile, son yedi yıldır sayısal bir tırmanmayla yükselen katların/yapıların/dairelerin işgali nitelik değiştirmişti. karşı blokta 24 saat gözünü  dikmiş yeni komşular, kattaki dairelerdeki nüfus dönüşümü, üst balkona dikilmiş kameralı uydu antenler;  medya ve borsa söylemlerindeki dibi bulma ve vurma söylemleri;binanın çevresindeki tüm bitkilerin kökünden kesilmesi; tüm siteye el koyarcasına ve dikizlercesine konumlanmış alışveriş merkezinin  daracık bir alandan rahatça tam daireme yönelmiş projektörleri; odamın sanalında varoluşlarını hissettiğim alışveriş merkezinin güvenlikçileri; son 7-8 yılın yeni komşularının küresel genetik popülasyonlarda  ve tüm melanet kamusal senaryolarda pazarlanması; ve sermaye ve kentsel dönüşümlerdeki vahşi dönüşüm….on yıllık (gerçekte tam bir devamlılık olarak 30 yıldır süren) kapitalist/ müslüman siyasetin kıyım tablolarının çizelgesi bile çıkarılamıyor: doğa, tarih, kıyı, arsa, orman, arazi,park, bitki, dere, heykel, sanat, eğitim, yaşama alanı konutlar, sosyalistler, her türlü muhalif yöre, emek mekanları ve emekçiler, emekliler ve daha iyi eğitimli meslekler ve işsizler, emekliler, kadınlar, çocuklar ve canlılığın doğası sayılabilecek her şey… (= “bios-varlıkların mülk olarak kullanımı”; bios olan madun nedeni toplumbilim sayı 25)  bu genel zemin üzerinde her tekil olay ve yaşantı biçimleniyor. ve görüldüğü üzre anlatının durmaksızın sürebileceği mikro-ayrıntılar, hayatın başka bir biçimde görülmesi/okunması gereğini acil olarak dayatıyor.
bu anlatıda daha pek çok anımsama, fark ediş yer almalıydı: kazadan birkaç gün önce pek çok örnekle annemin, ilhan selçuk’un, türkan saylan’ın nasıl ve neden yaşlılıklarında süründürülerek öldürüldüğünü; doğumun, cinselliğin, ölümün arkaik metafiziklerle ve tarih boyunca nasıl kurgulandığına dair çektiğim söylev; gittiğim sergi mekanları ve yapıtlar; yorgunluktan zorunlu olarak eve dönmeyip kaldığım evde , o gece orada kalmış olmamın nasıl bir sonucu olacağına dair kaygılarım –ki başlı başına sosyolojik bir anlatıyı gerektirir-; ertesi günü film festivali kuyruğunda bekleyip vazgeçişim ve sonra iki filme bilet bulduğum festivalde hizmetçi/çalışanın baktığı adamı öldürmesi üzerine kurulu bir filmin de gösterildiğini,  birkaç ay sonra evde aynı ‘tipoloji’ üzerine birçok film yapıldığını izleyince  anladığımı; bütün bu filmlerdeki senaryolarla gerçek hayattaki yönlendirme ve olasılıkların nasıl dehşetli süreçler olduğunu yeniden keşfedişlerim; (günlerim aynı filmdeki gibi her sabah kaldığım odaya girilip perdenin açılışıyla başlıyor  !!); bienalin ilk günü fark ettiğim yeni bir sermaye-siyaset ittifakının çok somut bir göstergesi olan ‘istanbul’ adını taşıyan bir kitabı oluşturan bileşenlerin bütün bu sürecin özeti oluşu ve nasıl bir paylaşım-entrika ve biyotoplumsal düzenlemelerle karşıkarşıya olduğumuza dair yığınla veri ve daha nicesi… varlıkları, değerleri, hatta spekülatif ‘tanrısal’ konumları-rolleri, temsiliyetleri ele geçirmeye çalışanların kârlılıklarla dolaşık cinaî varoluşları: gerçek gladyo savaşlarının yüzeydeki görünümleri…


alıntılar:  bilginin arkeolojisi; m. foucault
kimi kaynaklar: 21. yüzyıl sözlüğü; j.attali.; yazgıcılar, enver aysever;